​ Öykülerle yolculuk (yirminci bölüm) / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ağustos '14

 
Kategori
Deneme
 

Öykülerle yolculuk (yirminci bölüm)

Öykülerle yolculuk  (yirminci bölüm)
 

Öykü demeti


Haydar dayı “aha şurda Ferhat’ın kahve vardı. İstanbul’a ayak basan soluğu orda alırdı. Buralar böyle değildi. Aha şu caddenin ötesi denizdi. O meydan falan yoktu. Kıyıda kayıkçı iskeleleri vardı. O kayıklar Haydarpaşa’dan trenle gelenleri taşırdı buraya. Onlar da sanki elleriyle koymuş gibi bulurlardı Ferhat’ın kahveyi. Demek ki tarif eden sağlam tarif ederdi” dedi, soluklandı.

Sonra Hastafendiye “sen niye sorarsın bunları? Gazteci falan mısın?” dedi. Hastafendi “yok dayı. Gaztecilik kim? Ben kimim? Görmüyormusun soluk bile zor alıyorum” deyince Haydar dayı da bıyık altından bir ince gülüş atıp “hani ben öylesine sordum canım. Çok meraklı sordun da” dedi.

Hastafendi Haydar dayıya bitamam merakının nedeninin ne olduğunu; Temur Efendiyi, onun ölümü, hastanedeki ölmeden önceki vakur duruşunu, ağrılarını kimseye hissettirmeden kendinin yaşamaya çalıştığını falan hep anlattı. “İşte ben o Temur Efendinin izini sürüyorum. Onun seksen yıllık ömür sürecinde İstanbul’a göçü, o süreçte neler yaşanmışı anlamak istiyorum. Eğer onu anlayabilirsem öykü olarak kurgulamaya çalışacağım. Ben amatör bir yazarım. Ömrümün kalan kısmını yazarak, geride bir hatıra bırakmak için çabalıyorum, hepsi bu” diye ayrıntılı anlattı.

Ama baya yorulmuştu. Cebinden parmakta oksijen ölçeri çıkardı 78 gösteriyordu. Haydar dayı bir şey diyecekti. Onu eliyle susturdu. Derin derin nefes almaya çalışıyordu. Epey bir süre sonra nefesi düzeldi. Aleti parmağına taktı 85 gösteriyordu. Biraz daha derin nefes aldı, sonra Haydar dayıya “buyur dayı sözünü kestim kusura bakma. Nefesim biraz sıkışmıştı da onu ayarladım” deyince Haydar dayı güldü. “Yani ayar gayar meselesi ha” dedi. Hastafendi “öyle bir şey” diye cevap verdi.

Haydar dayı “aman yeğen sen konuşma da ben anlatayım bildiklerimi. Şimdi üstümde kalacaksın, sen sus dinle” dedi.

Sonra “şaka yaptım yeğen” dedikten sonra başladı anlatmaya. “Ferhat’ın kahvesi panayır yeri gibi her gün dolup taşardı. Hemşeri arayanlar, iş arayanlar, yatıp kalkacak yer arayanlar hep oraya doluşurdu. Kahve genişti. Geniş bahçesi de vardı. Her taraf dolu masa sandalye… Tabi şimdikiler gibi değil, hepsi tahtadan. Aç olanların karınları doyurulurdu orada. Her taraftan insan… Ama en çok bizim o taraftan. ‘Taşı toprağı altın’ deyip hücum etmiş İstanbul’a’ dedikten sonra gevrek gevrek güldü. “O işi İstanbul’un taşı toprağı altın işini essah sananlar bile vardı aralarında” dedi.

Hastafendi dayanamadı “sen ne diye geldin? Sen de mi? İstanbul’un taşı toprağı altın diyenlerdendin?” diye sorunca Haydar dayı “yok yeğen, önce de dedim ya; bana muhtar git İstanbul’a dedi. Ben çok haşarıydım. Elde avuçta bir şey yok, ama bileğim sağlamdı” derken yumruğunu sıkıp bileğini gösterdi. Kırlaşmış kılların kapladığı bilekleri ve yumruğu gerçekten heybetliydi. ‘Git oğlum. Sen burda başına iş alacaksın, çek git İstanbul’a’ dedi. Köy bütçesinden biraz da cebinden harçlık tedarik edip, buraya daha önce gelen bir tanıdığa yazdığı mektubu elime verdi. Ferhat’ın kahveyi de adamakıllı tarif etti. ‘Bana İstanbul’da tutun sakın sallanıp geri gelme’ diye sıkı sıkı tembihledi. Ben öylecene geldim İstanbul’a” diye ayrıntılı anlattı.

Hastafendi “İstanbul’da tutunabildin mi bari?” deyince Haydar dayı bıyık altından bıçkın bir gülüşle “hele dinle, sıra oraya da gelecek. Az sabırlı ol yeğen” dedi.

Sohbet koyulaşmıştı. Haydar Dayı ‘yeğen dinlemeye nefesin yetecekse anlatayım, yoksa sonra buyur gel. Ben buradayım’ dedi. Hastafendi gerçekten yorulmuştu. Haydar dayının bu samimi önerisini kabul etti. Sonra buluşmak üzere sözleşip oradan ayrıldı.

Baktı matik boştu. Gitti orada işini gördü. Yine nefes nefese kalmıştı. Etrafına bakındı hiç oturacak yer yoktu. Tekrar Haydar Dayının yanında soluklanmayı düşündü. Ayıp olacak diye vazgeçti. Son bir gayretle karşıya geçti, ilerdeki ilk otobüs durağındaki oturaklara kendini zor attı.

Oturduğu yerde harıl harıl nefes almaya çalışıyordu. Bir ara tıkanır gibi oldu. İçinden ‘eyvah yine kan gazı mı yükseldi?’ diye geçirdi. Etrafına bakındı yardım isteyecek kimse yoktu. Çaresiz orada soluğunu düzene sokmaya çalıştı. Parmaktaki oksijen ölçerle sık sık kandaki oksijen durumunu ölçüyordu. Neden sonra alet 89 gösterdi. Zaten rahatlamıştı.

Haydar Dayıyla konuşurken, sonra buraya gelirken gerçekten çok yorulmuştu. Oturak da gölgedeydi. Oturağa yayıldı; başladı düşünmeye. Haydar Dayının anlattıklarından yola çıkarak oturduğu yerin deniz olduğunu düşledi.

Aklına Temur Efendi geldi. Bir an kendini onun yerine koydu.

Askerliği Polatlı’da yaptığını varsaydı. Polatlı Topçu Tugayında kademede… Belki en az ilkokul mezunuydu ve çavuş olmuştu. Kademe çavuşu. Arkadaşları vardı tabi. İçlerinde İstanbullu daha doğrusu Üsküdarlı Rifat vardı. Rifat bitirim bir çocuktu. Hepsi kademede şofördü veya şoförlük eğitimi alıyordu. Rifat askere gelmeden önce Kadıköy-Üsküdar hattında dolmuş şoförüydü. Yıl 1955. İstanbul’da belli merkezlerde dolmuşlar işlemeye başlamıştı. Ama hala at arabacılığı devam ediyordu. Kısa mesafelerde paytonlar çalışıyordu. Ama onlar daha çok zengin işiydi. İşte Rifat Kadıköy’ün o hengamesinde babasının dolmuşunda çalışmıştı. Tabi mavin olarak… Henüz ehliyeti yoktu, ama direksiyonu sağlamdı. Bu Orta Anadolu çocuğuna yani Temur’a kanı kaynamıştı. Rifat ince uzun, bileği sağlam hep suskun, ama sımsıcak dost bakışlı biriydi. Rifat kısa sürede ona araba kullanmasını, arabanın bildiği tüm inceliklerini öğretmiş, Temur askerdeki ilk ehliyet imtihanında Rifat’la birlikte ehliyeti almıştı. Yani Temur’da direksiyonu sağlam bir şoför olmuştu.

İşte o sıralar konuşmuşlardı İstanbul işini. Rifat ona ısrarla İstanbul’a gelmesini, ona iş ayarlayacağını söylemişti. Birlikte teskere almışlar, Rifat İstanbul’a Temur da kendi memleketine ‘Orta Anadolu’daki siz deyin Sivas ben diyeyim Kırşehir’e’ dönmüştü.

Köyüne geldiğinde aklı fikri Rifat’da; onun “sen gel İstanbul’a iş bulacağım’ diye vaadinde kalmıştı.

Köyde öylesine dolaşıp teskere almanın tadını çıkarırken bir gün anasına, babasına ‘ben İstanbul’a gideceğim’ demişti.

Ana babası hiç karşı koymamıştı. Çünkü tanıyıp bildikleri birçok insan İstanbul’a göçmüş, geri dönmemişti. Gelen haberlerden hepsinin iş güç sahibi olduğu anlaşılıyordu. Onun için ailesi ona “hayırlısı neyse o olsun, git şansını dene oğlum” demişlerdi. O da ailesinin verdiği destek üzerine üstüne yetecek kadar para alıp, askere de götürdüğü tahta bavula giyim giyecek eşyalarını koyup, anasının hazırladığı yolluk çıkınını da alıp ‘ver elini İstanbul’ deyip yola çıkmıştı.

Hastafendi durakta otururken bunlar aklına geldi. Haydarpaşa’dan Kadıköy’e kayıkla yolcu taşıyanları Yaşar Kemal’in Cumhuriyet Gazetesi için yaptığı röportajlarda okumuştu. Temur Efendinin yaşamını, o yılları kurgulamak için epey bilgi toplaması gerektiğini, yalnız Ferhat’ın kahveyle bu işin olmayacağını düşündü.

Oturduğu yerde bunları düşünürken nefesi düzelmişti.  Oksijen ölçeri parmağına taktı 89 gösteriyordu. Bu nefesle dolmuşa kadar gidebileceğini düşündü. Temur efendi konusuna devam ederken bu kayıkçılar ve Kadıköy konusunda olabildiğince bilgiyi toplamadan bu Temur Efendi konusuna devamın olamayacağı kararına vardı. Ve bu düşüncelerle dolmuşlara doğru yürüdü. (devam edecek)
 

 

 
Toplam blog
: 182
: 232
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..