- Kategori
- Öykü
Öyle yazılmıştı kaderleri (II)

Söylenesi sırlarda saklanmak !
Belki de anneniz tanıyordur. Adı Agape !
Bir elinde biniş kartı, diğerinde annesinin çok sevdiği Leonidas Gianduja çikolatası; kalakaldı Makis ! Ne zaman annesini ziyaret etmeye karar verip geleceğini haber verse, annesinin ilk söylediği; "çikolatamı getirmeyi unutma." olurdu. Çikolata yemeyi O bile unutmuşken, asırlık kadının bu çikolata aşkını, hem de o fındıklı-bademli özel çikolataya bağımlılığını anlayamazdı.
Ayna gibi parlayan çelik kapısında asansörün, nasıl göründüğüne baktı. Doğru mu duymuştu? Madge, "Agape." mi demişti? Bir an aklına gelenden ürktü; ama bu düşüncesinden çabuk sıyrıldı. Öyle ya, hiç olacak iş miydi. Annesi çocukluk aşkı Vasilios'la evlenmişti. Üstelik, hayatında İngiltere'ye hiç gitmemişti. Girit'te yaşadığını da duymamıştı. Karmaşık duygularla bindi uçağına. Bu sefer sol tarafta oturuyordu. Alçalmaya başlamadan önce uzaklarda görünen Olimpos Dağı'na anlamsız bakışlar attı.
"Judith, hayatım! Geldim şimdi. Taksiye biniyorum." dedi karısına telefonda.
Karısına neden Madge'den bahsetmediğini bilmiyordu. Doğrusu, Agape'nin ender kullanılan bir isim olması onu endişelendiriyordu.
Mavi-beyaz 75 model Mercedes taksinin şoförü elinden bavulunu aldı.
"Asklipiou 48, parakalo." dedi şoföre.
Yarım saatlik yolun ne zaman bittiğini ve şoförün ne süredir ona baktığını bilemedi. Özür diledi. Bahçe duvarlarında eliyle oyuncak araba sürdüğü evine baktı. Camda annesini görmeyi, onu yemeğe çağırışını hayal etti. Ne kadar düşkündü annesi ona. Sol gözünden düşmek üzere olan damlayı durdurdu. Düşüncesinden utandı, içeri girdi.
"Yia sou Maria."
"Yia soouuu Makis." diye mutlulukla açtı kapıyı yaşlı kadın. Herhalde annesinden on yaş kadar küçüktü ve elli yıldan uzun bir süredir tanıyorlardı birbirlerini. Çocukluğunda da onun ablalığından hep keyif almıştı. İkisinin de eşleri ölünce, uzun yıllardır birlikte yaşıyordu iki arkadaş. Maria'nın, annesinin yanında olmasından huzurluydu.
Öptü yanaklarından.
"Balkonda oturuyor. Günlerdir, sen geleceksin diye çok heyecanlı. Her gün, imam bayıldı'yı unutma, acaba pilaki de mi yapsak, köfteyi acılı yap deyip durdu."
"Çikolatasını sormadı mı ?"
"Hiç sormaz mı?"
Çocukluğundan bu yana eve hakim olan kokuyu içine çekti. Bu koku belki de annesinin varlığının kokusuydu. Ayakkabılarını çıkarıp, terliklerini giydi. Çikolata paketini masanın üzerine koydu.
"Makis, oğlum. Sen mi geldin?"
Kara lekelerle dolu yaşlı derinin kanyonlar oluşturduğu eli öptü. Feri gitmiş gözlerle göz göze geldi.
"Yia sou, ti kanis mana?"
"Daha sık gelmelisin oğlum. Seni çok özlüyorum. Judith, Gina ya Chris nasıl?"
"Herkes çok iyi. Onlar da selam söyledi. Chris bu yaz yanınıza gelecek. Çok özlemiş seni."
Asırlık göz pınarından gencecik bir damla yüzün derin vadilerine doğru süzülüverdi ansızın.
"Sen nasılsın oğlum, işlerin nasıl?"
"İdare eder anne, Chris de sık sık geliyor dükkana, oyalanıyorum işte."
"Çok özlüyorum hepinizi Makis."
O an aklına Madge'in anlattıkları geldi. İçindeki derin şüphe rüzgarları oradan oraya savuruyordu onu.
"Anne, bir kaç ev ötemizde oturan bir dostumuz var. Sık sık görüşüyoruz onlarla. Babası, savaş zamanlarında Girit'te görev yapmış. Anlata anlata bitiremezmiş adanın güzelliklerini. Diyorum ki orada bir ev alsak. Küçük bir de dükkan açarız. Londra'daki dükkanı da Gina'ya bırakırız. Biz de Girit'te, sen-ben, Judith ve Maria yaşarız; çocuklar da tatillerde yanımıza gelir, ne dersin? Sahi, sen hiç Girit'te bulundun mu anne?"
Aylar sonra gördüğü oğlunun kapıdan girdikten 15 dakika sonra açtığı konuya bir anlam veremedi yaşlı kadın. Açabildiği kadar açtı gözlerini, oğluna baktı. Söylediklerini değil, arkasında gizli anlamı çözmeye çalıştı. Bu evi asla terk etmeyeceğini bilmesine rağmen, oğlu neden böyle bir şey teklif etmişti ve birlikte yaşanılacaksa, neden Selanik'te değil de Girit'teydi? Ayrıca, onu İngiltere'ye almaktan neden vazgeçmişti?
Yaşlanan, bedeniydi; beyni değil ! Bir şeyler olmuştu. Oğlunu tanırdı. Küçüklüğünde de öyleydi. Öleceğini bilse soru sormaktan kaçınır, cevapları kendi arardı. Şimdi de gözlerini ayırmıyordu annesinden. Kafasında soramadığı sorular vardı, bunu hissediyordu ve kurduğu cümlelerden de o soruları tahmin edebiliyordu. Ama bu nasıl olabilirdi? Gerçekleri bilen bir tek Maria vardı ve o sırla da veda edeceklerdi yaşama. Oğlundan ayıramıyordu gözlerini. O da yaşlanıyordu. Belki de bilmeliydi. Makis'in tek bildiği, babasıyla tanışması ve sonrasıydı. Öncesini defalarca sormuş; ama ona tek kelime anlatmamıştı. Uzun yıllardır da sormaktan vazgeçmişti. Peki, şimdi ne olmuştu da oğlu Girit'ten bahsediyordu?
"Maria, orada mısın? Duydun mu oğlumun teklifini? Sen ne düşünüyorsun? Benim düşündüklerimi mi? Sence neden beni İngiltere'ye almaktan vazgeçti ya da neden Selanik değil de Girit?"
Annesinin kurduğu cümlelerin düzgünlüğüne, kendine hakimiyetine hayran kaldı. Sorunun içindeki kudret ise onu ürküttü!
"Bilmiyorum Agape. Ne cevap vereceğimi bilemiyorum."
"Gianduja'mı getirdin mi Makis?"
"Hiç getirmez miyim anne?"
"Maria, hadi çikolatayı da al yanımıza gel. Birer kadeh de metaxa içelim."
"Anne, sana alkol yasak değil mi?"
"Bugün yasakların önemi yok oğlum."
Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu Makis'in. Amacına ulaşmıştı ve annesi oğlunun nereye varmak istediğini anlamıştı. Ne kadar akıllı bir annesi olduğu düşündü. Tüm çocukluğu ve gençliği süresince de arkadaşları annesini kıskanmıştı. Babası Vasilios hep annesinin gölgesinde kalmıştı. Ama birden yüreğinde bir sızı hissetti. Annesi yoksa bir şey mi anlatacaktı? Madge'in haklı olmasından korktu. Ama biraz düşününce rahatladı. Evlatlarına, torununa bu kadar düşkün bir kadın, bebeğini terk eden bir anne olabilir miydi? Maria'nın getirdiği metaxa'dan irice bir yudum aldı, arkasına yaslandı. Annesi çikolatanın lezzetiyle kendinden geçmiş, gözlerini kapamıştı. Maria ile ona bakıp, gülümsediler.
"Şimdi anlatacaklarımı sen ilk kez duyacaksın Makis. Maria benim kader arkadaşım ve bir tek o biliyordu. Aslında o sana anlatmam gerektiğini düşünüyordu; ama ben aynı fikirde değildim ve bu sır bizimle mezara gidecekti. Az önce Girit'te yaşama fikrini duyunca bunun bir işaret olduğunu ve tanrının sana anlatmamı istediğini düşündüm."
Ağzına bir çikolata daha attıktan sonra metaxa'sını yudumladı ve devam etti yaşlı kadın.
"30'lu yılların başında ailece Girit'e göç ettik. Babam üzüm bağlarında ve şarap imalathanesinde çalışıyordu. Mutlu bir yaşamımız vardı. Vasilios da en iyi arkadaşımdı. Sonra II. Dünya Savaşı başladı ve 1940'da adaya İngilizler geldi. Maleme Üssü evimize oldukça yakındı. 1941 Mayısında Almanlar büyük bir hava taarruzuyla adamıza saldırdı. İlk gün büyük kayıplar verdiler; ama ikinci gün İngiliz Üssü düştü. Korkudan birbirimize sarılmıştık. Gece yarısına doğru kapımızın hafifçe vurulduğunu duyduk. Açtığımızda, yerde kanlar içinde yatan bir İngiliz subayı vardı. Karnında ve omzunda iki kurşun vardı. Doktor bulmak imkansızdı ve müdahele edilmezse ölecekti. Babam kurşunları çıkartırken canının çok acıdığını anlıyorduk; ama sesi çıkmıyordu. Sonunda acıdan bayıldı. Babam kurşunları çıkardı ve yaralarını sardık. Üç gün hiç ayılmadan uyudu. O'nu mahzende saklıyorduk. Dördüncü gün ayıldı ve ilk sözü, "ben neredeyim?" oldu. Adı Harold'dı. O güçlü ve çok da yakışıklı bir İngiliz teğmendi. Eve gelen Almanlara babam en iyi razaki şarabından ve peynir sunuyordu, onlar da sağı solu kurcalamıyordu. Harold çok çabuk toparladı kendini. Babam üniformasını yaktı ve ona kendi elbiselerinden verdi. Başına da kasket taktı. O da bağda çalışmaya başlamıştı. O'ndan çok hoşlanıyordum. Vasilios kıskanıyordu. Bir keresinde yumruklaştılar da. Harold neler olduğunu anlayamıyordu. Ama sonra beni ve hislerimi fark etti. O'na aşık olmuştum. O da bana. Çok mutluyduk. Sonra bir gün İngiliz Gizli Servisinden adamlar geldi ve onu adadan kaçırdılar. Çok üzülmüştüm. Yemiyor, içmiyordum. Başka bir erkeğin acısını çekiyor olmama rağmen baban hep yanımdaydı. Harold'ı çok özlüyordum ve aylarca haber alamadım. 1944'e kadar da onu bir daha görmedim. Bu sürede uzun aralıklarla iki mektup aldım. Birinde Mısır'daydı, diğerinde de Belçika'da. Almanlar 1944 Ekiminde çekildikten sonra onu karşımda görünce bayılacak gibi oldum. Çok sevinmiştim. Savaş bitinceye kadar adada kaldık ve sonra, ailemin tüm karşı çıkmasına rağmen onunla birlikte İngiltere'ye gittik. Vasilios çok üzülmüştü gidişime. O'nu hiç öyle ağlarken görmemiştim."
Makis üçüncü kadehini içiyordu. Madge haklı çıkmıştı. Annesi gözlerini ondan ayırmadan konuşmak isterken, O annesine bakmak istemiyordu. Bu yaştan sonra kabul edebileceği gerçekler değildi bunlar. Yani, Madge kardeşi miydi? Uçakta yanına değil de öndeki koltuğa otursa ya da hiç sohbet etmeseler; bu gerçekler ortaya çıkmayacaktı. Gina'ya bir halası olduğunu nasıl söyleyecekti? Lanet etti bugüne. Babasına da çok üzüldü. Zorlukla başını kaldırıp annesine baktı.
"Demek bu nedenle ne senin ne de babamın geçmişini bilmiyordum!" dedi.
"Londra'nın banliyölerinden Tottenham'da küçük bir evde oturuyorduk. Çok mutluyduk. 2 sene olmuştu İngiltere'ye geleli. Ben de bir çanta imalathanesinde çalışmaya başlamıştım. Maaşı çok düşüktü; ama evde boş boş oturmaktan da iyiydi. Sonra, Harold'da anlamlandıramadığım değişiklikler olmaya başladı. Eve oldukça geç geliyor, bazen de alkollü oluyordu. Bana karşı davranışlarında, konuşmalarında sertleşmeler başlamıştı. Neler olduğunu anlayamıyordum. Çok üzülüyordum. Bu arada da yüzbaşı olmuştu. Belki de yeni görevinin ağır sorumlulukları vardı. Bir akşam sevdiği yemekleri yaptım, masaya mum koydum, en güzel elbisemi de giydim. Niyetim o gece tüm sıkıntılarını öğrenmek ve çözüm üretmekti. Gece yarısına doğru geldi eve. Yine de güldüm yüzüne. Konuşmaya da çalıştım; ama tersledi beni. O gece sabaha kadar ağladım. O'nu çok seviyordum."
Makis gözlerini kırpmadan dinlemek istiyordu; ama gözlerindeki nem artmaya başlamıştı. Sanki başka bir dünyadaydı. Annesinden izin isteyerek lavaboya gidip yüzünü yıkadı. Aynada gördüğü yüzü öyle çöküktü ki. Odaya geri döndü.
"Anne, bunları anlatmak için neden bu kadar bekledin? Bana neler anlattığının farkında mısın? Demek bu nedenle İngiltere'ye, yanımıza gelmek istemiyordun ! Ben ömrüm boyunca babamla birbirinizi ne kadar sevdiğinizi gördüm. Meğerse babam ne acılar çekmiş, aşkı uğruna neleri görmezden gelmiş. Ah anne ahh!"
"Sabırla dinle oğlum, bitiyor. Sonra Harold ortadan kayboldu. Birliğine gittim, 10 gün izin almış! Benim bundan haberim yoktu ve onu merak ediyordum. Eve de gelmiyordu. Bir akşam hem de yağmurun çılgınca yağdığı bir akşam kapı güm güm vurulmaya başladı. Korkarak açtım. Harold bana bakıyordu. Sırılsıklamdı ve kucağında da bir şey taşıyordu! İçeri girdi. Gözünü kırpmadan bana bakıyordu. Ben de bir şey söyleyemiyordum. O anda inanılmaz bir şey oldu. Bebek ağlaması odayı doldurdu. Şaşkına döndüm. Kucağında bir bebek vardı! Hemen yatağa yatırdık. Olanları anlayamıyordum. Kimin bebeğiydi ve onun kucağında ne arıyordu? Altını temizlemesine yardım ettim. O çok şirin bir kızdı. Emmesi gerekiyordu; ama annesi neredeydi? Harold'a hiçbir şey sormak istemiyordum. Belki de bu kötü bir rüyaydı ve az sonra uyanacaktım. Evde süt vardı ve ılıtıp onu verdim. Yavrucak uykuya daldı, ben de içeri geçtim. Az sonra Harold da geldi. Meğerse uzun süredir hayatında biri varmış ve kadın hamile kalmış. Doğum esnasında da hayatını kaybetmiş. O da kızını alıp bizim evimize gelmiş. Bunları anlatırken ağlıyordu."
Makis, başını iki elinin arasına almış, hıçkırıklarını içine gömüyordu. Oğlunun ne hale geldiğinin farkında değildi Agape. Sanki farklı bir dünyadan anlatır gibiydi.
"Kızına anne olmamı istedi benden. Artık çok iyi bir eş ve baba olacağına söz verdi. Hatta kızın adını da sen koy dedi. O'nu çok seviyordum ve yuvam mutlu olursa bizim de çocuğumuz olabilir, bir anda dört kişilik aile oluruz diye hayaller kuruyordum. Bebeğin adını, bembeyaz bir inciye benzemesi nedeniyle Madge koydum."
Makis daha fazla tutamazdı kendini ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Maria yanına gelerek sarıldı. Agape'de duygusal hiçbir değişim yoktu !
"Artık evimizde bir bebek vardı ve dedikoduları önleyebilmek için kuzeyde Enfield'e taşındık. Madge'e çok iyi baktım ben. Tıpkı öz annesi gibi. Ama Harold yine beni terslemeye başlamıştı. Yok mamasını zamanında yedirmiyormuşum, altını iyi temizlemiyormuşum, tulumu çok pismiş gibi sudan sebeplerle beni tartaklıyordu. Aylar geçtikçe, kızına bakımı dışında dokunmama izin vermemeye başlamıştı. Bu yetmezmiş gibi gece uykusunda da o kadını sayıklıyordu ve Madge'i kucağıma her aldığımda gelip benden alıyordu. Madge artık 2 yaşına gelmişti ve Harold ona hem anne, hem de baba olma sevdasındaydı. Beni dışlıyordu. Bu tavrını anlamak mümkün değildi ! Sevgilisinin çocuğunu alıp eve gelmiş ve benim kabul etmemi, annesi olmamı istemişti. 2 sene sonra ne değişmişti? Belki de çocuğun bir kadın bakımına ihtiyacı azaldıkça, Harold da yine benden uzaklaşmaya başlamıştı. Bir keresinde de Madge'i kucağımdan almış, bana tokat atmıştı. Madge korkusundan ağlıyor, kavga gürültümüz komşularımızı rahatsız ediyordu. İleriki yılları düşünemiyordum bile. Ben evin adeta uşağıydım. Beni görmüyordu. Çok mutsuzdum. Bu muydu benim sevdiğim, uğruna ailemi karşıma aldığım, ülkemi terk ettiğim adam! Bir gece ikisi de uyurken evi terk ettim. Madge'i öyle çok seviyordum ki, kokladım, öptüm çıkmadan. Girit'e dönüşüm bir haftamı aldı. Babam beni karşısında görünce hiçbir şey söylemedi, sımsıkı sarıldı. Ne olduğunu kimse sormadı, ben de anlatmadım. Ertesi sabah Vasilios geldi. Beni gerçekten hak eden, babandı oğlum. O'nu ne kadar da üzmüştüm. Günler geçtikçe babanın sakin sevdasında ne kadar mutlu olduğumu ve aslında onu ne çok sevdiğimi anladım. O sormuyordu; ama ben yaşadıklarımı anlattım. Hiç yorum yapmadı ve beni çok sevdiğini, mutlu etmek istediğini söyledi. Madge'i çok özlüyordum; ama hayatımın Harold'lı bölümünü sildim. Adaya dönüşümden öncesini bir daha hiç konuşmama kararı aldık babanla ve işte bugüne kadar da bunu başardık. Elli yıldan fazla oldu. Harold yaşıyor mudur, Madge kim bilir nerededir bilmiyorum. İşte böyle Makis, demek ki bu sır benimle mezara gitmeyecekmiş oğlum."
Elinin tersiyle gözlerini sildi Makis. Duyduklarından mutlu muydu, mutsuz mu bilemedi. Annesinin çektiği acılara çok üzüldü; ama en çok da Madge'e üzüldü. Kim bilir bu gerçekleri bilse ne hale gelirdi. Agape hakkında düşündüklerinden mutlaka çok utanırdı. Bu acı gerçeği tek başına taşımalı ve hatta unutmalıydı. Annesine baktı. Gözleri dolmuştu yaşlı kadının. Ayağa kalktı, sarıldı yaşlı bedene. Emindi, eve sinen annesinin kokusuydu.
"Seni çok seviyorum anne. Sen doğrusunu yapmışsın."
http://blog.milliyet.com.tr/oyle-yazilmisti-kaderleri--iii-/Blog/?BlogNo=250843