- Kategori
- Öykü
Pesüs

Yağlı boya kompozisyon çalışmam 65x85
Zor bir savaşın içine, kendi iç dünyasının iniş çıkışlarıyla sürükleniyordu... Mutsuz olmayı ilke edinmişçesine en küçük bir negatif elektrikten, dalları gökyüzünde gururla sallanan, yeryüzünün derinliklerine yılların verdiği güçle toprağı adeta hakimiyeti altına alan koskoca bir çınarı yerle bir edebiliyordu... Büründüğü bu bilinmezlik duygusu doğrusu insanı ürkütüyordu... Sağlıklı mı, sağlıksız mı diye düşünmeye bile gerek duymadan konspirasyon teorisi ile hayatına yön veriyordu.... Günlerce nostaljik takılmaları mutlu kılmış, akabinde bir akşamüstü tek tük kendini belli etmeye çalışan yağmur damlalarına aldırmadan sokağa çıkıvermişti...
Sırçadan bir kalp taşıdığına inancı öylesine büyüktü ki aksini veya daha ılımlısını aklının ucundan bile geçirmiyordu... Ağlamakla gülme arasında gidip gelen duygularının yüzeysel, düzmece olduğuna inanmak istercesine bir an hiçbir şey düşünmeden etrafındaki insan selinin koşuşturmasına bakar, kendi attığı adımlarının yavaşlığıyla kıyaslar... Aslında neyi istiyordu, bunun cevabını tam olarak bilebilse... Değişken duyguları taşıyan kişiliği bir yanda, bir yanda da sadece kendi olmaktan memnun bir başka benliğiyle savaşıyordu... Yıllarca süren zor bir savaşın içinde sürüklenmesi iyice yormuştu....
Çok geçmeden yağmur damlaları hızlanmaya başlamıştı... Başına doladığı çağla yeşili atkısına eliyle dokunup ıslaklığına bakar... Çantasından şemsiyesini çıkarıp açtıktan sonra, yüzünün görünmesine engel olacak şekilde iyice aşağı doğru indirir... Yağmurun hızlanması sonucu, geniş caddede tek tük hızla geçen insanların dışında iyice boşalmıştı... Kısa bir yürüyüşten sonra, parkın en batısında bulunan büyük lokantanın, denize en yakın sundurmasının altındaki masaya geçip oturur... Dışarıdaki masaların tamamen boş olmasından olacak garsonların hiç biri o yöne bakmamışlardı... Yarım saat kadar sonra tesadüfen oradan geçmekte olan garson fark etmişti... Garson, kot pantolonun ıslak paçalarını göstererek içeri girmesinin kendi için daha iyi olacağını söylemesine rağmen, teşekkür edip girmemişti... Kısa bir süre sonra sipariş verdiği büyük bir tabak cipsle birlikte çayı da gelmişti...
Kış soğukluğunun verdiği, nedenini çözemediği çocukça hüzne kendisini öylesine kaptırmıştı ki...
Denizle bütünleşmişçesine gri renkli gemi geçiyordu... Gözlerinden akan iki damla yaş, yanaklarından süzülüp akmıştı... Dudaklarının kenarları aşağıya doğru gerilip arada bir titriyordu... İlk tansık gerçekleşmiş, iki yaşarında bir çocuk oluvermiş, karşısına dikilivermişti...
Küçük kız, benim de bir zamanlar gri renkli bir gemim vardı; düşümde, arkasından mendil salladığım oyuncağa dönüşen, nazlı gemim... Biliyor musun, bir gün gökyüzü karardı, sabaha karşı yer yerinden oynadı, gemim o gün kaptansız kalıvermişti... Yüreğim hiç erimeyen kar soğuğuyla kaplanmıştı...
Sen beni tam tanımıyorsun, oysa ben senin tüm isteklerini yerine getirebilirim... Tüm istediklerini... İsteğin bir parçacık sevgi, birazcık şefkat.... Nereden nereye... Bak, sevgisiz, şefkatsiz yaşam, seni bugünlere kadar sürükleyip karşıma çıkarıverdi...Hoş geldin dünyama küçük kız... Ne büyük bir öfkeyle yoğrulmuştu küçücük kalbim... İlk şokum, çocukluğumdan iz kalan ilk gün... Şu an gibi hatırlıyorum o günü:
İçimde büyük bir öfke var, anlatamıyorum. Gözlerim yanıyor. İçimde bir şeyler kopuyor. Şunlara bakın, dizildiler.... beni de sürüklüyorlar. Ağlamalıyım... Çok ağlamalıyım ki beni, onun yanına yaklaştırmasınlar... Onlar, doya doya yanında dursunlar... Hiç, ama hiç yaklaşmayacağım... Omuzlarımdan çekip beni sürüklüyorlar... Çırpınıyorum... Yere düşürüyorum kendimi... Kırmızı keten elbisem toz oluyor. Sinirlenmeden üzerimi çırpıyorlar. Elbisemin kolları kısa... Dirseklerimde minicik gamzeler var... Onunla birlikte ikisi kıpırdamadan duruyor. Ben sürekli kaçıyorum. Annem beni tutup, onların yanına yerleştiriyor... Annem de hiç kızmaz... Birkaç komşu etrafa toplanıyor. Beni ikna etmeye çalışıyorlar. Özenle taranmış saçlarım darmadağınık... Ayaklarımda sandalet yok, çıkarmışım...Yine sürükleniyorum. Üstümü başımı düzeltip duruyorlar. Yine kaçıyorum... Kaçıyorum ama nereye kadar... Onlar birer canavar oluşuverdi gözümde... Oh be unuttular.... Peşimi bıraktılar.... Defalarca değişik birkaç kişi dizildi, dağıldı... O hep ortada... Ayağımda çorap yok... Gidip kendime çorap yapayım. Galiba ayak bileğimi biraz fazla sıktım. Daha iyi, çorap ayağımdan düşmez.. Tezgahta dokunan renga renk bezlerden birkaç tane de boynuma bağlayım, kolye olsun... Yakamdan da birkaç tane renkli bez uzatırsam güzel bir elbise olur. Bu bezlerden bilezik de bağlasam... Yok, yeter.... Ayak bileğim acıyor. Bez çok sağlam... Ayağımın rengi biraz koyulaştı gibi... Beni iyice unuttular... Çok iyi...
Sırtım, halâ ortada duran O’na dönük... Görmek istemiyorum... Kollarımın altından tutup geriye doğru çektiler... Dönüp bakıyorum, yine annem... Beni niye anlamıyorlar... Ayak bileklerime sıkı bağladığım ince bezi görünce, söküp çıkardı. İtiraz ettim... Tekrar gevşek bir şekilde bağladım...Son bir hamle ile beni kucağına alıp, onun yan tarafına durdurdu... O, ortada... Öfkemden çenemin iyice titrediğini hissettim. “Buraya bak, şimdi kuş çıkacak... Gözünü ayırma” Bu büyük adamın yüzüne yaklaştırdığı kutu gibi bir şeyden gözümü ayırmadan ama çok sert baktım. Canım sıkılmıştı. “Trık” diye bir ses çıktı... Ama kuş çıkmadı...
O, ortada, kucakta... Bir yanında benim bir büyüğüm, diğer yanında ben...
Yeniden bağladığım ip “görünmez” dedikleri halde görülüyor... O’nu çok seviyorum... Yanakları da tombul tombul sarkık... Gözleri kocaman, mavi... Eve ne zaman geldi, bilmiyorum...
Küçük kız, o günden itibaren aklım olaylara ermeğe başlamıştı... Sen de hatırlıyorsun değil mi?
Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı... Küçük, toprak evin önündeyiz. Ev, güneye bakıyor. İki oda ... Sofasız... Su tulumbası evin arkasında... Evin güneyinde, üç-beş metre uzakta mis kokulu, bembeyaz köpük köpük açan, ağaç gibi büyük bedesten diye adlandırdığımız çiçek... Onun yanında hambeles ağacı... Bir dönümlük bu küçük bahçede, henüz yeni ekilmiş narenciye, zeytin, nar ağaçları... Bayramlarda dağıtmak için; etli buğday çorbası pişirilen büyük bakır kazanlar, un yoğrulan bakır leğenler sundurmanın altında gece gündüz dışarıda...
Kilim dokunan tezgah, evin ikinci odasında, odayı içten iki kat gibi bölen, tahtın altına kurulu... Sabah namaz vakti kalkılır. Baba, namazdan sonra tekrar uyur, anne ise tezgahın başına geçer, renga renk kilimleri dokumaya koyulur... Tezgahın çıkardığı “Trak, truk” sesleriyle gözlerimizi açardık. Ne zaman mekiği değiştirdi, ne zaman direzi gevşetip biraz daha iplik aldı veya kopan ipliği bağlamaya çalıştığını yattığımız yerden, görmeden de anlayabiliyorduk.
Yine her zamanki gibi tezgah, aynı saatte durdu. Boş masuralar, kutuya doldurulmuş. Dolu olanları da sağ tarafındaki sandığa renklerine göre diziyordur... Hiç sekmeden çalışan kurgulu saat gibi... Tezgahtan kalkma vakti. Allahım, yine o ses başladı!... Korku, ürperti, hüzün hepsi bir arada... Karmaşık bir duygu... Gazocağının ürperten sesini duymamak için kulaklarımı, avuçlarımla sıkıca kapatıyorum. Kulaklarımda uğultular yükselince, ocağın sesi biraz olsun kesiliyor. Yattığım yerden, onun mavi alevini gözlerimle görür gibi oluyorum. En büyük ablam, geniş bakır siniye kahvaltılıkları hazırlamıştı... Hızlı yapılan bir kahvaltı... Sonra, kimimiz evin önünde oynamaya başlardık, kimimiz ince şeritler halinde kesilip top şekline getirilmiş kumaşları masuralara sarmak için çözerdik. Babam zahire sattığı mağazaya, annem de tezgahın başına geçerdi...
Gözlerimin önünde o resim, siyah - beyaz... Ayak bileklerime bağladığım bezden kesilmiş ip, beni alıp götürüyor. O acıyı yine hissediyorum. Resmin arkasında babamın el yazısı... Ben iki yıl on aylık, sevgili kardeşim yirmi günlük...
Yine silip atamadığı birinci benliği ön plana çıkmış, bir tansık daha gerçekleşivermişti...Sevgiyi arayan 6 yaşlarında küçük bir kız olup karşısına dikilivermişti...
Bu altı yaşlarındaki kız, O’nun ne istediğinin bilincindeydi... Denizin kıyıya çarpan dalgalarına dalıp gitmişti... Gözleri nemli...
“En çok neyi severdin söylememi ister misin?”
“ Sevdiğin zeytinler yine çiçek açtı...Birkaç gün sonra ağaçların altı kar gibi beyaz olacak.... O zaman seninle birlikte toplarız... İstersen yapraklarıyla birlikte yakar isinden sürme de yaparız... Hani yeni doğan bebeklere sürerler ya...Sana da sürmüşlerdi... Gel yanıma otur da, saçlarını tarayayım küçük kız...”
Gözleri çakmak çakmak yemyeşil, minicik tombul parmakları, yumuşacık kumral saçlarının uçlarını çekiştiriyordu...
“Şimdi dallarından birazcık toplasam olmaz mı?” Gözlerine yapmacık bir hüznü konduruverip, dudaklarını aşağıya doğru sarkıtarak sormuştu.
Aldığı “Hayır” yanıtından sonra, hızla yanımdan gitmişti... Çok üzüldüm... Belli ki onu kırmıştım... Kalakalmıştım... Bir gün nasıl olsa tekrar çıkıp geliverecek, ona ödenecek büyük bir gönül borcum var...
“Zamansız açan zeytinler yüzünden küstürdüm.” diye düşünürken tekrar çıkıp gelivermişti... derin bir rahatlama olmuştu yüreğimde... “Bana gücenip gitme küçük kız, biliyor musun; bu yıl kaçıncı kez izlediğim zeytinlerin çiçek açışıydı... İlkokuldan beri zeytinlerin çiçek açışına göre planlarımı yapar, zamanın farkına varmadan bir yılın hızlı geçişini görürdüm. Doğanın acımasızlığı mı, faydası mı çözemediğim zaman akışının hızı, doğanın çiçeklerden bitkinin özünü emen arılara söylettiği ahenkli şarkı beynimde ilk yer alışından bu güne dek tam otuz dördüncü kez zeytinlerin çiçek açışını seyrettiğimi hesaplamıştım. Yaşadıklarını hatırlıyor musun küçük kız? Duygularını çok iyi tanıdığımı söylemiştim...Bir gün annen, tezgahta kilim dokurken, sen de çile halindeki ipliği, çıkrıklı dolap yardımıyla masuraya büyük kardeşlerin gibi sarmaya heveslenirken, gözlerin eksen üzerinde sürekli dönen elemgeye takılmıştı. Elemge döndükçe yavaş yavaş eksenine seni de alıp götürmüş, o an tezgah odasından dışarı baktığında zeytinlerin çiçek açışlarını fark etmiştin... Onların birinin altında elinde kirmanla yünü eğiren büyük annenin çukura kaçmış nemli gözlerindeki derin mutsuz ifadeyle anılarını anlattığı günden sonraki zeytin ağaçlarının mini mini, bembeyaz, öbek öbek açan çiçeklerine daha başka bir ilgi duymaya başlamıştın. Ağaçların etrafında kendiliğinden çıkan zeytin fidelerini özenle yerlerinden çıkarıp küçücük kutulara toprak doldurarak minicik ellerinle ekmeye başlamıştın. Her ektiğin fideyle onun üzüntülerinin hafiflediğine inanıyordun. Onu zeytin, kekik, defneyle adeta bağdaştırmıştın. Anlattığı tüm anılarında, tanrının insanlara verdiği en büyük armağan olarak gördüğün zeytin, defne ve kekik vardı... Biliyor musun küçük kız, nerdeyse senin için kutsal sayacağın zeytin ağaçlarının tüm çiçeklerinin dökülmeden meyveye dönüşmesini görebilmek en büyük hayalindi... Her sabah ilk işin, ağaçların altında biraz daha fazlalaşarak dökülen çiçeklere bakmaktı...Rüzgarın hafifçe esmesiyle çiçeklerin uçuşup yerçekimine yenik düşmesi kaçınılmazdı. Senin isteğin gerçekleşmesi mümkün olmayan bir düştü... Çiçekler açtığı zaman her sabah yataktan yanaklarının alev alev yandığını hissederek bahçeye koşuşun, ardından gördüğün manzara karşısında yüzünün külrengine dönüştüğünü, yüreğinde bir şeylerin koptuğunu hissederek bir süre sessizce kalırdın...
Gündüzleri, ağaçların dallarının arasından firuze renkli gökyüzünün gizemli derinliğine bakardın...Zeytin ağaçlarının, gece ateşböceği gibi yanan yıldızların altındaki yoğun yapraklarının hışırtısı, doğanın armağanı birer anıt gibi heybetli, mistik, senin için ruhani bir özellik taşırdı...Ağaçların arkasından ışıl ışıl yanan sokak lambalarının oluşturduğu zeytinlerin gölgesinin oluşturduğu hareketli figürleri yıllar sonra çizmeye çalışmış, doğanın karşısında yenik düşmüştün... Bir kez de bunu bahçenin bir kenarında adeta sıkışıp kalan beyaz, pembe açan zakkum ağaçlarında da denemiştin... Dedim ya küçük kız ben seni çok iyi tanıyorum da senin de bana anlatacak şeylerin var, yoksa bu kadar derinlikten çıkıp karşıma gelivermezdin... Küçük minicik elleriyle masanın üzerine birkaç kez sessizce tempo tutup, gözlerinin içine bakarak, konuşmaya susamışçasına önce derin bir nefes alıp “Biliyor musun, evimizdeki pesüsten nefret ederdim... Bunu hiç kimseye söylemedim, ama sen beni tanıyorsun... Keşke o pesüssün yerinde küçük elektrikli bir lambamız olsaydı... Hep bunu düşünürdüm...” Anlatmaya başlarken, küçücük başını, kaldırdığı omuzlarının arasından saklamak istercesine, boynunu eğerek anlatmaya başlamıştı... O anı yaşıyordu...
“İlkbahar, okul çıkışı.... Öğrenciler itişe kalkışa çıktılar loş sınıftan dışarı... Ben cezalıyım, içerdeyim... Zaten beni hep sınıfta cezalı bırakırdı arada bir ... Farelerden çok korkuyorum. Sınıfın yanındaki ahırdan geliyorlar. Okul iyice sessizleşti...Öğretmen beni unuttu... Çok korkuyorum... kapının kilidi açıldı... Ben sıranın üzerindeyim, altı yaşındayım, bacaklarım çok küçük, çok beyaz... Cezam ne? Okula gelmek istemiyorum, okumak istemiyorum... Evde oturmak, yataktan dışarı çıkmak istemiyorum... Hep kucakta saçlarımı okşayarak uyutmalarını istiyorum. Çok korkuyorum... Bacaklarım, çenem çok titriyor...
Cadde sulanmış, ablam beni beklememiş... Cezalıyım... Suçum ne?
Siyah parke döşeli yolda birkaç öğrenci yavaş yavaş gidiyor... Dizlerim halâ titriyor... Etrafı çiçeklerle kaplı bir teras... Her çiçeğin üst tarafına renkli bir lamba bağlanmış. Beyaz atletli, mavi beyaz çizgili pijamalı büyük amca çiçekleri sulamaya başladı...Birazdan lambaları yakar. Bekleyim... O çocuk, abisinin elini tutmuş. O’nun babası benim babamdan daha şişman... Gücü babamın gücünden fazla... O çocukla yer değiştirebilsem... beni daha çok korur, cezalı olmam... Belki de bu çocuk babasının kucağında uyuyordur... Kötü rüya da görmez... Bu taş çok büyük, hemen çıkarmalıyım... Oh oldu!.. işte attım... Bilek kemiğine değdi... Çok ağlıyor... Yüzü kıpkırmızı oldu... Şaşkınım... parmağım ağzımda, başım yana eğik... Tombul, sevimli teyze karşımda... ben ürkek, sırçadan yapılmış, korkak bakışlı küçük biraz da suçlu bir serçeyim... “Niçin vurdun?” Bir ona bir de annesine bakıyorum... Gözlerim doldu, içim burkuldu... Bütün sesiyle durmadan ağlıyor... Bir sussa... Ne olur biraz sussa... Annesi fazla kızmadı... Çok utanıyorum... Çok utanıyorum... Babası yukardan bakıyor... O’nu da üzdüm... Çocuğuna taş attım, tabi bana kızar... Artık onunla yer değiştiremem... Annesi “Bekle” dedi... bekliyorum... O halâ ağlıyor... Yüzüne bakamıyorum... Annesi geliyor, bir eskimo uzatıyor... Omzumu kaldırıyorum “İstemem” gibilerden... Israr ediyor, çekinerek alıyorum... Caddede öğrenci kalmadı. Üzülüyorum, utanıyorum, artık buradan geçemem... Okula nerden gidecem, başka yol yok... Okumak istemiyorum, ceza almak istemiyorum... Çok ağlarsam beni okula göndermezler... Çocuğu çok ağlattım... canı çok yandı... Küçük taş atsaydım belki acımazdı, babası da annesi de duymazdı... Çok üzülüyorum, utanıyorum, bu okuldan gitmeliyim...”
“Biliyor musun, karnelere kadar başım önde eğik, kaçarak geçmiştim evlerinin önünden... birkaç kez annesi görmüş, eskimo vermişti... Yaz tatili boyunca da okul yoluna gitmemiştim...”
“Yeni dönem başında, bu okuldan, cezalardan kurtulmalıyım diye düşünürken, Müdür sınıfa girip, evimize biraz daha uzak, her şeyiyle yeni, bizim için de ayrı bir dünya olan okula “Gitmek isteyen var mı” diye velilerimize sormamızı istemişti... Heyecandan içim içime sığmamıştı... Eve adeta koşar adımlarla gidiyordum...Eve ulaştığımda nefes nefese kalmıştım... “Anneciğim müdürün selamı var, yukarı mahallenin okuluna gitmem gerekiyormuş, sınıflarda çok öğrenci varmış... Evimiz yeni okula daha yakın olduğu için oraya gitmek için bizi ayırdı...” Müdürün beni de seçip göndermesi annemi üzmüştü...Hemen hemen bütün gece evde o okula öğrencilerin aniden gönderilmelerinin sakıncaları konuşulmuştu... Onları dinleye dinleye uyuyakalmışım... Okula büyük bir heyecan içinde koşarcasına gitmiştim... Müdürün odasının önünden içeriye başımı uzatıp, girivermiştim... “Annemin selamı var, beni de yeni okula göndermenizi istiyor...” Cümlesini hızla söyleyip, cevabını beklemeye koyulmuştum... Müdürün “Seni gönderemem...” Bunu duyunca hayal kırıklığıyla “Annem, okul daha yakın olduğu için oraya gitmemi istiyor.” diye telaşla söyleyivermiştim... Müdürün “Peki, ismini yazıyorum... Yarın öğlen yeni okuluna başlayacaksın ... Sevinç içindeydim.... Annem, her zaman bahçemizin önündeki yoldan geçmekte olan müdürü görünce, yanına yaklaşıp sitem etmiş, fakat müdürün söylediklerini duyunca şaşırmıştı.. Yapacak bir şey yoktu... O eski okuldan, cezalardan kurtulmuştum... Okulun sonuna kadar da böyle bir ceza almamıştım...
Bazen aklıma geliyor da “O çocuğa taşı niçin atmıştım?” Çocuğa vurduğum gün eve iyice geç kalmıştım... Beni aramaya çıkmışlar... Hem ceza, hem de lambaları seyretme hevesi... En sonunda ablamın aklına lambalar gelmiş... Ablamı görünce ağlayıvermiştim... yapayalnızdım... Dalgın dalgın evin içinde otururken birden kalkıp evdeki tek pesüsü kapıp evin önüne fırlatmıştım... Darmadağın olmuştu... O gün karanlıkta kalmıştık....
Küçük kız gözlerini, yağmur damlalarının denize düşüşüne odaklamıştı. Her ikisi de susmuştu... Bu kez genç kadın;
Kırılan pesüsle başlayan yolculuğumun ilk adımını atıvermiştim... Okulda aldığım, suçumun ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadığım sınıfa kapatılma cezası, bir terastaki çiçek tarhlarında yanan renga renk lambalar, buna karşın evimizde bizi aydınlatan, kokusundan halâ nefret ettiğim pesüs... Bak küçük kız işte karşımdasın, tüm istediklerini vermek için çağırdım... Küçük kız ürkek, “Bana verilen o cezaları silebilecek misin? Senden bunu istiyorum...”
İşte halâ ben o günkü yaştayım... Büyümedim ki... Sığınma duygusuyla farkında olmadan yanımda kim olursa olsun omzuna yaslanıveriyorum... Karanlık, yalnızlık bana verilen en büyük ceza... O gün altı yaşındaydım, bir saatte binlerce kilometre yollar katettim beynimin deviminde... Küçük dünyamda pesüs suçluydu; minicik yüreğim acımasızca, yargılamadan, birden cezasını vermişti...
Pesüsü kırdığım günden beri yüreğimde minicik bir gedik açılıp, gizemli bir duygu süzülüverdi içine... Kimsenin keşfedemediği, uzun mistik sadece bana ait yolda, yolculuğa başlamıştım. Yaşadığım ortam, benim için menfa bölgesiydi. Minicik, sırça kalbime dolan gizem, yüreğimde içinde çavlanlar bulunan uçsuz bucaksız bir vaha oluşturmuştu. O yaz kendi dünyamda planlar yapmaya başlamıştım....Zeytin ağaçlarının altına kilim açardık.. Benden üç yaş büyük ablam bana, Poul ile Virginia adlı kitabı okumuş, günlerce etkisinden kurtulamamıştım... sonra Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee şiirini okumuştu... “Senelerce önceydi, bir deniz ülkesinde yaşayan bir kız vardı adı .......” aklımda kalan kızın öldüğü, el üstünde taşındığı... Dünyamda onu canlandırmıştım... Tropikal bir ormanın bitiminde, kızıl renkli bir kumsal... Büyüklerimizden kalan romanlar, edebiyat kitapları, şiirler en büyük eğlencemiz olmuştu... O ara kısa bir cümle beni etkilemişti... “Tebriye le Rehni” yüreğimde varettiğim vahada artık bu cümle yavaş yavaş yer etmiş, gün geçtikçe yüreğimi kaplamaya başlamıştı... Büyük bir çınarın yüreğimde yeşermeye başladığını fark etmiştim... Dallarıyla, kökleriyle, cansuyuyla özdeşleşmiştim.. Her attığım adıma karşılık, zamanın hızlı akışı beni ürkütüyordu. Bugün yarın derken zaman geçivermiş... İçimde geliştirip büyüttüğüm vaha ile bir vaha, oradaki çavlan ile binlerce çavlan oluvermiştim... Yüreğimdeki vahadan kulaklarıma yankılanan şiirleri dinleyerek uzaklara dalıyor, en neş’eli anlarımda dahi gözlerimin içten içe nemlenmesini engelleyemiyordum.. Vahamda varettiğim hüzünle bütünleşmiş, çocuksu mutluluğumu bu temellere kurmuştum. Rehni’nin yaşamının gri rengini tüm netliğiyle kendi yüreğimde hissediyor, yaşıyordum.
Mutluluğum, gökyüzünde yükselip parlayan, birkaç saniye içinde sönen havai fişek gibi yok oluyor, yerini tekrar hüzünlü tenime bırakıp, koza içindeki krizalite dönüşüveriyordum.
Sıngın, darılgan, poyrazlara kapılıveren yüreğimden, kılcal sızak yollar açılıverip, hayat suyum akıverdi dışarı. Yeşil vaham yavaş yavaş solmaya başladı. Çevlanların hırçınlığı duruldu, sessizleşti. Yeşerttiğim çınar hüzünlü... Güz değil, kış değil ama yaşamımda yeşil yapraklar tek tek sararmaya başladı. Birden Oktavia Paz’ın “Kurduğunuz düşe yaraşmaya çalışın” sözü aklıma geldi. Silkiniverdim... Gönül borcum var, ödemeliyim... Gizlilik teorisi benliğimi sarmıştı... Zararsız hayaller taşıyan, gönlümdeki ışıkları söndürmemeye çalıştım. Sarı, bana hüzün veren bu sıcak rengi, vahamdan siliverdim. Göğem renkli çınarım yeşerdi, gönendim Sağnak gibi yağmurlar yağdı vahamda. Çok sürmedi, en net haliyle eleğimsağma göründü. Ben hazinemi bulmuş, kaybetmiş, tekrar kavuşmuştum... Yeşeren vahamda songum yazılmıştı... varlığım, kimseyle paylaşamadığım hazinem orada gizliydi... Bir zamanlar sadece bana ait olan yolu yeniden bulmuştum. Doğanın gizemine geri dönene kadar, evrenin havasını oradan soluyacaktım.
İsteklerimi düşündüm. delişmen yüreğim, istediğim yönde estirmeye çalıştığım poyrazlarım dinginleşti. Ürkek, kırılgan, gönül küskünlüğü içinde bulunan ruhum vahada kalmıştı. Dışarıdaki yedi renk hareli dağlara yöneldim... Sarı ışıklar artık hüzün vermiyordu...
“Sen de ben de aynı yaştayız... Aynı şeyleri istiyoruz... Bana göstereceğin şefkati, sen bu yaşa geldiğin halde hiç görmemişsin ki...”
“Sürekli zeytin ağaçlarını anlatıyoruz da, sana küçük bir olayı anlatayım ister misin?” Sana garip gelecek ama o gün küçük bir zeytin ağacıyla kendimi bir sanıyordum...”
“Merdivenin küpeştesi halâ yerdeydi... Kimse eğilip çıkarmıyor, ya da korkuyor... “Küpeşteye, bütün gücüyle tutunduğu için kopmuş...” Bu cümleden olacak, kimse cesaret edip dokunamıyor.. küçük oğul, küpeşteyi aniden çıkarıp, merdivenin altına yitekler...
Bir gün önce cebinde sakladığı portakal, halâ duruyordu. Kuzenlerinden biri dalından koparıp eline tutuşturmuştu... Portakal elden ele dolaşmaktan pırıl pırıl parlıyordu. Ayakta iken o kadar uzun boylu değildi. Beyaz bir çarçafla örtmüşlerdi. Gelinleri, torunları etrafında toplanmış, kimi için için ağlıyor, kimi yanındakilere laf yetiştirmeye çalışıyordu...
Avluda içinde su ısıtılan küçük kazan gözüme ilişmişti... Ucu korlaşmış, ince odun parçasını alıp, havada daireler çizmeye çalışmıştım... Gecenin karanlığı sürüyordu. Parlak zeminli beton sofada insanlar iyice kalabalıklaşmıştı. Gökyüzü yavaş yavaş solmaya başlamıştı... Sabahın serinliğinden olacak, yüzümün iyice soğuduğunu hissetmiştim. Birkaç adım ötedeki evimizin önüne gitmiştim. Aynı gün, gece karanlığında da evime gitme cesaretini kendimde bulmuştum..
Güneş doğmuştu... Bütün gece herkes ayaktaydı... Tenleri iyice solmuştu.. koşuşturmaca olanca hızıyla sürüyordu. Elinde asası biri çıkageldi... yanıma iyice yaklaşmıştı... Ne taraftan geldiğini görememiştim. Eteklerimin ucundan tutmamı istedi. İşaretle gösteriyordu. Eteklerimin uçlarından tuttum. Omzuna astığı heybesinden, samani renkli kalın bir kese kağıdı çıkardı. Hemen hemen hepsini eteklerime boşattı... Kese kağıdını buruşturarak tekrar heybeye koydu. Yüzü buruş buruş olan bu sevimli ihtiyar, sofaya doğru yönelip kalabalığa girdi.. Arkasından bakakaldım... Görmeye çalıştım, kalabalığın arasına girdim, yüzlerine baktım, o sevimli ihtiyar adamı görememiştim...
Tekrar evime döndüm. En büyük ağabeyim evin önünde, bir sandalyeye oturmuş. Sevinçle yanına yaklaştım. Kucağımdaki beyaz leblebiler dökülmesin diye eteklerimin ucunu daha da sıkı tutmuştum. Birkaç komşu çocuğu da yanıma yaklaşmıştı. Eteklerimdeki leblebilerden birazını onlara dağıttım. Onlara nispet yapar gibi nağmeyle; “Benim ninem öldü... Sizin neneniz ölmedi ya!” Ayaküstü uydurduğum bu nağmelerin henüz bitmişti ki küçücük suratıma ağabeyimin ağır tokadı şiddetle çarptı. Gözlerimin biber gibi yandığını hissettim. Küçücük kalbim adeta sıkıştı. İçten içe ağladım. Ben ortada yapayalnız, önce yeşil sonra birkaç dalı kurumaya başlayan beş yıllık bir zeytin ağacı... Tokadın hızıyla eteklerimden dökülen leblebiler, etrafımı daire şeklinde çevrelemişti. O anda, o zeytin ağacıydım. Neden zeytin... Belki tanıdığım ilk ağaç olduğu için, belki de koyu gölgesinin samimi serinliği... Arka bahçedeki, bir meyvesini yediğim için, o sıcak iklimde yaprağının sütünü boynuma damlatarak diyetini fazlasıyla alan incir ağacının içten pazarlıklı davranışı, yaprağında biriktirdiği tozları bıçak gibi derimi kestiğini hissettiğim için... Etrafımdaki bütün ağaçlar yok oldu. Ben yapayalnızdım. Küçücük işaret parmağım ağzımda, dişlerimin arasında sıkıştırıyorum. Acımıyor... Gökyüzü turuncu – sarı – beyaz... Köpük köpük....Etrafımda ağaçların gölgesi kayboldu... Ayaklarım, bastığım toprakla bütünleşmişti...Ayaklarımın etrafındaki leblebiler, beni diğer çocuklardan ayırmıştı. Beynim, kalbim, ruhum durmuştu. Cansız bir objeydim... Başımı önüme eğmiştim Parmağım ağzımda... dişlerimin acısını hissetmiyorum. Gözyaşlarım akmıyor... Suçluydum... Ağlamaya hakkım yoktu... Ağabeyimin oturduğu tahta sandalyenin hafifçe aşınmış ayakları, onları birbirine bağlayan kalınca teller... Üzerinde bastığım toprak, kapının eşiği... Ağabeyimin özenle boyadığı tertemiz siyah ayakabısı, bembeyaz çorapları... Beni ürperten mor menekşe bakışları, yanaklarından süzülen gözyaşları...
Turuncu –sarı-beyaz olan gökyüzü, iyice yoğunlaştı.. Gri-mavi de yer yer kendini göstermeye başladı. Gökyüzünün renginden, parlak metalik, üstüvani parçalar bana doğru gelmeye başladı... Büyüdükçe büyüdüler... ayaklarımın yavaş yavaş toprağa gömüldüğünü görmeye başladım... tadına bakamadığım leblebiler, yumuşayan toprağın içinde ayaklarımla birlikte kaybolmaya başladı... Gökyüzü koyu bir gri oldu. Daraldı. Suçluydum... Her yer toprak... Ayaklarım, kollarım, yüzüm toprakla bütünleşmiş, her yer henüz yağmaya başlamış yağmur sonrası gibi kokuyordu... Yer yarılmıştı, ben içindeydim...
Küçük kız, yağmur hala durmadı... Burada bayağı da geciktik... Beni merak eden yoktur sanırım... Şimdiye kadar hep suçluluk duydum ölenlere karşı yaşadığım, hastalara karşı sağlıklı olduğum için... Biliyor musun, çok güvendiğim insanlar bir kalemde siliveriyorlar... Onun şokunu birkaç kez yaşadım... O duvar yok mu... Sağlam yüksek bir duvar örüp, üzerine bir iki kişiyi yerleştirirler... Hiç bir zaman o duvarın üzerine yerleştirilmedim... Duvarın üzerine yerleştirdikleri onlar için kanundur... Doğruyu o hep söyler.... Ama bir gün Tanrı’nın, onların karşısına tüm haksızlıklarının hesabını soracağı gerçeği bana huzur veriyor... Rehni de hep bu umutla yaşadı, bir kısmını gördü...
Bir an taşıdığım ismi düşündüm. Boşuna bir isim koyulmuş bana. Bedenim başka, ruhum başka.. “Rehni, seni yaşıyorum. Ben de, bu etkilere senin gösterdiğin tepkiyi gösterirdim. Beni duyduğuna öylesine inanıyorum ki...”
Gel küçük kız... Çok üşüyorum... Yan yana oturursak ısınırız... Sana Rehni’yi anlatayım... Ama sen de bana o karanlık odayı anlat o gün ne olmuştu... Hem korkuyorum hem de çok merak ediyorum...
Küçük kız başını omzuna yaslayıp “Sonra” deyip gözlerini kapatır. “Sen anlat.” Küçük kızın varlığını birden unutmuş, sadece Rehni’yle birlikte gibiydi...
Küçülmüş, çukura kaçmış pınarlarından eksilmeyen birer gözyaşı bulunan gözlerin, buruşuk, esmerleşmiş tenin, çürümeye yüz tutmuş takma dişlerin... Ellerin, o yılları aşındırmış nasırlı ayakların... Yorgun, yaşlı bedenini de üzerimde taşıyorum... enerjim var sana da bana da yetecek kadar... Senin ölmediğini biliyorum... Canciğerlerinin ihaneti, o iki ortak... Onların ineze, pestenkerani sözleri, yaşamında gri rengini yoğunlaştırdılar... “Tebriye” uzun zamandır bu kelime aklımdan çıkmıyor. Bu kelime ile adeta özdeşleştim... Topal karıncanın hac yolculuğu hikayesi gibi, tamamlayamazsam hiç olmazsa son nefesim de bu uğurda olur... “Tebriye le Rehni”
Ayaklarımda pranga varmışçasına yıllarca geren topraklardaki sin içinden güneşin serin kızıllı, sarı kızgın, mahmur kızıllı, masum bir çocuk gibi derin uyguya dalan yüzünü seyrettim. Dar bir üstüvane içinde uçup duran, boynundan sarı, kırmızı tüyleri dökülmüş saka gibiydim. Hac yoluna çıkan topal karınca benden hızlıydı. Elimde yoğrulmuş, dinlenmiş hamur, un, oklava, altında ateşi korlaşmış; açılmış hamuru bekleyen sac var: ne senit ne de ruhumda açma cesareti var...
Bilinçaltımda saklı konularla yıllarca birlikte yaşadım... Paylaşamama duygusunun verdiği huzursuzluk benliğimi sarmıştı. Yanlışlarımı, eksikliklerimi bilme isteği içimde büyüdükçe büyüdü...
Uyanalı yaklaşık bir saat olmasına karşın halâ rüyamın tesiri altındaydım. Kalbim küt küt atıyordu. Üzerinde çalıştığım konuyu adeta yaşıyordum. Düşümde beynimin devinimi sürekli değişiyor. Değişirken de, yerçekimi olmayan, oksijeni az acımsı karanlık atmosferin ortasında duran, yoğun ışık kütlesi altında ter içinde görünüyordum. Uzak bir köşede eğreti oturmuş, heyecanla sürekli değişen görüntümdeki yüz ifademe bakıyordum. Ortama Van Gogh sarısı hakimdi. Tatlı bir Ultrillo grisi hafif hafif kendini köşelerde gösteriyor. Kızıl kahverengi gözbebeklerim oldukça iri görünümde... Gözlerimden keskin ışıklar saçılıp kayboluyordu. Saçlarım da kızıl kumral... Belki bir zamanlar olmak istediğim, bilincime yerleşmiş görüntümdü... Konular ard arda sıralanıyor. Her taraf Yumurtalık sahillerinin kumu renginde ışıl ışıl Kum hareketli.. Kum sarı-beyaz...
Rehni’nin öyküsünü yazarken dinlediğim, o zamanlarda pek güncel olan, beni etkileyen, “Biricik” adlı ses sanatçısının seslendirdiği “Gurbet Kuşları” adlı şarkıyı duyar gibiydim... Kızıl renkli kaya, yaklaşık iki metre genişliğinde üç metre yüksekliğinde. Öykümün kahramanları belirdi. Altı çocukla anneleri Rehni... Toprak hafif nemli... Belki de fazlaca kırmızı olduğundan bana öyle görünüyor... Akşamüstü... Çobanın yakınında üç beş koyun. Büyük bir kısmı görünmüyor. Düşüncemin zoruyla koyunların hiç olmazsa birkaç tanesini daha çobanın yanına getirmek istiyorum. Gelmiyorlar. Tepenin arkasında hepsini görüyorum. Kurumuş bir dere yatağından yukarı doğru tırmanıyorlar. Anne, çobana bir şeyler söylüyor. Duyamıyorum... Yaklaşıyorum..Cümle bitince ağzını görebiliyorum. Yolun devamını mı soruyor, konaklayacakları yıkın bir köy mü anlayamıyorum. Çocuklar zaten sessiz... Hepsi yorgun...
Bu satırları yazdığımda henüz rüyamın atmosferinden kurtulmuş değildim... Biraz geriye dönmek istedim...
Daha dün gibi onunla birlikte kalaylı büyük salata tabağına doğranmış domates salatasına ekmeğimizi banarak yemiştik. O an her ikimizin de elleri dikkatimi çekmişti. Onun olgun, nasırlı, renkleri koyulaşmış ellerine hayranlıkla bakmıştım. Benim ellerim ne kadar da küçüktü...
İlkbaharın başlangıcıydı... Evimizin duvarından içeri sızan ışık, karşı duvara onun görüntüsünü yansıtmıştı. Küçük iskemleye oturup duvara yaslanıp güneşleniyordu. Turunç dalından yontulmuş değneğe tutunarak ayağa kalkıp bir iki adım attıktan sonra, tekrar bir yere ilişip oturuyordu. Nemli gözleri hüzünlü, öksüz... Dünya büyüdükçe büyüdü...
Küçük kız mı ona yaslanmıştı, o mu küçük kıza yaslanmıştı... Geçmişini irdelememesi sürüyordu...
Aklım erdiğinden beri uzun tatilleri sevmem... Okulun uzun yaz tatili...Pamuk birinci ağızda... Hemen hemen bütün elmalar kar gibi açmış... Tarla sulu... “Neden biz de diğerleri gibi yüz kilo toplayamıyoruz?” kendi kendime defalarca tekrarladım. Ben iki hat aldım, erkek kardeşim bir hat. Büyük bir heyecanla toplamaya başladık... toplam kırk kişiydik. Kilosunu kaç kuruştan topladığımızı hatırlayamıyorum. Hatın ortasına kadar kaput bezinden dikilmiş pamuk doldurduğumuz eteklik iki kez doldu. Hızımız iyi... Diğerleri bizden ilerde. Yine de iyiydik...Bu yaz benle kardeşim dışında işçilerin hepsi ellerine kına yakmışlardı. Bordo siyaha yakın... Şifler, benimle erkek kardeşimin tırnak kenarlarını kanatmaya başladı. Parmak uçlarımızdaki deriler iyice kalkmıştı...
Öğle vakti... Büyük dut ağacının gölgesi... Allahım ne büyük zevk... kızgın güneşten sonraki koyu gölgede oturmak...
İki koca harar doldurmuştuk. Üzerlerine ismimizi kopya kalemiyle nemlendire nemlendire yazdık..Kalemi yetersiz gördük bu kez pamuk bitkisinin yapraklarıyla hararlara ismimizi yazdık... Yüzümüzde tebessüm... Hava kararmaya başlamadan hararlar, römorka güçlü kuvvetli büyük kızlar, tarla sahibinin oğluyla birlikte özenle dizip, kalın halatlarla bağlamışlardı... Hepimiz traktör tarladan çıkınca hararların üzerine yerleşmiştik.... Ağır ağır Ceyhan yoluna çıkmıştık.... Pamuğun tartılıp depoya koyulacağı yere geldiğimizde hararlar tek tek tartılıp depoya götürülüyordu... İsmimizin yanında muhteşem bir rakam vardı; tam 117 kilo toplamıştık, gerçi en az toplayan bizdik ama ilk defa bu rakama ulaşmıştık...Aklım bir türlü almıyordu; yorgun olarak tarladan gelen bizdik, niçin bir kısmımıza hararları boşalttırırdı, niçin pamuk deposuna arada bir tencere ile su serperdi. Harar boşaltmak ilk günler oyun gibi geliyordu... Sonraları bir işkence seansı olmaya başlamıştı...Bir gün pamuğu boşaltıp bastırma, su serpme işinden sonra terden sırıl sıklam eve gelmiştik. Annemi çileden çıkarmıştı tarla sahibi kadının yaptığı bu davranış...”Traktörden iner inmez eve geleceksiniz!...” Annemin sert sözünü duymamış gibi yaparak; “Anne, şimdilik elimi yüzümü yıkasam da bana biraz para versen, yavaş yavaş kırtasiyeciye gidip bir paket teksir kağıdı alsam mu?” Belli ki Annemin gerginliği geçmemişti.. “Olmaz bu saatten sonra bir şeyler çizeceksen, resim kağıtlarının arkasına, yarım kalmış defter sayfalarına yaz, çiz... Bu saatte teksir kağıdı şart mı?”
Heyecanım gitmişti...Yine de annemi üzmemek için eski defterleri çıkardım. Kardeşim banyodan çıkana kadar boş, yarım sayfaları defterden çıkarıp düzenli bir şekilde iğneyle uçlarından tutturdum... Banyodan çıktıktan sonra, uyku çöktü. Gözlerimi zorlukla açıyordum. Yemek yemeden yatmak istedim. Zorlukla bir şeyler yiyebildim. Erkek kardeşimle birlikte kahve pişirmeye karar verdik. Uykumuzun kaçması için yüzümüzü soğuk suyla yıkadık. Birer fincan şekersiz Türk Kahvesi pişirdik. Hızımızı alamadık, birer su bardağı daha pişirdik. O da yetmedi, birer “Tarz-ı usul” - Tarsusi kahve pişirdik.. Bu gelişmelerden annem habersiz. Ev oldukça büyük. “Ne olur bir yudum kahve bana da verin!” diye yalvaran kardeşime “Küçükler içmez!...” diye itiraz ettik...
Planını hazırladığım öykünün eskizlerini çizecektim. Fakat, uykumuzun kaçmasını sağlayacak diye içtiğimiz kahve, bizi adeta bayılttı..Kahve içirmediğimiz ilkokul öğrencisi kız kardeşim bizi zorlukla sürükleyerek yataklarımıza çekti.
Sabah ezan öncesi tarlaya gitmemiz için annem bizi zorlukla uyandırdı. Tarla giysilerimizi hazırlamıştı. İşçilerin toplandığı eve doğru korkarak bahçelerin arasından geçtik. Annem de kilim dokuduğu tezgahın başına biz çıkarken geçmişti. Hava serin, kırk kişi römorka açılmış hararların üzerine oturduk. Uyuklamamız sürüyordu. Ceyhan yolu ne kadar da serin oluyordu o saatte. Kardeşimle yan yanaydık. Traktör, Raşit Ener Tesisleri’nde durdu, mazot aldı. Feci koku... Güzel bir tesis, morumsu ışıklar, çoğunlukla Amerikalıların konakladığı benzin istasyonun doğusunda bulunan kamp yerleri... Bir masalın içine girmiş gibi hissediyordum....
Yaklaşık yarım saat sonra tarlaya ulaşmıştık. Büyük bir heyecanla soluklanma saatini bekliyordum. Uzak bir köşeye çekilip eskiz kağıtlarına aklımdan geçen öyküyle ilgili kompozisyonu çizecektim. Bir de Ablamın yeni hediye ettiği Pablo Neruda’nın “Kara Ada Defteri”nden birkaç şiir okuyacaktım. Yaşlı kadın, kendisine de okumamı istedi. Çok beğendi... İki kez okuttuğu şiirler oldu.. Birkaç eskiz çizdim. Akşam eve geldiğimizde çizdiklerimi anneme anlattım. Çok beğendi. “Fazla duygusal... beni ağlatacaksın... Çok güzel çizmişsin de anlattıklarını ne zaman yazabileceksin. Üstelik bütünlemeye de kalmışsın.” Annem içerden bir paket çıkardı. “Bak babana ne aldırdım.” Dünyalar benim olmuştu... Çok istediğim 1 paket beyaz dosya kağıdı... Dua ederek bütün gece güneşin doğuşunu pencereden izleyecektim... Demek ki çok geçmeden uyumuşum... O gün gördüğüm düşün benzerini yıllar sonra birkaç kez daha görmüştüm.. Hiç dağ görmediğim halde büyük bir özlem duyuyordum.Gördüğüm düşü olduğu gibi yeni alınan teksir kağıtlarından birine yazmıştım... Nedenini çözemeden o uykulu halimle, “ARAYIŞIM” diye bir isim koydum...
Dua ederek bütün gece güneşin doğuşunu bekledim.
Gece gündüz düşlediğim o dağları özledim.
Asfalt yol bu gibi serin,
Çiğden yüzüm ıslak.
Bazen yalın ayak koşuyorum.Üstüm sırıl sıklam yağmurdan... Koskoca Ceyhan Yolu ıssız...
Sabah ezan öncesi koşuyorum tek başıma,
saat kulesi önünden Girne Köprüsü’ne...
Yine yalın ayak, yine yağmur altında....
tek başıma sabahın alaca karanlığında....
Ah!...Gördüğüm şu düşler....
ne olursunuz biraz mutlu olmak istiyorum.
Çok derinden geliyor mutsuzluğum
Halâ soğukluğunu duyarım Emba’nın
Üzerimde çuhadan bir elbise,
ayaklarımda donmuş beton zeminin soğukluğunu geçiren çizmeler...
Belimi aşmış saçlarım darma dağınık, kuru rüzgârdan.
Yüzümde acı bir tebessüm...
Birkaç metre yukardan bakıyorum buz gibi sulara...
O soğuk toprağın üzerinde oturup başımı omuzuna yaslamıştım
alaca karanlıkta
suya düşen bembeyaz atkım kaybolana dek...
Kimseye görünmeden
Gidiverdim....
bir daha dönmemek üzere
Hasretim...
Kendimi bu satırlarla adeta özdeşleştirmiştim..
Bir yıl önceydi. Pamuk toplama parasını almıştık. Ablama, babamla birlikte gitar almaya gittiklerinde ben de keman istemiştim... Ablama el yapısı “İspanyol Gitar” alındı; kemanım alınmadı...Gerekçe hazır, ”Dayın daireden geldikten sonra her gün keman çalardı, hastalıktan kurtulamadı. Çok içli bir alet. Ablan gibi sen de gitar çal...”
Birkaç adım geri dönüyorum...ilkokul 4. sınıftaydım.. yaz tatilinin son günleri, pamuk ikinci ağızda. Ceyhan yolu kenarında yine uçsuz bucaksız gibi görünen bir tarla, yine o yorulmayan demiryolundan geçen upuzun kömür yüklü trenler, üzüm bağları, onların yanıbaşında telaşlı İncirlik... Kulakları sağır eden susmak bilmeyen uçak sesleri... Bir el sallama karşılığında arabalardan yanımıza atılan boş kola kutuları... İncirlik’ten şehre doğru giden Amerikalılar. Kola kutularına yabancıyız. Rengarenk, değişik...Eteklerimizdeki pamuklarla, fotoğrafımızı çekenler, filme kaydedenler... Azarlandık... Ceza olarak tarlanın caddeden uzak cephesine gönderildik.Bağ-demiryolu-havaalanı bu kez onlara yaklaşmıştık... Küçük bağ evinde tek başına yaşlı bir kadın.Pamuk toplamayı bırakıp onun yanına gitmiştim. Ne kadar da Rehni’ye benziyordu. Eski toprak değdikleri yaşlı kadın buydu... Hiç yerinde durmadan ağaçların arasından bağının bozumuyla hüzünlü buruşuk yüzüyle Rehni’ydi. Bağ kenarından onunla birlikte mini mini kinin acısı domatesleri, sezon sonu tek tük kalmış üzüm salkımları topladım. Bulunduğumuz yerden on beş dakika sonra Rehn’11inin yıllardır yattığı yerden geçiyorduk. Kendi deyimiyle “anca sin içine girince bedenim dinlenir” dediği yerden geçiyorduk.O gün akşam eve dönüşte, yarınlardan kuşku duyduğum biraz da bulunduğum ortamın tesiriyle Rehni için yazdığım “Yarın” adını verdiğim şiir aklıma geldi:
“Çalışmak vardı bu dünyada
Başını kaldırıp etrafına bakarsın
belin bükük, ağrın sonsuz,
bir süre öyle kalırsın;
pamuk tarlasındaki ırgatların arasında.
Çalışıp çabalarsın
günler, haftalar, aylar, yıllarca...
Kimini seversin taparcasına,
kimini umursamadan kırarsın.
Bir bakarsın göç başlamış.
Bakılınca gözlere ölüm korkusu farkedilir fotoğraflarında.
Tohumlar toprağı yarıp
boylara ermişken,
göç ne zamandır bilinmez;
kimi geç, kimi erken...
Ten kaybolup gidecek; ağlıyordu gerçekten gülenler.
İşte sıralanmış ard arda gerçek evler ufak.
Uçuverdi bütün sevenler, sevilmeyenler.
Bir - iki metre derinlikte ama yıllar kadar uzak...”
Geriye adım adım döndüm. Altı yaşımdayken kırdığım pesüs, yaşamıma yön vermişti.. karşılaşmak istemediğim insanları, uzakta gördüğüm anda yolumu değiştirme, aynı yerdeysem her ne pahasına olursa olsun bulunduğum yeri terketme duygusunu yaşamış uygulamıştım.
Duygu seline kapılmış, büyük bir gönül borcunun ezikliği altına girmiştim. Lise yıllarında pamuk toplarken attığım adım vicdanımı biraz olsun rahatlatmıştı.
Eskizler, eboşlar Rehni.......
Kalabalık bir grubun gürültülü gelişi, sundurmanın altından denizi izlerken bulunduğu atmosferden çekip aldı... Yağmur iyice dinmiş, bulutlar yüklerindeki son damlacıkları tek tük bırakıyordu..... Ayağa kalkıp, ağır adımlarla caddeye doğru yöneldi...
Şemsiyeyi iyice silkeledikten sonra, buz gibi olmuş elleriyle evinin kapısını zorlukla açtı. Lambayı yakmadan üç yağlıboya tablonun yanyana asılmış olduğu giriş holünden geçip yatak odasına girer. Perdeleri aralayıp denize şöyle bir baktıktan sonra tekrar kapatır. Elbise dolabından eşofmanını çıkarıp banyoya geçer. Kovaya sıcak suyu doldurduktan sonra bir kenara zorlukla çekerek üzerini kapatarak duşa geçer.... Suyun derecesini gittikçe yükseltir. Birden aklına yüksek tansiyonu gelir yavaşça istemeye istemeye derecesini düşürür. Ne de olsa doktoru çok sıcak banyoyu yasaklamıştı. Bir ara hafif bir baygınlık geçirir. Suyu kısmasına rağmen hala fazlaca sıcak sayılabilirdi. Üzerine havluyu sarıp, soğuk suyu yüzüne çırpar. Halâ kalbi küt küt atıyordu.
Uzun ıslak saçlarını iyice dolayıp lavaboya sıkar... Kapının zili arka arkaya çalınır. Bulunduğu yerden “Tamam, bekle geliyorum!...” diye bağırır... “Kim olabilir ki?” diye kendi kendine söylenir. Kapının emniyetini açınca karşısında yıllardır görmediği, arkadaşını görünce bir an duraksar... “Olamaz!...” diye bağırarak heyecanla kapıyı açar... Kapıda duran bayan bir an şaşırır. Balkonunuzdaki “Satılık Ev” levhasını okudum bu nedenle rahatsız ettim kusura bakmayın. Yanlış kapıyı mı çaldım?” Sevinç, heyecan dolu bir sesle; “Hayır, hayır yanlış değil, beni tanımadın mı?” Kadın şaşırarak, “Işık arkanızdan vuruyor, pardon çıkaramadım...” Bu kez dışarı çıkarak yüzünü gösterir... “Tabi ya....” Birbirlerine sıkıca sarılırlar. Her ikisi de duygulanmıştı... İçeri girerler....
“Yağmura tutulmasaydım, daha erken gelirdim.”
“İyi ki yağmura tutuldun; karşılaşamazdık, dışardaydım...” birden ayağa kalkarak; “Bak sana ne göstereceğim...” diyerek salonun bir köşesine özenle düzenlemiş olduğu kitaplarının arasından açık mavi deri ile kaplı bir defteri alarak döner.
“Hatırladın mı?”
“Nasıl unutabilirim ki?”
Defteri eline verip, “Türk kahvesine ne dersin?” diye gülümseyerek sorup, hemen arkasından; “İtiraz etmezsin, değil mi?”
“Nasıl itiraz edebilirim ki?”
“Sen deftere bakarken, ben hazırlarım."
“Ben de seninle geliyorum, mutfakta oturmak hoşuma gider.”
Her ikisi de mutfağa geçerler...
“Bakır cezvede bir başka oluyor sanki...”
“Doğru, altını biraz daha kıssan.. Bunca yıl bu defteri nasıl korudun... Kaç yıl oldu?"
“30 yıl oldu. Bu defteri Üniverstede de devam ettirdim. İstersen Lisedeyken yazdıklarımızı bir oku. Bazen okuyup duygulanıyorum.Bütün arkadaşlarımı özlüyorum. Sarışın çok güzel sesi olan Bir çocuk vardı hatırlarsan James Dean’a benzerdi. Annesinin ölümünden bir yıl sonra av tüfeğiyle intihar ettiğini bir mahalli gazetede okumuştum."
Yirminci sayfaya bak, hatırlarsın.... ” A, evet ya, ne efendi çocuktu... Çok hoşlandığı bir kız vardı da kıza bir türlü açılamamıştı. Bir gün okula yüzü gözü morarmış bir halde gelmişti. Hepimiz merak etmiş tik.Günün birinde Hiç açıklama yapmamıştı, ta ki ev ekonomisi öğretmeni bütün kızları toplayıp, kızlara açıklama yapana kadar.
“O günü inan hatırlamıyorum.”
“Bilirsin her sınıfta en fazla altı kız vardı bütün lise birdeki kızları bir sınıfta toplamışlardı. Hatırlarsan, bir matematik öğretmeni vardı; koyu esmer kıvırcık saçlı, kilolu bir adam... Çok gergin hareket ederdi. Peki, şimdi hatırladın mı?”
“Öğretmeni hatırladım da, toplanıldığı günü hatırlayamadım. Belki de yoktum.”
“Olabilir. O günle ilgili hiç birimiz konuşmamıştık. Çok küçültücü bir durumdu. Hepimiz şoktaydık.”
Ev ekonomisi öğretmeninin titizliğinden, otoritesinden daima çekinir, dersinde konuşmazdık. Dikkatimizin dağıldığını farkettiğinde, hemen bir şey bulur, derse yeni girmişçesine kendisi ne odaklanırdık. Ama o gün sanki bambaşka biriydi. Öğretmen değil de bir anne, bir abla gibi konuşuyordu. O çocuğun gözünün morardığı gün, Matematikçi de okula gelmeden rapor almıştı. Hiç birimiz bilmiyorduk; matematikçi onunla kuzenmiş...”
“Peki kızlarla ilgisi neydi”
“ Adam hem ben konuşurken yüzüme bakın, hem de öğretmenler odasında kızlar beni bakışlarıyla rahatsız ediyor” diye söylenmiş. O çocuğun sevdiği kızın kendisine aşık olduğunu söylemiş, ailesi de kızı istemekten vaz geçmiş... Aman, hep karar veririm kimseyle ilgili konuşmayacağım diye, bazen kararımı unutuyorum. Herkesi boşverelim de kendimize bakalım. Ben gördüğün gibiyim de sen ne yaptın bunca zaman, senin çoluk çocuk eşin...”
“Liseden sonra da onu dört yıl beklemiştim. Başka birini de hiçbir zaman düşünmedim... “
Desene bizden başka bütün arkadaşların ailesi olmuş....
“Öyle oldu, O’nunla nasıl bir beraberliğimizin olduğunu biliyorsun, yaşamımı ona endekslemiştim. Onun sayesinde de bütün erkeklere olan güvenim bitti... Ne sevgiye, ne verilen sözlere güvenim kaldı...”
İşe girdikten sonra da devam etmişti arkadaşlığımız, bugün yarın derken peşinde koşmaktan yorulmuştum. Yıllar süren planlarımızı günlerce konuştuk... Birden haberleşmemiz kesilmişti. Sonu gelmez girdabın içine düşmüş bir türlü gökyüzünü göremiyordum. Bir gün gördüğüm düşün peşinden yola çıkmıştım... Gece çökmek üzere, ormandan geçen yola doğru yöneldik. Ağaçların dalları bindiğimiz minibüsün tavanını sıyırıyordu. Ağaçlar ilerlememizi engellercesine iki yandan yola adeta kapaklanmıştı. Dikkatli bakmaya çalıştım, etraf ağaçlardan bir duvara dönüşmüştü. Zorlukla yolumuza birkaç metre devam ettik... Önce dolmuş şoförü indi, bir başka tanıdığına direksiyonu bıraktı. Yol gittikçe daralıyordu. Ağaçların arasından çok ince bir ışık huzmesi hafif sallanan yaprakların arasından fark edilebiliyordu. Diğer yolcular ışığın bulunduğu köyden söz edip araya doğru topluca yürüdüler. Şoför ve ben kalmıştık. Yolun üzerinde inşa edilmiş iki odalı evin altından geçen yoldan ilerlerken şoför indi. Sanki bir rüya gibi olaylar gelişiyordu. Yeni bir şoför evin altında durdu. “Ben sizi oraya götüremem; o köyün sınırına geçemem siz anca yürüyerek gidersiniz. Meramımı anlatmaya çalıştım ama bir türlü ikna olmadı. Üç dört kat para verdim yine de kabul etmedi. Çaresizdim. Çok üzgün olmama rağmen her zaman çabuk akan gözyaşlarım bu kez akmadı. Evin girişine doğru baktım kimse yoktu. Belki bir geçen olur düşüncesiyle şoförü yanımda bir süre tuttuktan sonra; “İstersen geri götürürüm ama bir adım dersen ileri gitmem abla.” Deyince daha fazla ısrar etmedim. Çaresizlik içinde tam kabul etmeyle etmeme arasında kararsızlığımı dile getirirken dolmuşa binip pencereden seslendi. “Arabanın işi var anca ulaşırım. Yaşlı kadın var istersen şu yandaki merdivenden çık yukarı bekle ben gidiyorum.”
Korkarak tahta dar merdivenlerden yukarı çıktım. Basamakların gıcırdaması içimi ürpertiyordu. Onbeş basamak çıktıktan sonra, bir süre oturup kapıya yaslandım. Korku hissetmiyordum. Sırtımı eşiğe dayayıp öylece kalakaldım. Başka seçeneğim yoktu. Altmış yaşlarındaki kadının omzunu hafifçe sallamasıyla kendime geldim. Hava iyice kararmıştı. Ne aradığımı, niye geldiğimi sordu. Bilinçaltıma gizlenen bir korku geliş nedenimi unutturmuştu. Tarif ettiğim dolmuşun şoförünü sordum. Beni bırakıp gitmesine üzülmüştüm. Uzun boylu geniş yuvarlak yüzlü kadın hiç gülümsemeden konuşmasını sürdürdü. O köye gideceğini söyleseydin dolmuşçu kesinlikle seni bindirmezdi. Oraya başka arabalar gider. Doğru düzgün söyleseydin, giderdin. Birkaç kilometre var. Erken gelseydin gidebilirdin. Buranın halkı oraya gitmez, onlar da buraya gelmez. Yol çatalından sağa giden dolmuşlara binecektin. Bana kalırsa sabahı bekle öyle çık git. Bir korku filminin içine tepeden inme girmiştim. Ama kararlıydım. Gözlerim adeta kararmıştı. Ürperti, korku en son noktasına yükselmişti. Kadının otoriter sesi, seçilmiş cümleleri karşısında dediğinin dışına çıkmamı engellemişti. Daha fazla soru sormama, fikir yürütmeme, düşüncemi söylememe cesaret etmeden dediğini yapmış kapının iç tarafındaki gösterdiği kerevitin üzerine oturmuştum. İçeri girip saf yünle dokunmuş battaniye ile bir yastıkla gelmişti. Yanıma koyup tekrar içeri girmiş daha sonra elinde bir elbiseyle birlikte geri gelmişti. Giyinmemi söyleyip tekrar dönmüştü. İçerden aç olup olmadığımı sordu. Bir şeyler yemem için mutfağa çağırdı. Yedikten sonra, sabah erken kaldıracağını söyleyip yatmaya geçti. Yattığı yerden yüksek sesle köyün yoluna götürebileceğini söylemişti.
Bluzumu çıkarıp verdiği basma elbiseyi üzerime geçirmiştim. Pantolonumu katlayarak sandalyenin üzerine koymuştum. Uyumamaya kararlıydım. Çantamdan cüzdanımı, kimliğimi çıkarıp atletimin iç tarafına belime yakın yere sıkıştırmıştım. Hem kilit, hem de süpürgeyle dış kapıyı kapatmasına karşın tarif edemediğim bir duygu ile açık kalan kapısına doğru baktım. Uzanmış, yorganla başını örtmüştü. Biraz daha bekledim. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Arada bir içim geçiyor dalıyordum. Uyuduğumu zannedip, ayağa kalkarak ışığı söndürdü. Odasından gelen ışık sönünce ben de battaniyeyi başıma çekip ayak sesinden ne yaptığını belli etmeden kapı aralığından bakıyordum. Tahta penceresini kapatıp tekrar yatağa girmişti. Uyumamaya halâ direniyordum. O bana güvenip evine almıştı. Ben niye telaş içinde olduğumu çözememiştim. Tıkırtıyla uyandığımda kapının kilidini açıyordu. Üzerini değiştirmişti. Kapıyı açtıktan sonra eğilip su doldurduğu sürahiyi eline alıp dışarı çıktı. Aşağı inişini oturduğum yerden takip edebiliyordum. Hiç arkasına bakmadan avluya indi. Evin sağ tarafındaki meyve bahçesine doğru yöneldi. Aceleyle ayağa kalktım. Bana gecelik yerine verdiği üzerime bol gelen dallı budaklı sıcak renkli elbiseyi çıkarıp kıyafetimi giydim. Odasına baktım; yatağını toplamıştı. Özenle verdiği elbiseyi katlayıp sandalyeye bıraktım. Yattığım yeri düzelttim. Katladığım battaniyenin üzerine kenarları kanaviçe nakışlı, uçları ince dantelli tek kişilik yastığı koyup oturdum. Sabahın ayazı açık kalan kapıdan içeri girmişti. Üşüyünce battaniyeyi tekrar açıp üzerime çektim. Bu kez yarı oturarak uyanmıştım.Uykuya yenik düşmüştüm. Omzuma dokunarak seslendiğinde kendime gelmiştim. Odasında yere sofra açarak kahvaltıyı hazırlamıştı. Elimi yüzümü yıkayıp kahvaltıya oturmuştum. ” Akşam geldiğimiz dolmuş ne zaman geri döner? “ “Köye gitmekten vazgeçtin herhalde.” “Vazgeçmedim, ama programım aksadı. Bu gün akşam dönmem lâzım. Yarın sabah işe gidecem. “Sen bana niye söylemedin ki bu sabah dolmuş gitti. Bu saate kadar ilçeye varmıştır. “ Diğer dolmuşlar hangi saatte gelecek?” “Tek dolmuş çalışır; sabah gider, akşam döner. Dolmuşun fazla gidip gelmesine ihtiyaç yok. İlçede akşam işten çıkanları, sabah alış verişe gidenleri, birkaç öğrenciyi alıp gelir. Bugün Pazar olduğu için fabrikalarda vardiyalı çalışanları götürdü. Bir de dersaneye giden öğrencileri... “Peki, hiç araba, traktör geçmez mi? “Akşama doğru traktör geçer hale sebze götürmek için. “ “ O köye nerden gidileceğini söylerseniz gidip rica ederim beni ilçeye bırakmalarını isterim.” “ Herkesin traktörü bahçesindedir. Hepsi de bağlı. Ürün toplanmadan köyden çıkamazlar. Bekleyeceksin. Ama yürürüm dersen köye git. Traktörler bu akşam değil de sabah gidecekler. Sağlık ocağından telefon eder işyerinden izin istersin. Pazartesi sabahı orda olursun. “Ben başka şehirden geldim. Nerden bakarsan otobüsle bir buçuk saat sürer. Sabah otobüsünü kaçırırsam trenle daha fazla sürer...” “Buradaki traktörler sabah ezanından önce yola koyulurlar. Hale erken giderler. Sabah yetişirsin. Bugün öğleye kadar bekleyelim ben de bahçede işimi yaparım. Sonra, köye doğru seni götürürüm. Gelmişken elin boş dönmesin.”
Yaşlı kadının tüm itirazına rağmen onunla bahçeye gitmiştim.
“Yolda yürümeye dayanır mısın? Nerden bakarsan bir saatini alır. Yol ıssız ama korkulacak bir şey yok. Arada bir bahçelerinde çalışanları görürsün. Onlarla da konuşursan yardımcı olurlar. Geniş yolu takip edersen köy karşına çıkar zaten.”
Kısa bir suskunluktan sonra, “Şansımı denemeliyim.” Diyerek kararlılığımı belirttim. Peki bu akşam geri dönersem evinde kalabilir miyim? “ “Tabi ki kalırsın, ama onlar da seni bırakmazlar. “
“Öyleyse haydi gidelim.” deyince yola koyulduk. Yaklaşık on dakika kadar birlikte yürüdük.
“Teyze, hakkını helal et.”
“Helal olsun, gene beklerim. Sevdim seni. Bir şey soracam; senin kimin kimsen yok mu?”
“Teyzeciğim, kimsem yok... Tek çocuğum; bir yaşımdayken babam ölmüştü. Lisedeyken de annemi kaybetmiştim. Anlayacağın bu dünyada tek başımayım, ama ...”
“Kızım, sormamak için sabrettim ama o köye niye gidiyorsun?”
“Teyze, söylemeye çekiniyorum. Bir çıkış yolu arıyorum. Bir aile olabilmek için yola çıktım. Doğrusunu istersen, altı yıl yolunu beklediğim sözlümden haber alamadım. Başına bir şey mi geldi, bilemiyorum. “
“Hanımsın, güzelsin, Allah korusun; başına kötü bir şey gelirse ailesi sana duyururdu. Kötü düşünme.”
Bir süre daha yürüdükten sonra, yoluma tek başıma devam etmiştim. Ağaçların arasında kendimi çok tuhaf bir dünyaya doğru yola koyuluyor bulmuştum. Bu ben miyim, neyin peşindeyim? Birden ortamın bana yabancı olmadığımı farkettim. Buraları daha önce görmüş gibiyim. Allahtan hava fazla sıcak değildi. Ağaç gölgelerinin olduğu yerde yavaşlıyor, soluklanıyordum. Yarım saat kadar yürüdükten sonra yol kenarında bulunan dağ taşlarının birinin üzerine oturdum. Acaba değer miydi? Sonra kendi kendime cevap verdim. “tedbiri ben alayım da “Keşke” demiyeyim.” Zamanla yarışa girmiştim. Dört aydır bu planı düşünmüş ama uygulama bu güneymiş. Dünyada tek başına kalma korkusu, bir duyguyu yapayalnızlık içinde yaşamak, hiç kimseye hesap verememe, bir bekliyenin olmaması... Bunu yaratmaya, bir yakın bulmaya aile edinmeye çalışıyordum. Hissettiğim tek duygu çabalarımın boşuna olacağı idi. Yorgunluğuma değerdi sonuçta “Keşke” gitseydim diyeceğimi “ Gitmiştim ama olmadı...” demek beni daha fazla rahatlatırdı. Ben ruh ikizimi bulmuştum ama.... Biliyor musun ilk kez kendimi yarım yeşil elmaya benzetmiştim. Diğer yarımı bulmaya çalışıyordum. “
- İyi de hepimizin telefonu sende var neden bu duygu boşluğunu bizimle paylaşmadın.
- Kimseyle konuşma cesaretim yoktu. Yaşım yirmiüç... Çaresizlik bana herkesi unutturdu. Girdaba karşı güçsüz kollarımla tek kürekle direniyordum. Olmadı işte o günleri “Keşke” bir arkadaşımı arasaydım diye düşündüğüm oldu. Ailenin tek çocuğuydum. Babam tayininden sonra buraya yerleşmişti. İkisi de burada gömülü. Annem de ailesinin tek çocuğu, amcam çocukluğumda yurtdışına çıkmıştı. O da ölmüştü. Çocuklarıyla da hiç tanışmadık. Anneleri de yabancıydı. Amcamın ölümünden sonra tümden burayla ilişkileri kesilmişti.
- Köye gidişinin bir anlamı oldu mu?
- Baştan hissediyordum. Olumlu düşünürsen olumlu gerçekleşir olaylar diye kendimi oyalıyordum. Yüzeysel olarak kendimi inandırmaya çalışıyordum.
- O gün sonra ne oldu?
- Uzaktan cami minaresini görünce kalbimin daha hızlı atışı devamlı dinlenmeme sebep oluyordu. Zaman kaybı diye düşünüyordum. Ayak tabanlarım resmen biber gibi yanıyordu. Terden sırıl sıklam olmuştum. Köyün ilk evine rastlamıştım. Göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Çocukluğunu düşündüm. Şimdi ben onun çocukluğunda koştuğu yerlere gelmiştim. Bu topraklara basmıştı. Geceleri yıldızları buradan seyretmişti.. Ağladım... Evde kimse yoktu. Biraz daha yürüdüm. Şaşkınlıktan donakalmıştım. her şeyiyle bu ev, sofasında yürüyen yaşlı kadın tek başına dolanıyor. Ben aşağıdayım, sofanın altından yürüyüşünü görüyordum. Evin yanında küçük bir kulübe etrafı taşlarla çevrilmiş o da boştu. Bir zamanlar kalabalık bir ailenin yaşamına tanıklık yapmış sessiz bir ev yaşlı kadınla aynı kaderi paylaşıyor. Her ikisinde yalnızlığın sessizliği yayılıyordu. Cesaret edip merdivene yanaştım. “Teyze” diye seslendim. Duymadı. Elimle merdivenin üzerine yerden aldığım bir taşla birkaç kez vurdum. Aşağı indi. Çakır gözlü güneş yanığı tenli yaşlıca kadın yanıma kendisinden beklenmeyen hızla yanıma indi. Kısa bir sohbetten sonra “Buraya tayin istemeye niyetim var; önce köyü bir göreyim diye geldim.” Deyince köyünün güzelliğini anlatmaya başladı. Yüzüme daha dikkatli bakınca “Sen yüklüsün değil mi?” diye soruverdi. Şaşırmıştım. Çekinerek “Evet” diyebildim. “Bir soluklan otur, dinlen... Burası çok iyi ayaklarımı uzatmam için bir sandalye daha getirdi. Bir şey içmek ister misin? Aç mısın? Arka arkaya soruyordu. Su istemiştim. Bir süre gözlerimi kapattım. O anda içim geçmişti. Son çocuğundan söz etmiş, evlendiğini anlatmıştı. Eşini illet diye adlandırdığı, sorumlu tuttuğu sigaradan kaybetmişti.
O konuşurken gözlerim ister istemez kayıyordu. Boş baktığımı anlamasını istemedim. Bir anda ölmek bana bir çıkış gibi gelmişti. Ama hakkım yoktu.. Sağlık ocağının yerini sorunca rahatsızlandığımdan korktu. Yerimden yavaşça kalkıp gitmiştim. Hemen tansiyonumu ölçtüler. Dinlenmem gerektiğini söylediler. Elimden geldiğince kendimle ilgili konuşmamaya çalışmıştım. Sağlık ocağının hemen yanındaki iki odalı lojmana geçtik. Hemşirenin gösterdiği divana uzandım. Kapının sesiyle uyandığımda hava kararmak üzereydi. Hemşire televizyonu açıp mutfağa geçti. Ben de arkasından gittim.
-“Bu gün köyden araba çıkar mı? “ “Pek çıkmaz, ama Allah korusun olağanüstü bir şey olursa çıkar. Çok şükür her şeye yetişiyoruz. En azından hastaneye yetiştirene kadar ilk yardımda bulunuyoruz. Yine de kahveye haber bırakırım, gidecek araba olursa sana da yer varsa götürürler.”
Öylesine derin uyumuştum ki, genç hemşirenin bu küçücük gıcırdayan kapılı lojman odasına girip yandaki divana yattığını fark etmemiştim bile... O gece gördüğüm düş beni ürkütmüştü... Daha önce hiç görmediğim tütün tarlasındaydım. Elimde her zaman göğsümde sakladığım resmi vardı. Kendisi diğer tarlanın sınırında karşımda duruyordu. Yanımda bir genç kız vardı. Ne ben karşıdaki tek hattı geçiyorum ne de kendisi aramızdaki kısacık hattı geçiyordu. Hafifçe yan durup göğsümden resmi çıkarıp baktım, resim solmuştu. Kendisine göstermeden tekrar göğsüme yerleştirmiş ve öylece kalmıştım. İnsanlar tek tek yok olmuştu. Karşımda hiç konuşmadan öylece duruyordu. O anda uyanmıştım. Tanrıya yalvardım. Hatalıydım. Mutlaka bir çözüm bulmam gerekiyordu. Dua ederek tekrar uykuya yenildim. Hemşirenin beni uyandırmaya çalışmasıyla kendime gelmiştim. Bazlamayla bir bardak sütü getirip hazırlanmamı söylemişti. Bir arabada yer olduğunu söylemişti. Hazırlanıp bazlamadan anca bir parça koparabilmiştim ki arabanın korna sesi ile irkildim. Aceleyle peçeteye sarıp vedalaşıp çıkmıştım. Benim dışımda üç kişi daha binmişti Arkadaki iki bayanın yanına iliştim. Hiç konuşmaya niyetim yoktu. Çok saçma ama kardeşimin arkadaşına bir emanet mektup getirdiğimi söylemiştim. Israrlı soruları karşısında başımın döndüğünü bahane ederek gözlerimi kapatıp başımı cama yaslamıştım. Arada bir uyukluyordum. İlçenin girişinde diğer üç yolcu inmişti. Hemşirenin beni otogara bırakmasını rica ettiğini söyleyip sahil yolundan yalı devam etmişti. “”Emanet getirdiğiniz kişi kimdi?” soruyu beklemiyordum. Bir an duraksadım. Kendimi toparlayıp “ Soyadını unuttum.” Deyivermiştim. Çantayı karıştırır gibi yapıp ismi söyledim. Hemen tanıyıverdi. “O zaman emaneti annesine veya abisine vermişsindir. Kendisi ayda yılda bir gelir. Yeni evlendi, artık hanımköylü olur, buraları da unutur. Boğazım düğümlenmişti. Tek başıma olmayı öylesine istiyordum ki...
“Kendi hep ilçede oturdu. Bir aydır tayini çıkmıştı. “
“ Kardeşim yurtdışında; telefonla irtibat kuramamıştı.”
“Ben buradaki herkesi tanırım. Dolmuşu kaçıranları arabayla götürüyorum. Tanımadığım kimse yok gibi...”
O, konuştukça içim kararıyor. “Sus be adam!” dememek için kendimi zor tutuyardum. Neyse ki garaja gelmiştik. Para almak istemedi, ısrar ettim. Dolmuşa verdiğim paranın dört katı kadar parayı koltuğa bırakıp yemin ettim çaresiz kalmıştı. Şehrime saat başı kalkan otobüse yöneldim. Çıkıp koltuklardan birine ilişmiştim. Kesinlikle kimseyle konuşmayacaktım. Gözlerimin akmasına engel olamıyordum. Hostesin ücretleri toplamasından sonra, yüzümü yola doğru çevirip gözlerimi kapatmıştım. Otobüs hareket edeli yarım saat olmuştu. Bir gün önceki çaresizliğimi düşündüm... Tanımadığım yerlerdeydim. Ne umutlarla yola çıkmıştım. Doğrusu yola çıkarken de içimde bir burukluk vardı. Yolculuk bir saat sürmüştü. En nihayet evime gelmiştim. Yüzümü yıkayıp hıçkıra hıçkıra ağladım. Telefona yönelmiştim. Tekrar aradım. Bu kez tayininin çıktığı yeri söylediler. Tam bir aydır ulaşmaya çalışıyordum. İlk kez bilgi veriliyordu. Tayininin çıktığı yeri aradım. Her şey öylesine çözülüyordu ki... karşımda buluvermiştim. “Tek bir şey sormak istiyorum.” Deyiverdim. “Açıklama yapmadan bunca gün niye sessiz kaldın?” “İnan çok ani oldu. İşlerim de yoğundu. Biliyorsun işimle ilgili beklentimi.” “Ben de bir konuda açıklama yapmak istiyorum, görüşelim. Zor durumdayım.”
“Evlendim”
“Ben tek kişi değilim, yüklüyüm” dediğim an telefonla bağlantı kesilmişti. Tekrar görüşmek için telefonu çevirdim. Çıktığını söylediler. İnan bu duruma nasıl geldiğimi hatırlayamıyorum. Hatırladığım tek şey arkadaşının evinde buluştuğumuz. Her şey yüzeyseldi.Böyle sonuçlanması imkansız gibi bir şeydi. Bedensel düzensizliğim çok olduğu için hemen farkına da varamamıştım. Daha sonra defalarca aramama karşın görüşememiştim... O da aramadı... Başımın çaresine bakmalıydım. Yok etmenin zamanı farkettiğimde bile çoktan geçmişti. Yıllık iznimi kullanmamıştım. Planımı yapmıştım. Elimden geldiğince beslenmeme dikkat edip kilo almamaya çalışmıştım. Doktor kontrolleri için komşu ile gidiyordum. Her şey yolundaydı. fark edilme korkusuyla herkesten önce işe gidip masada oturuyor, elimden geldiğince ayağa kalkmıyordum. Tüm yazışmaları arkadaşlarımdan alıp gönüllü olarak yapıyordum. Giyim tarzım sayesinde yedi ayı fark ettirmeden atlatmıştım. Sıkıntımı paylaşacak hiç kimse yoktu. Köye ilk gittiğimde evinde bir gece kaldığım yaşlı kadınla görüşmeyi planlamıştım. Bir Cuma günü öğleden sonra izin alıp yola çıktım. Karmakarışık duygular içindeydim. Otogarda otobüsten inip dolmuşa bindim. Tuhaf bir huzurla doluydum. Dolmuştan inip evin merdivenlerine yöneldim. Her şey öylesine yolunda gidiyordu ki... Seslenmemle kapıda belirmişti. Karşımda annemi görmüş gibi olmuştum. Sarılıp ağladım. Durumumu anlatmış bir çözüm yalı bulmaya çalışmıştım. Önerisini benimsemiştim. Bütün günü hemen hemen uyuyarak geçirmiştim. Geçecek bir vasıtanın yolunu gözlemeye başladık. Kısa bir bekleyişten sonra, bir araba sesi duyduk. Benden daha hızlı davranıp arabayı durdurdu. Ben otogara, o da planladığımız gibi oğlunun evine doğru gitmişti. Uyku çöküyordu. Otobüsün durmasıyla uyanıvermiştim. Evin kapısını henüz açmıştım ki telefon çalmaya başladı. Açtım. Kısa bir konuşma yaptıktan sonra gelinini telefona verdi. Olgun şefkat dolu bir sesi vardı. Benimle görüşmeyi istiyordu. Sevinçle kabul ettiğimi söyleyip kapatmıştım. Yaklaşık bir buçuk saat sonra anneleriyle birlikte evime gelmişlerdi. Yüzlerini görünce mutluluğum artmıştı. Geç saatlere kadar konuştuk. Planımızda anlaşmıştık. Bütün ısrarıma rağmen yine de gitmişlerdi.
Beni sık sık arıyorlardı. Sekizinci ayı da kimseye fark ettirmeden atlatmanın verdiği huzuru yaşıyordum. Her şey çok güzel gidiyor... Son muayeneye onlarla birlikte gitmiş, kendileriyle hafta sonunu geçirmiş, pazartesi sabahı Gelin beni arabayla işyerime getirmişti. Doğuma az kalmıştı. Günler tek sayıya düşünce yıllık izinlerimi kullanabilmem için dilekçe vermiş, arkadaşlarımın kış günlerinde kullanmamı isabetsiz bulmalarına karşın ayrılmıştım. Aynı günün akşamı beni götürmek için gelmişti.
Bebeğe hazırladıkları rüya gibi odayı görünce ağlayıverdim. Hiçbir eksiği kalmamıştı. Son iki ayını da hamile görüntüsüyle dolaşan Gelinle birlikte evden çıktık. Yağmur şiddetini artırmıştı. Denizle gökyüzü birleşmiş gibiydi. Göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Eşi, bizi doğum kliniğinde bekliyordu. Doğum odasına götürürlerken her ikisi de saçımı okşuyor, göz yaşlarımı siliyorlardı. Bebeğin sesini duyduğum an tüm ağrılarım bitmişti sanki... Önce bebeği, sonra beni odaya götürdüler... Doğum odasından çıkarken Anneyle oğlu beni kapıda bekliyorlardı. Sedyeyi yaşlı kadın durdurup alnımdan öptü. Dünyanın en mutlu insanıydım. Odaya girdiğimizde Gelin beşiğin başında bekliyordu. Hemşireler gidince yatağa girip bebekle birkaç poz resim çektirdi. Doktorların bebeği kontrolünden birkaç saat sonra çıkabileceğimizi söylemişlerdi. Gelin kucağında bebekle arabadan indi. Eşi elinden alıp kapıya yöneldi. Kendilerini karşılayan kapıcıya bahşiş verip içeri girdi. Koşarak asansörü çağırmıştı. Bana hazırladıkları odaya yerleşmiştim. Tüm izinlerimi hep süt vererek geçirmiştim. Anlaştığımız gibi yıllık iznim bitince benimle birlikte gelmişlerdi. Eşi her sabah erkenden kalkıp işine gidiyor, akşam çıkışta geliyordu. Öğlenleri hızla işten çıkıp eve gidiyor, emziriyordum. Mutluydum. Altı ayı geçtikten sonra bebekle birlikte yeni evlerine gitmişlerdi. Büyük bir boşluğu düşmüştüm. Tayinimi komşu ilçeye aldırmıştım. Anlayıp gösterdiler ilk önceleri... Evlerinin bir odasına geçici olarak yerleşmiştim. İşin açıkçası huzursuzdum. Bebekten kopup gitmek imkansızlaşmıştı. Birkaç gün sabredip küçük bir daireye yerleşmiştim. Yaptığımız anlaşmaya göre her ayın sonunda bana bir fotoğrafını veriyorlardı.
Birinci yaş gününde çok heyecanlanmıştım. Elim ayağım titriyordu. Hediyesini verirken sarılıp öptüm Çok mutluydu.
Bir gün tayinlerinin çıktığını söylemişlerdi. Aslında kendileri talep etmişti. Anlaşmayı bozacağımdan korkuyorlardı.
- Peki sen evlenmeyi hiç düşünmedin mi?
- Düşünecek durumda olmadım hiçbir zaman...
- Çocuğu görmeye gidiyordun mutlaka...
- Babaanneye resmini gönderiyorlardı. O da bana getiriyordu. Çok özlemiştim. Defalarca evine gidip yalvardım ama bulundukları yeri söylemedi. Birkaç kez telefonla işyerimden aratıp çocuğumun sesini duyurdular. İyiliği için katlanmamı istediler. Hiç aksatmadan resmini göndermeye devam ediyorlardı. Aramama karşın izlerine rastlamamıştım. Evimdeki doğum günü hediyemin sayısı beş olmuştu. Birkaç gün sonrası için altıncısını almıştım. Öğlenleri genellikle işyerimden dışarı çıkmayıp kutap okuyordum. Bir an yarı açık kapıda bir gölge belirip geri çekildi. Hallisinasyon gördüğümü sandım. Yine de yerimden kalktım. Çocuğum karşımda, annesiyle babası arkasında duruyordu. Sarılıp ağlamıştım. Onlar da ağlıyordu. “Neden?” diye soruverdim. Annesi “Korku, endişe...” diye yavaşça fısıldadı. “Büyükanneye gittiğini biliyorduk. Dayanamadık, geldik.” O gece bende kalmaları için adeta yalvarmıştım. Zorlukla kabul ettiler. Büyükanneyle birlikte kimseyi çağırmadan doğum gününü kutlamış bol bol resim çektirmiştik. Çocuk uyumuştu. Sohbet sırasında beni bir arkadaşlarıyla tanışmamı istediler, olumlu bakmadım. “Tek istediğim çocuğun yanında uyuyabilmek... Buna izin verirseniz dünyalar benim olur...” deyiverdim. Sabaha kadar kucağımda yatmıştı.
Onlar, çoktan uyanmıştı. Hep birlikte kahvaltı yaptıktan sonra gittiler... Çocuk için kesinlikle telaş etmeyeceğime dair söz aldılar. Resimler, büyükanne vefat edene kadar gelmeye devam etmişti. Çocuk oniki yaşına gelmişti. Fotoğraf albümlerini hemen her gece açıp bakıyordum. Ağlamayacaktım, söz vermiştim... Her yıl iki defa görüyordum. Bol bol resim çektirip hepsini alıyordum. Şüphe çekecek hiçbir duygu belirtisi göstermiyordum. Çok başarılı bir öğrenciydi... Annesinin bir arkadaşı olarak biliyordu. Lise mezuniyet törenine beni de çağırmışlardı. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Baba emekliye ayrılmış tekrar evlerine taşınmışlardı. Sık olmamak kaydıyla benimle görüşüyorlardı. Birkaç kez evlenmem için ısrar ettiler, hiç biriyle tanışmayı istemedim. En dürüst, en ilkeli en iyi eğitimi görmüş, parmakla gösterilen kişi beni hayal kırıklığına uğrattığına göre.... Evliliğin bana göre olmadığını söyledim.
- Ne olaylar yaşamışsın.... Halâ takip ediyorsundur... Şimdi ne yapıyor?
- İyi bir meslek sahibi, yakında evlenecek her ikisi de çalışıyor. Ben de emekli olalı üç yıl oldu, Yandaki büyük apartmanda daire aldılar, kendilerine yakın olmak için senin eve talip oldum.
- Duyduklarıma inanamıyorum, ne sabır sendeki ama... Peki, o şerefsizle hiç görüşmedin mi, merak edip sormadı mı bunca zaman?
- Tüm telefonlarını, adresini buldum. Birkaç kez numarayı çevirdim, sesini duyunca konuşmadan kapatmıştım. Böyle huzurluyum. Çocuğumun mutlu olması yeterli, gerçekleri bilmesine hakkı var ama düzenini bozmaya hakkı yok. İrtibatımız hiç kesilmedi. Şakayla karışık ben yalnızım; çocuğunuz olduğunda ben bakmaya talibim dedim. Bakalım, sağlığım elverdikçe bakarım. “ Bizim için büyük şans dediler.
- Kiraya verip nereye taşınacaksın?
- Üst kata taşınmayı düşünüyordum o da benim. Üst katın gürültüsünden bıktığım için, istersen sana orayı verebilirim. Ben de yorulmamış olurum. Araştırırsın, verilerin altında bir rakam belirle aylık olarak verirsin.
- Sevinirim...
- Mutlu sonla bitiş mi?
- Buruk bir mutluluk... Doğrusu günlerim yeşil yaprak geçmedi... Dinmeyen gözyaşım var, içimde sürekli akıtılan...
- Sen ne yaptın bunca zaman?
- Gerçek huzuru hayallerimde, düşlerimde yaşadım. An oldu; güneşli bir günde sağnak yağmurlar yağdırdım, an oldu; kapkara bulutları küçücük bir kanaryanın teleğiyle gönderiverdim atmosferden, an oldu gülüneceklere ağladım. Aklım takılı kalmış bilmem kaç yılında.... Bunca yaşanmışlıkları sığdırıyoruz birkaç cümleye... Benimki yitik bir yaşanmışlık, faydam oldu mu hiç kimseye diye düşünüyorum bazen... Sonra aklıma intiharın eşiğinden çevirdiğim arkadaşım aklıma geliyor... Onun mutluluğu... “ Demek ki bir insana faydam olmuş.” deyip kendi kendime gülümsüyorum. Albümde resmi yok o arkadaşımın. Bir süre birlikte okuyup ayrılmıştı. Sonradan öğrendiğime göre evlendirmekmiş okuldan ayırma sebepleri... Çok güzel bir yüzü vardı. Kız okula geldiğinde kimin yanına yaklaşsa hemen uzaklaşıyordu. Acıyordum. Arkadaş olmaya karar vermiştim. Aşı olduğumuz bir gün okuldan erken gönderilmiştik. Yol üstündeki evine girmem için ısrar etmişti. Bir yandan annemin kimsenin evine gitmemize izin vermemesi aklıma gelmişti. Küçük dar avlu kapısından içeri girdiğimde adeta şoka girmiştim. İki ev yan yanaydı. Biri pembe boyalı, demir pencereli, bembeyaz perdeleri rüzgarda camdan dışarı uçuşuyordu. Genç güzel bir kadın kapıda belirdi. “Bu benim yengem.” Diyene kadar kadın kapıyı kapatıp tekrar içeri girmişti bile... yan taraftaki eski sıvasız eve doğru yöneldik. Küçük bahçe kapısına kadar koyun gübresi yayılmıştı ahırdan dışarı...
- Diğer arkadaşlarımın eve gelmesini istemiyorum. Annem, babam hem farklı giyiniyor hem de farklı konuşuyor.” demişti.
Onların yöresel kıyafetleri kızı oldukça üzüyordu. Ansiklopedilerde görmüşsündür. Mezopotamya’da’ giyilen kıyafet tarzı.Aynen günümüze kadar değişmeden giyiyorlar. Tek fark kumaş fabrikadan kendileri dokunuyorlar. Konuşa konuşa dar on basamaklı merdivenden yattıkları yere çıkmıştık. Yatağını toplamış kitaplarını başucuna koyduğu tahta sebze sandığının üzerine özenle dizmişti.
Tek katlı evden biraz daha yüksek yapılmış olan ev içten tahtadan iki kat haline getirilmiş, hafifçe eğilerek yürüyorduk. Heyecanla anlatıyordu. Küçüklüğü önce çadırda, daha sonra da tahta barakada geçmişti. Şimdi sahip olduğu yeri büyük bir gururla gösteriyordu.
İkinci gün kızın yüzü gözü morarmış ve şiş gelmişti. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızıydı. Her gün yengesinden dayak yediğini söylemişti. Anne babası koyunları pazara götürmek için avludan dışarı çıkar çıkmaz kızı yanına çağırıp dövmüş. Bu kez dayak konusu hırsızlıkmış..... Defalarca yeminler etmiş, inandıramamış...
Yengesi okula çıkıp gelmiş öğretmenlerle konuşmuştu... Kız yengesini görünce okuldan çıkıp gitmişti... İkinci gün sınıfımızdan birkaç öğrenci velisi okula ellerinde poşetlerle gelmişti. Hepsini öğretmenin masasının üzerine bırakmışlardı. Öğretmen kızgınlıkla konuşuyordu onlarla... Meğer; kız yengesinin ne kadar beyaz iş, iğne oyası, danteli varsa çok az bir para ile satmış... Öğretmen çantasından para çıkarıp teker teker paralarını geri verirken söyleniyordu. “Bir tülbent parasına bir yatak örtüsü, bravo size....”
İki yıl sonra, yanında yaşlıca bir adamla çarşıda görmüştüm. Evlendirilmiş... Ayaküstü konuştuk, babası ölmüştü...”
Geceleri okuyor, gündüzleri çalışıyordum... İşyerinden bir arkadaş düzenlenen bir gece ile ilgili daveti bana vermişti... Ön tarafta oturuyordum. Sahneye çıkan sanatçı gözlerini benden ayırmıyordu... Dikkatli bakınca onun olduğunu fark etmiştim. Programı bitince üstünü değiştirip ritim saz çalan eşiyle yanıma gelmiş, sıkıca sarılmıştı. İşte böyle; her sayfa bir hayat, her hayat büyük bir mücadele... Nerden nereye... Henüz birkaç saat önce eski günleri anacak hiç kimse yokken şimdi..... Tanrı ikimizi de buluşturdu. Bir teklifim var, istersen bu akşam burada kal, yağmur da yağıyor.. Evde yapacak bir işin yoksa tabii...
Çık ta gel küçük kız, ama biraz büyümüş olarak.... Sohbet etmek istiyorum... Gecenin bu vaktinde hiçbir yerde tual bulamam... Arkadaşımın verdiği üç resmi birleştirip bir tablo yapacağım... Aklımda birleştirdim, boyalarım var ancak boş tualim yok... Küçük kız bak arkadaşım kalmadı, gitti.... Yine seninle baş başa kaldık....
Yıllarca, birkaç bileşik cümleyle yaşamın dar üstüvanesinde dolanıp dururken birden onun eşsiz, ışıltılı, her bakışta rengi değişen gözlerini fark ettim.
Her yansıma, her bir rengin geçişi onu da değiştiriyor ama ışıltısının parlaklığı, canlılığı eşsiz samimiyeti değişmiyordu. Neşeli gülgen...
Her anı neşeli geçen zamanın ardında sürüklenip gelen hüzün.... Güneşin karşı duvardan içeriye yansımasıyla, bu neşe dolu ışıltılar, yavaş yavaş hüzün dolarak diğerlerini tek tek birkaç saniye içinde etkisi altına aldı. Dönüp bakamaz oldum. Bir kez daha başımı kaldırıp baktım. Avize’nin, krital ışıltılardan adeta gözyaşı damlayıp ahşap tabanın üzerine birikiyordu... Dünyam bu oda oldu.... Hadi seni bekliyorum küçük kız.... Geçen gün bir mezuniyet törenine gitmiştim komşumun çocuğuyla.... Salonun dışında beyaz saç dipleri uzamış rastgele giyimli bir kadın çocuklara bakıp ağlıyordu. Birden balo kıyafetleri ile mezuniyete gelen kızlarla, tiril tiril giyimli onbeş yaşlarındaki oğlan çocukları etrafını sardılar. Ne oluyor demeye kalmadan, anneyle çocuklar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamışlardı.... Kadının yanına daha sonra öğrendiğime göre eşi gelince; biraz daha bekleyip, çıkıp gitmişlerdi... Çocuklar, hüzünle karışık balo salonundaki yerlerine dönmüşlerdi... Bir süre sonra üzüntülü atmosfer gitmiş, iki kız çocuğu hariç bütün çocuklar pistte dans ediyorlardı.... Yan yana masalardaydık... “ Bütün sesiyle yardım istediğini bütün apartmandakiler duydukları halde, hiç biri sesin geldiği yöne bakmamıştı. Biri çıkıp baksaydı, serseri öldüremezdi; o da şimdi aramızda olurdu...” Beni çok etkilemişti.... Aklıma öğretmenin sınıfta aşağılayan sözüne dayanamayarak intihara teşebbüs eden arkadaşımız aklıma geldi... Öğretmen oralı bile olmadığı gibi çocuğu da suçlamıştı... Lise son sınıfta olan kızın bütün suçu, rengi açık olan kirpiklerine belli belirsiz rimel sürmesiydi.. Yol boyunca arkadaşına, “ Neden bana otobana çık, okula gelme, senin yerin orası” dedikten sonra, gece yarısı üç katlı evinin damından aşağıya atmıştı kendini... Aylar süren yoğun bakım... Bir şeyler ters gidiyor...
Artık küçük kız demek istemiyorum; büyümüşsün... Üzerine çok sevdiğim elbisenle gelmişsin, Yıllarca saklamıştım, sonra ne oldu bilmiyorum.... Yeşil, en sevdiğim renk... Bendeki hüzün sana mı yansıyor ne? Geç vakit oldu ama beni kırmayıp çıkıp geldin, isteğimi kırmadın.... Giydiğin bu elbiseyle Carol BAKER’a benzettiklerinde çok hoşuma gitmişti.. Zaman çok çabuk geçiyor, henüz dün gibi ben onu giymiştim... Şimdi ise sen derinden gelerek....
Üç seçeneğim var; ya yeni başladığım tuali bozup arkadaşımın istediği tabloyu yapacağım ya seninle birlikte sahile ineceğim ya da uyumaya çalışacağım... Oysa canım hiç birini yapmak istemiyor.... Sabahı beklesem mi, yoksa uzak bir yerlere mi çıkıp gitsem... Bu kadar bağımsız olmak doğrusu rahatsız etmeye başladı... Yaşım ilerledi de ondan mı bu yalnızlık korkusu.... Gece biteceğe de benzemiyor... Gölgeler, beynime daha fazla hükmetmeye başladı son günlerde... Korku gittikçe büyüyor içimde... Son günlerde yavaş yavaş başkalarına imrenme duygum artmaya başladı... Yaşamın gri rengi zaman zaman karşıma çıkardı da, güneşin kızıl rengini karartacak kadar değildi.... Ne oldu yedi renk hareli dağlarıma.... Ne oldu etrafımdaki kalabalığa... İçtenliğim, sır paylaşmalar, sakinleştirmeler, başkalarına çözüm bulmalarım yavaş yavaş yalnızlığın etkisiyle öfkeye, hınca dönüşüyor galiba....
Gel beni dinle, bir daha da karşıma çıkma... Git.... İkindileri yaşıyorum, engelleyemediğim öfkem, duygusallığım bundandır...Güneşin doğuşu ile noktalanan çemberin üzerinde yıllarca tek başıma durmadan aynı mesafedeki iz bırakmayan kiracı adımlarımla yürüdüm... Çember üzerindeki bu yol tüketti beni....
Birden ayağa kalkarak; şovalesindeki resmin karşısına geçip, oval ahşap palete yağlı boyaları sıkar...