- Kategori
- İlişkiler
Platonik aşk...

Platonik kelimesi sözlükte "Gerçekte var olmayan, düşte kalan, hep öyle kalması istenilen" anlamında olduğu belirtilmektedir. Platonik aşk adını ünlü düşünür Platon'dan alır. Platonik aşkta, her şey duygusal ve ruhsal düzlemde olur. Platonik aşkın aslında daha derin anlamları olmasına rağmen bizde genelde karşılığı olmayan, karşılığı sorgulanmayan aşk anlamında kullanılmaktadır.
Ergenlik yaşlarında insanlar daha çok kendilerinden büyük kişilere ilgi duyarlar. Örneğin ben orta okuldayken Türkçe öğretmenime aşık olmuştum. Sadece ben değil, bir çok arkadaşım öğretmenliğe yeni başlayan o genç kıza platonik aşk duymuştu. Hani “Hababam sınıfı” filmindeki Semra hocaya aşık olan sınıf gibi…. Derste anlattıkları değil, de hareketleri dikkatimizi çekiyordu. Daha sonraki yıllarda da, arkadaşlar kendi aramızda çevremizdeki kızları kendi aramızda paylaşırdık, kızların haberi olmadan. Şu seninki, bu benimki diye. El ele gezdiğimiz kızlar da oldu, ama onlar platonik sınıfına girmiyordu. Kızın elini tutmak veya yanağından öpmek büyük bir aşama sayılıyordu.
Yaşlar ilerledikçe önce kendi yaşıtlarımız, daha sonra da bizden yaşça küçük olanlara karşı ilgimiz artmaya başladı. Şu anda bile aramızda öyle hemcinslerimiz var ki, günümüzde kızlarından ufak kişilerle beraber olabiliyorlar. Örneğin ünlü müteahhit Ali Ağaoğlu gibi. Eee insan o kadar yakışıklı olursa, her türlü kızı elde eder. Değil mi?
Ama diğer taraftan babası yaşındaki kişilere ilgi duyan kızlar da yok değil. Özellikle kurumlar içerisinde amirlerine duyulan hayranlıklar bazen platonik aşka dönüşebiliyor. Bazıları ilgilerini belli edip, söylerken, bazıları da bu duygularını kendi içlerinde yaşıyorlar.
Şimdi, böyle bir konuyu yazmak nereden aklıma geldi derseniz anlatayım:
Zaman zaman, uzun süredir giymediğimiz giysilerimizi elden geçirip, onları özellikle Doğu Anadolu’da yaşayan ihtiyacı olan kişilere göndeririz. Bankada çalışırken, yaz kış demeden ceket, kravat takmak zorunda olduğumdan, emekli olduktan sonra daha çok spor kıyafetleri tercih etmeye başlamıştım. Dün yine göndereceğimiz elbiseleri elden geçirirken, belki de 10 yıldır giymediğim ve bu güne kadar vermeye kıyamadığım lacivert takım elbisemin ceketinin sol cebinden bir kağıt çıktı. Kağıt da şunlar yazılıydı.
“Gözlerim kör olsa da, görmesem seni. Hafızam kaybolsa bilmesem seni. Hiç kimse tanımaz olsa da beni, kendimi unutur, yine de unutmam seni…..”
Kağıdı eşime de gösterdim. Bunu sen mi cebime koydun? Dedim. “Yoo. Gizli bir hayranın koymuş olmalı”. Dedi. Zaten yazı da eşimin yazısı değildi. Aslında kağıt, arkasında yapışkan olan bir sticker’dı. Ağız alışkanlığından öyle diyorum aslında poşetlerin üzerine yapıştırılan bir etiket demem gerekiyor.
Bundan 10 yıl önce ben en son bu takımı nerede giymiştim? diye düşünmeye başladım. Bankadan emekli olduktan sonra o dönemler iki yakın akrabamla birlikte bir tekstil ihracat şirketi kurmuştuk. Hollanda’ya ihracat yapıyorduk. O dönemde ben mali işler ve ihracat işlerine bakmam gerekirken, her işe de bulaşmıştım. Mal göndereceğimiz gün, çalışanlarla birlikte paket bile yapmaya başlamıştık. Bazen sabahlara kadar çalışarak ihracat malını yetiştirmeye çalışıyorduk. Bu işlerimiz Çin tekstil işine girene kadar devam etti. Çin işin içine girince, bizim maliyetimiz onların satış fiyatının üzerine çıkınca bir dönem sonra bu işi bıraktık. Tekstil işinde çalışan elemanların çoğu da genç kızlardı ve çoğu da kızım yaşındaydı.. Ve personel sirkülasyonu o kadar fazlaydı ki, eleman girişlerini çıkışlarını ancak kontrol edebiliyorduk. Çalışma hayatımda her zaman yanımda çalışan personele değer veren bir kişiliğim olduğu için, tahsili ne olursa olsun, hepsine iyi niyetle yaklaşır ve yardımcı olurdum. Bu durum da bazen yanlış anlamalara neden olurdu.
Sonuç olarak çalışırken, portmantoya asmış olduğum ceketimin cebine birisi o kağıdı koymuştu. Kim olduğunu bilmeme imkan yok da, 10 yıl sonra bu kağıdı bulunca içimden böyle bir yazı yazmak geldi. Kağıdın fotoğrafını çekip, yandaki fotoğrafta da paylaştım. Umarım onu yazan kişi yaşamında mutlu olmuştur.