Rezzanı'ın düşü (2) / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
 

Rezzanı'ın düşü (2)

Rezzanı'ın düşü (2)
 

"Ulan geri zekalı kadın, çabuk rakımı getir!"


REZZAN’IN DÜŞÜ (2)

“ Geri zekâlı kadın! Geri zekâlı kadın! Hep senin yüzünden oldu. Çabuk eve, ben sana evde göstereceğim, vurmak nasıl olurmuş, sen görürsün!” Rezzan

“ Geri zekâlı Bekir! Geri zekâlı Bekir!” sözcüklerini, masa başında, bilgisayarın enerjisiyle tekrarlamaya başladığında, rüyasından uyanmanın uyuşukluğu yüzündeki buruşuklardan belli olmuştu. Kemiklerinin sızlamasını ayağa kalkıp, odanın içini dolaşmakla ancak çözebildi. Kendine geldiğinde, içeriden gelen horlama sesinin son bulmasını, sinirce, yatak odasının kapısını çekmekte buldu. Bilgisayar’ın başına tekrar geldiğinde, sözcüklerin akışını üst ok işareti ile tekrar okumaya devam etti…

“ Ulan geri zekâlı kadın, çabuk rakımı getir!” sözcüğü ile tekrar tanıştı. Hızla, dişlerini sıkarak mutfağa yöneldi. Mırıldanmalarla, “ zıkkım iç emi, boğazında kalır inşallah, buna can mı dayanır bee!” haykırışları dökülüyordu, buzdolabını açtığında, yıllarını elinden alan, zıkkım dediği içkiyle göz gözeydi… Titrek elleriyle isteksizce alıp, zoraki adımlarla kocasına yöneldi. Dünden kalan yarım şişe rakıyı uzattığında, kocasının uyuşuk kızarmış yüzünü nefretle seyretti. Bekir’in umurunda bile değildi, sımsıkı sarılmıştı rakısına. “ Çekil !... Çekil önümden!” sert sesle, Rezzan yerine geçti. Rakı yeniden dökülüyordu yorgun bardağa gecenin ilerleyen saatlerinde. Azalan mezesini tazelemesini istediğinde emri hemen yerine getirildi. Bekir, içtikçe içiyordu doyumsuzca, hem de bir dikişte. Alkol bile nefret etmişti damarlarında. Benliğini iyiden iyiye yitirdiğinde, odanın sıcaklığına teslim olmak üzereydi. Oturduğu yerden uyuklamaya çalıştı. Sıkıntı bedenini bırakmıyor, terletiyordu. Çenesinin oynaklığındaki damarları boynunda bir gidip, bir geliyordu. “ Aç! Aç!” dediğinde, kadın ne demek istediğini anlamış, adımlarını pencereye yöneltip, ardına kadar açmıştı. Doğrulmak istediğinde beceremedi. Karısının yardımı ile ancak tuvalete gidebildi. Rezzan, sigarasını yakıp, kendini pencerenin önüne bırakıp, karşı evleri seyretti. Işıl ışıl gördü. Kocalarının kollarındaki kadınları hayal etti. Saatler ilerledikçe karşı pencerelerin ışıkları yavaşça sönüp tıpkı yüreği gibi karanlığa gömülüyordu. Sevgi dolu, sımsıcak yatakları düşledi. Tuvaletin kapısı sertçe kapandığında irkildi. Son zamanlarda, en ufak hareketlerden bile korkar olmuştu. Kocasının sallanarak yatak odasının yolunu tutmasına çok sevindi. Bir süre alkol kokusunun yığınlığındaki salonun pencere kıyıcığına oturup, uzakları seyretti… Ayın, yansıyan aydınlığındaki sertliğine aldırış etmedi. Genç kızlığını düşündü, İlk kez tanıştığı ve içki alışkanlığını gizleyen kocasını o zamanlar çok beğenmişti. Babasının tutuculuğuna karşın yine de kaçamak sinemaya gidişlerini, kocasının içtiğini ilk günler anlamamanın üzüntüsünü hala içinde sakladı. Ankara’nın Kaleiçi mahallesinin uygarlığına bıraktığında, henüz üzerinde soğuyan gelinliği ile kaynanası, demoklasinin kılıcı gibi hep tepesindeydi. Kocasının başında olmadığı zamanlarda nasıl da ezmeye çalışıyordu, bir hizmetçi gibi koşuşturuyordu evin darlığında. Bir türlü anlatamıyordu yapılanları. Kocasına bir anlatsa, biliyordu koruyacağını. Hamile kaldığında, kaynanasının evinde tartışmalarında ardı arkası kesilmiyordu. Yeni eşyalar alınmıştı kocasının az maaşına karşın. Artık bıçak kemiğe dayanmış, her an ayrılık bekleniyordu. Eşyalar, bir pazar gününün rahatlığı ve serinliğinde kapının önüne koyuluvermişti. Evin darlığı bahaneydi geçimsizlik ise gizlenmişti. Ev aradılar Ankara’nın sokaklarında, köhne bir ev bulunmuştu maaşının dengesinde. Bodrum, basık ve rutubetli ve havasız bir evdi ama şimdilik en azından huzurluydular. Fare tıkırtıları, uykuya zor daldırdı gecelerin sessizliğine. Ekonomi o zamanlarda sıkıştırıyor, alınan üç kuruşluk maaş yetmiyordu. Kocasına destek ve en önemlisi de üretken olmak, kocasının yükünü sırtından almak tüm çabasıydı. Karanlıkta noktalanmıştı ela gözlerinin güzelliği, karşılarda, tek bir odanın ışığı yanmıyordu. Boşluktu her şey. İniltiler gelen yatak odasına kulak verdiğinde gözyaşları dudak kenarına inmeden donmuştu. Salonun ışığını karanlığa teslim edip, yatak odasına isteksizce yürüdü. Yine zor bir geceyle karşı karşıyaydı. Kocası çaprazdı yatakta, usulca ayaklarını tutup, kuvvetsizliği ile düzeltmeye çalıştı. Kocası uyanmamıştı bile, soyunmaya başladığında, odanın meyhane loşluğu veren kokusunu içine çektiğinde, başının döndüğünü duyumsadı. Sessiz yatmazdı kocası, bir vapurun çığlığını andırıyordu çoğu kez. Uzun uzadıya gecelere, horlamalar yüzünden dalamaz, çoğu kez de, uyur gibi olduğunda, sabah ezanının hüzünlü sesiyle uyanıp, gözlerini karanlığın boşluğuna dikerek, yalvarmaya başladı. Stres vücudunu rahat bırakmıyor, midesine şelale gibi asit salgılayıp, bir balon gibi şişiriyor, kalbi ve sistemini paramparça yapıyordu. Acıyı gizleyemedi, kıvrandı, kıvrandı…

Sabah güneşinin huzmeleri, pencereden içeri dalmaya başladığında, Rezzan, yatağında doğrulup, uzunca esnedi. Beyni karmakarışık ve pusluydu. Çapaklı şişkin ve yorgun gözleriyle esnerken giyinmeye devam etti. Kocasına baktığında, ‘yazık’ dercesine yukarıdan ayak parmaklarına doğru süzdü. Çok çirkin ve kâbuslu geçen gecenin uzunluğunu düşündü. Kocasının da gözlerini açıp, yatağın içindeki kıvrılmalarını makyaj aynasının yansımasından sinirlice izledi. Bekir’in çatal bir sesle, “ Günaydın!” nezaketine, geceler boyu yaptıkları aklına geldiğinde, yanıt vermedi. Sedat, karısının her sabah sinirli olduğunu biliyordu. Sabahları sanki kişilikleri ters düz olmuştu. Rezzan, kahvaltı hazırlamak için dağınık mutfağa yöneldiğinde, çocuğu da okul için hazırlanmıştı. Annesinin ulu orta hazırladığı kahvaltıyı acelece yemeğe çalıştı. Çayının son yudumunu da çekip, ayakkabılarını özenle bağladığında, huzura atmanın rahatlığını hissetti. Annesi ve babası evin içinde hala gergin ve huzursuzca patlamaya hazır birer bombaydılar…

“ Kusura bakma hayatım, inan ki hiçbir şey hatırlamıyorum.”

“ … “

“ Ne bu havan bee! İnsan iki laf konuşur! Bırakacağız işte.”

“ … ? “

Ev huzurluydu artık, sorunlarını dışa vurmanın rahatlığı vardı. Haki renkli, rütbesiz askerin süreceği uzun servis otobüsü hazırdı. Şehrin havası puslu ve gizemli sisten görünmüyordu. Caddeler, sokaklar gidildi kalabalıklardan, şehrin gürültüsü, matkap gibi beynini deliyordu Rezzan’ın, üstelik kesim makasının gürültüsüne bile tahammülü kalmadan katlanıyordu. Niçin çalışıyordu? Tüm huzursuzluğun karşılığı mıydı bütün bunlar? Uykusuz gecelerden geriye kalan neydi? Kırışmakta yüz tutan yüzünde çizgiler öbek öbek dert doluydu. Yaptığı fondöten ağırlıklı makyajı bile gizleyemiyordu ezilmişliğini, bakımsızlığını ve en kötüsü de ölmüşlüğünü… <ı>( Devam edecek)

<ı>

<ı>

<ı>2003- Bursa Ertuğrul ERDOĞAN

 
Toplam blog
: 300
: 466
Kayıt tarihi
: 06.05.08
 
 

Ertuğrul Erdoğan, 1958 yılının sonbaharında Ankara'da doğdu. 1968 -1980 yılları arasında babasını..