- Kategori
- Mizah
Sabrinin müşterileri

Müşterilerin sırrı!
Eşimin benden gizli biriktirdiği üç beş kuruşun üzerine iki de bileziğini de satarak ekledikten sonra tatile çıktık ya, geldiğimiz küçük kıyı kasabasında ucuzundan bir pansiyon bulduk. Yarım saat gibi kısacık bir zamanda ve 35 derece sıcakta yürüyerek pansiyondan denize ulaşıyorsunuz. Böylece hem spor yapmış hem de denize ulaşmış oluyorsunuz ama ulaştığınız yerde denize girilemiyor. Ya teknelere binip ya da kara yolundan minibüslerle çevre koylara gitmek zorundasınız. O gün pansiyona geç saatte yerleştiğimiz için biraz dinlendikten sonra akşamüzeri gezintiye çıktık. Hem çevreyi tanıyoruz hem de yemek yiyeceğimiz kesemize göre bir lokanta arıyoruz. Lokanta dediysem sözün gelişi, lokanta mokanta yok tabii. Her taraf restoran, restorant, restorante... Arada barlar, cafeler...
Restoranların önünde yiyecek içecekleri gösteren tabelaları var, var da sadece yiyecek içecek listesi var karşılarında fiyat haneleri boş. Kiminde fiyatları da yazmışlar ama o restaurantlara girmesine girer, yemesine yer, içmesine içersiniz de o fiyatlarla hesabı ödedikten sonra ertesi gün tatil biter ve siz arkanıza bakmadan İstanbul’a dönersiniz. Derken o cafcaflı restoranlar arasına kısılıp kalmış, sade, gösterişsiz ama temiz görünümlü bir lokanta gördük. Aslında tabelasında lokanta yazmıyor ama restoran da yazmıyor. “Sabri’nin Yeri.” Girişin hemen önünde yeme içme listesi ve fiyatlar var, üstelik fiyatlar gayet makul de masalar nedense bomboş. Herkes sağdaki soldaki cafcaflı restoranlara doluşmuş.
Karımla birbirimize baktık, girdik oturduk bir masaya. Bir masada tek başına oturan, belli ki oranın yerlisi bir köy çocuğu Sabri hemen yanımıza seğirtti “Hoş geldiniz!” diyerek. Bir iki zeytinyağlı, ortaya bir salata ile birer ızgara söyledik, hanım bir bira içti ben iki duble rakı... Doğrusu ya yediklerimiz öyle lezzetli idi ki içimize kurt düştü, acaba kapı önündeki tabelada yazılı fiyatlar geçerli mi diye.
Hesabı beklerken hanımın kahvesi geldi benim bir bardak çayım, bu arada benim aklım hesapta. Derken hesap geldi ve gerçekten de kapı önündeki fiyatlar gerçekmiş! Bir “Oh!” çektikten sonra önce masaları dolu restoranlara baktım, sonra da Sabri’nin boş masalarına ve elimdeki hesap pusulasına... Bakışımdan anlamış gibi “Abi” dedi Sabri “Bizim millet lüks yerleri seviyor, benim burası gösterişsiz ya, dönüp bakan yok.” “Yahu” dedim “Olur mu? Sade yerleri sevenler de var.”
O günden sonra her gün tam bir hafta Sabrinin Yeri’nde doyurduk karnımızı ve Sabri’yle de dost olduk. Zaten doğru dürüst müşterisi yok, gelip oturuyor masaya bol bol sohbet ediyoruz. Bizim siparişlerimizden başka kendisi “Şundan da tadın, bundan da tadın” diyerek bize ikramlarda bulunuyor, öyle de tok gözlü. Tatil bitip İstanbul’a döneceğimiz son akşam telefonlarımızı verdik birbirimize, gelecek sene tekrar görüşmek üzere sözleştik, sarılıp öpüşüp ayrıldık.
Geçen akşamüzeri aklıma düştü, Sabri’yi bir arayayım dedim bakalım ne var ne yok. Telefonunu uzun uzun çaldırdıktan sonra açtı ve “Merhaba” bile demeden nefes nefese “Abi, ben seni biraz sonra arayacağım” deyip kapattı. Allah Allah! Bir meraklandım, yahu bir sorun mu var? Merak içinde arasın diye beklemekteyim. Biraz sonra dediği, aradan iki saat geçtikten sonra aradı. “Kusura bakma Remzi abi” dedi “Müşterilere servis yetiştirmeye çalışıyordum. İki de garson aldım ama yine de koştura koştura ancak yetişebiliyoruz.”
Ben şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemediğimden epeyce suskun kalmış olacağım ki “Remzi abi orada mısın?” diye merakla sordu Sabri. Neden sonra “Evet” diyebildim. “Yahu Sabri doğrusu ya çok şaşırdım. Yanlış anlama müşterilerinin artmasına çok sevindim tabii ama nasıl oldu bu? Sen de mi cafcaflı masalarla, örtülerle, dekorla döşedin lokantanı?” Telefonda bir kahkaha attı Sabri “Yok be abi!” “Eee? Pekiyi nasıl oldu da işler birden açıldı?” “Müşterinin sırrını öğrendim abi” dedi Sabri. “Geçen gün özel yatla gelen bir bey buradan geçerken durdu, boş masalara baktı, sonra yanındakilerle birlikte -iki masayı birleştirdik- benim burada oturdular. Abi masaları bir donattım, yalansız bizim köy doyar. Ayıptır söylemesi verdiği bahşişle bile bir aile bende bir hafta boyunca karnını doyurur.”
“Kimmiş, ne iş yaparmış?” diye araya girerek sordum. “Vallahi Remzi ağabeyciğim utandım, haddimi aşmak olur, ayıp olur diye soramadım ama adam bu işleri biliyor. Beni yanına çağırıp lokantayı her gün müşteriyle doldurmak isteyip istemediğimi sordu. Kim istemez! ‘Getir öyleyse dükkânın önündeki şu fiyat listesini’ dedi. Aldı eline kalın siyah ispirtolu kalemi, bütün fiyatları düzeltti teker teker, ikiye katladı. Altı liraysa üzerini çizdi on iki lira yazdı. On liraysa yirmi lira. “Sakın” dedi “Bunu silme. Ben yatla dönüşte 15 gün sonra tekrar uğrayacağım, eğer bu işe yaramaz da müşteri gelmezse on beş gün yemiş içmiş gibi sana ödeme yapacağım.’
Abiciğim ben o listeyi temize çektim koydum dükkânın önüne, ertesi gün öğle saatlerinden itibaren müşteriler akın etti. Her gün masalar tıklım tıklım. On beş gün sonra o bey –adı Feyyaz imiş- gerçekten uğradı. Bana gülerek ‘Nasıl?’ dedi “Haksız mıymışım?’ Meğer müşterinin sırrı neymiş biliyor musun Remzi abi, müşteri nerede fiyatlar yüksekse oraya otururmuş. Feyyaz Bey yanındakilerle bana bunun nedenini de uzun uzun açıkladı ama benim kafam o kadar basmıyor, pek anlamadım. Nedenini boş ver abi, dükkân hiç boş kalmıyor ya ben ona bakarım”
Ben şaşkın şaşkın dinlerken araya yine bir suskunluk girmiş olmalı ki “Remzi abi” dedi Sabri “Sen hiç meraklanma, sana hesaplar eski fiyattan. Sen yeter ki gene gel!” Ardından bir kahkaha patlattı ”Sen müşteri sayılmazsın...”