Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '22

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
33
 

Şeytanın dostları (!)

BİR EZGİ, adamın saçlarının arasından notalarını dolaştırarak mı geçiyor yoksa sinsi, zehirli bir duman çevresini karartarak mı geziniyordu… Bunu önce algılayamadı ancak kokladığında dumanların da cellada dönüştüğünü gördü! Karşıdan hızla gelen büyük bir taşa hedef olunca, kanlı taş parçaları yükselen dumanlara karıştı. Çevreyi dinledi can acısıyla. Sıkışan havanın her zaman yarattığı müzikten bu kez bir ağıt / ezgi doğmuştu! Ağız mızıkasına üflenen öksüz bir ezgi. Dışarıdaki ölümcül uğultunun eşliğinde her yandan, “Şeytanları, kafirleri arayan” o taşlar çıkıyordu. Zıplaya zıplaya. Çarpa çarpa. Bakışları, yaşlı göz çukurlarına düşüp, zehirli dumanlarda yüzdü. Çabasıyla; titrek bakışlarının yeniden yerleştiği gözlerini açtı…Ve “o”nu gördü. Kolona yaslanmış, dizleri bükük, oturmuştu. Genç bir adam. “İs” ten kapkara ve bitkin görünüyordu. Çoğu insan nefes alamazken, sayılı yaşam soluklarını o, bir mızıkayla, tükenen umutlara yeniden hayat vermek için harcamaktaydı. Azalan beklentileriyle çırpınan diğer canlara ‘son bir dostluk’ destek için. Yalnızca çalıyordu! Hepsi işitmeli, güç almalıydı.

“DOĞARKEN BU HALE GELDİK! ACI ÇEKMEK VE İNSAN KADERİ BİRBİRİNİ TAMAMLAR" 

MIZIKADAN süzülen incecik notalar, yaşama atılan kalın birer umut kemendiydi. Dumanların arasından süzülerek kanı çekilen, paniklemiş insanların yüreklerini saracaktı. Sadece çalıyordu! Duru gözyaşları, artık onun olmayan isli yüzünde tertemiz, yol yol çizgiler çizerek yanaklarından, çene altından boynuna süzüldü. Ağlamıyordu. Hayır! Kara dumanlı yazgısı öfkelendikçe; ürettiği ezgisi de o denli devleşmeliydi Durmadan çalıyordu. Hatta kimbilir, gerekiyorsa da ölümüne! kilometrelerce film şeridi, ‘iç bakış’larından kare kare geçti. Doğduğu köy, kuzuları olduğu ana-babası, üç büyüğü ve bir küçüğü; toplam dört can kardeşi. Gece; arkadaşları ile yürürken birden tırmanmaya başladığı o direk. “Kale” de şeytan taşlaması, bir ara yaptığı musluk tamirciliğinde zor günler. Rol kestiği kısa metrajlı, ödüllü filmi ‘Büyük Simbad’! Hepsi birbirinin peşine takılıp gözlerinin ‘içini’ aydınlattı. “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” ve yanında; tek rakı ile ayran, maydanoz! 2’nci Temmuz sıcağına yol veren açık ve kırık camlardan kabuslar çullandı koridorlara. Dumandan önce, dışarıdaki iç kaldıran sesler boğacaktı onları.

'TEK AHLAKSIZLIK, İNSANIN YAPMASI GEREKENİ, YAPMASI GEREKEN ZAMAN YAPMAMASIDIR" / J. ANOUİLH 

ÇIĞLIKLARLA yapıya fırlatılan yüzlerce taş! “Aydınlığa atılmış karanlık taşlar.” Evrenin yapımında kullanılan taşlar. ‘İlk insan’ın yontarak, cilalayarak, biçim vererek, ‘insanlığı’ geliştirmek adına, çaba harcadığı o taşlar! '20’nci Yüzyıl'ın bitimine yedi kala yön değiştirmişlerdi. Sonra, park etmiş bir aracın ters yüz edilmesiyle oluşan dev meşale! Deposundan sızan benzinin, alev alıp metrelerce yükselişi. Ve aynı alevlerin kızıl dillerini çıkararak kalın kırmızı perdeleri iştahla yalaması. Sigortaları çoktan patlamış yapı, ziftten bir siluetti. Tedirgin kent ise bütün ışıklarını yakmış, felaketin doğum sancılarının sonlanmasını bekliyordu sanki. Yerde sürünen bir takvimin kıvrılmış “isli” yaprağı ise “o gün” ü güncelliyordu. Yaşamda kalan bir konuk; kente geldiklerinde tuhaf görünümlü birisinden söz edecekti. “ Sizi yakacaklar. Şeytanlar!” gibi bir şeyler mırıldandığını, ancak üzerinde durmadıklarını anlatacaktı. İçeridekiler çarşaflara gereksinim duymuşlardı. Koparttıkları küçük parçaları ıslatıp ağız ve burunlarına kapattılar. Zehirli dumanın içindeki yanmış sentetik maddelerin kokusunu solumak dayanılır gibi değildi.

"CEHENNEM BAŞKALARIDIR" / JEAN-PAUL SARTRE

BİR ARA minicik bir böcek telaşla yerdeki ıslak bir bezin altına sığındı. Gencecik bir kız nemli çarşaf parçasını, kendisi gibi yaşam kavgası veren böcekle birlikte özenle aldı ve çelik bir dolabın altına dikkatle itti. Ana girişte ise kapının arkasına ağır eşyalar yığan kalem tutan eller, barikat yapmayı da öğrenmişlerdi. Olası, yüzyüze bir saldırıda sopa tutmayı da…S.O.S. ler. Basamak basamak çıkarak, en üst yöneticilerin tümüne ulaştı. Dinlediler. Bilgilendiler. İlgilendiler. Düşündüler. Konuştular. Koşuştular. Gereken önlemlerin alınması için kentin tüm birimlerinin uyarıldığı bilgileri; dumanlar içindeki otele geri döndü. Her şeyin kotrol altında tutulduğu vurgulanırken ‘Ölüm Çemberi’ de yangını söndürecek itfaiyenin bile binaya yaklaşmasını engelliyordu. Bedenlerini itfaiye araçlarının önüne atanlar, tekerleklerin altına yatanlar, hortumları parçalayanlar! ‘Bir heykel’e kafa atarak kendisini kana bulayanlar. ‘Başlayan her şey biter!’ Sekiz saatlik bir sürecin canlar yitirilmeye başlandı. Hava boşluğunda oksijen ararken ‘son’ undakaybolan, çarşaflarla kuytu olan her deliğe girerek saklanmaya çalışan ya da düşen “insan”lar…

MIZIKA ezgiliyordu, ancak zayıflayan soluklarla. İsli kirpiklerinin yarı kapadığı gözlerinin önünden geçen yaşam kareleri yavaşlamış, bulanıklaşmıştı. Her biri evladı, sevgili karikatürlerini gördü. Yarattığı çizgi kahramanları ona el sallıyorlardı. Birden ev kirası düştü aklına. Düzenli ödeyemediği bu borcu kapattığını hatırlayıp rahatladı. Dört senelik öğretmenlik hizmetinin bir yılını da bu yöreye adamıştı. Arkadaşları, soğuktan da soğuk eski bir günde, donmak üzereyken yeniden yaşama çekivermişlerdi onu. Onu da anımsadı! Aynı kentte donmaktan kurtulmuştu ancak!... Yine aynı kentte bu kez……

VE MIZIKA, artık çalmıyordu! Ölüm ninnisi susmuştu. / Temmuz 2022 / Levent Üsküdarlı

*Tarihin yazmakta olduğu, tarihe geçmiş bir demeç: / "Çok şükür, ‘bina’ dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir."

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 85
Toplam yorum
: 81
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 35
Kayıt tarihi
: 09.12.08
 
 

1951 / İstanbul. Öğretmen bir ailenin tek çocuğu. Sade bir düzen içinde soluk alıp veren o "eski ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster