- Kategori
- Öykü
Sıfır olan..

Sıfırdı o. Bir yerden başlamış bir yere gidememenin anlatılmazlığı içinde yaşantısını arıtmak, düzene koymak için havuzun durgun sularına eğiliyor, orada salt doğadan, gökten düşüp parçalanan bir ay parçasından başka bir şey göremiyordu. Acıyla karışık sulara eğildiği zaman, gölgelere bulaşan ellerinin sızısını duyuyordu. Derken uzandı kafasına vurdu sızıltılar. Oysa bir kulağından girip beyninin içinde vızıldıyan uçuçucuların seslerinden başka uğultu yoktu. Ağaçların üstüne tüneyen kuşlar belliki ilkyazı yaşıyorlardı.Onun ayaklarına vurmuştu ilk kez gölgeler.Oradan tırmanıp göğsüne doğru çıkarken bağıramamanın acısıyla, yüzüne batırdığı en uzun tırnağı ona,”Önemseme,”demişti. Bir şeyler olmak istiyor, olamıyordu.
Kaplumbağayı gördü orada. Durmuş ona bakıyordu. Eğildi.
“Keşke, keşke o bu işe karşmasaydı,”dedi.
Anlamadı kaplumbağa, anlıyamadı. Hiç kimse hiç kimseyi tam olarak anlıyamazdı. Sular vardı. Sularda yaşamaya çalışan kaplumbağalar. İyice sarhoş,ne olduğundan habersiz insanlar.
“Sorumlu onlar,” dedi.
Üzerinden yükü atmaya çalışıyordu. İsteyen kendisiydi. En kolay kaçma yolunun bu yönden olduğunu sanmış, o yana sapmıştı. Yanıldığını anladığı zaman çok geçti.
“Yorgunum,” dedi. “Yorgunluğum onların yorgunluğuna hiç benzemiyor. Yorgunum işte görüyorsun.”
Bir iki kıpırdadı kaplumbağa. Cam gibi gözleriyle havuzun kenarındaki çiçeklere baktı. İkiyüz yaşını düşündü. Onun hiç böyle uzun uzun üzerinde düşünülecek işleri olmamaştı.Bir şeyler anımsayamadı.
“Yazık oluyor,”dedi.
Kime yazık olduğunu, neden, niçin yazık olduğunu bulup çıkaramıyordu.
Salınışı ölü bir yılanın son devimine son derece benziyordu. Yılana benzemek bile önemli bir şeydi onun için. Otlara takıldı gözleri. Kaldırdı ayağını,bastı üstüne otların. Uzun bir süre kaldırmadı. Duymadılar ki onlar.Oysa o duyuyordu. Yaşayan bir varlığın yaşarken hiç olmasını,ezilmesini,daha doğrusu hiçe sayılmasını duyuyordu. Eğer dövseydiler onu, geceden önce ezseydiler, o çoktan onikinci uykusunda olurdu. Bağırdı birden. Boğazından yalnız kendisinin tanıdığı bir isim çıktı,bir sevgili yada sevginin ne olduğunu bilmeyen bir çifften tekiydi.
Elini uzatsa tutabilecekti ötekilerini de. Biraz yalan söyliyebilse, biraz dah özen gösterebilse saçlarına; giysilerine şöyle bir çeki düzen verebilse, çok daha başkalarını bulabilirdi. Gönlünü avuturdu. Gönlünü avutmak ne kolaydı şu dünyada.Zor elde edilenler zor oldukları için güzeldi. Kolay gelenler zaten.. Bu gelip geçiciliği sonuca bağlamak gerekiyordu. Sonucu elde etmek isterdi ama ne yazık ki hep sıkıntı buldu.
Onunla altı yıl önce tanışmışlardı. Bu havuzun kenarında. tatlı tatlı hiç bitmeyecek, kimselerin hayal bile edemiyeyecekleri derin, saçma sapan şeylerden konuşmuşlardı. (Saçma pan olduğunu çok sonra anladı. Bilinci aklından bir karış yukardaydı o zaman.) Geçen altı yıl çok şeyleri eskitti. Doğacak çocuklarını, o güzel evlerde kurulacak ziyafet masalarını eskitti. Sonra saçlar sarıya boyandı. Değişim böyle başladı öncelikle. O düzen istedikleri ,kurduları gibi sürseydi,olaki içinde bulunduğumuz gecede onikinci çocukları kaçıncı uykularında olacaklardı.
“Akşamdan kalan, içkileşen bir kavganın son belirtileri o zaman yatakta. Uzattı kolunu. Uykudaydı. Yanındaydı o. Derileri değince her taraflarının titrediğini duydular önce. Tıralışılmamış bir ses çıkardı ,örneğin,çalan bir çanın kulaklara batan sesi denli uzandı gitti omuriliğe. Titremeye koyuldu orada. Bir yetkilinin vereceği son komutu bekliyordu. Dayanamadı. Ve deriler değdi birbirine.Uyuyorlardı. Sessizdi havuzun suları ve çocuklardan eser yoktu düşlerinde. İnce tüyler anımsadılar birden hiç olan şeyi. Kandırılmış deriden sakınmaksızın kendi üzerinde bir uyumla deviniyordu. Sarıydılar. Daha büyümeyi,ölümlü olmayı düşünmemeşlerdi şimdiye dek. Titrediler yeniden;sürüp giden bir ödevin tekdüzen yıkıcılığını yüklendiklerini. Yaklaştılar birbirlerine. Soğuk kış gecelerinde, nice odalarda duyulmayan, karlarla kaplı geçitlerde yuvarlanan çığların gümbürtüsü sardı içlerini. Birbirlerine içlerini dökemediklerinden yanıyorlardı. Çözümleyecek çok sorunları vardı; çözümleyemiyorlardı. Yastıktan çok uzaktılar. Yazıktı onlara. Sıkıldı biri terlemeye başladı. O kadar çok terledi ki, ağladığını sandı ötekiler;avutmak istediler. Birbirlerinin üzerinde yuvarlanan deriler arassında sıkıştılar. Ödevleri vardı. Sonra olsa olmaz mıydı? Öteki çekildi birden. Çekişme korkunçtu. Ayrılmayı, uzaklaşmayı düşünüyordu çoktan beri ama bunu kesinleştirmek için altı yıl gibi uzun bir sürenin geçmesi mi gerekti. Sıfır olan bir tekme attı yorgana. Yorgan,yorgun argın salınaraktan yerdeki halının üzerine indi. Bilmem kaç günlük bir toz parçası kalkıp, ötekinin terliğinin üstüne kondu. Bir telaş başladı tüm somut düzende. Mavi, açık mavi,lacivert düzen yaşamaya başladı soyut, tamusal bir ezginin havasını. Perdeler kımıldadı.Pencerelerin arasından odaya sızan bir tüy parçası kokladı odanın havasını. Yalnız yatak odalarında duyulan bir kösnü kokusu duydu.
Şöyle bir dalgalandı küçük tüy parçası odanın içinde. O da durgunlaştı. Ama etkilemişti sarı, minicik tüyleri. Üşüdüler,sokuldular birbirlerine. Sanki o ana kadar hava denen bir varlık yoktu da onlar salt kendi yaşamlarını bir boşluk içinde kimseden etkilenmeden sürdürüp gidiyorlardı. Üşüdüklerini duydular;yada öyle sanıyorlardı. Birden bir damla yağın iç bulandıcı gidişini duydular altlarında. Bambaşka bir evrendeydiler. Bu gece sondu. Dostluk bitmiş; o yağlı derilerin en alt katında olan katı yanlışlar, serzenişler ve düşmanlıklar kalmıştı artık. Sıfır olan üşüdüğünü duydu. Çekti yorganı üstüne. Öteki, geri gelmez sevgilerin, yaşantıların acınışında, kendini sunuşun yanlışlığında başını yastığın altına soktu.O bir zavallıydı. Sevdiğini,sevildiğini sanıyordu. Ama o bir araçtı. Ne kadar yalvarsa,tatlı diller dökse, sonu gelmeyecek sandığı o tatlı sözcükleri, ilgileri sevgileri bir daha kolay kolay deneyemiyeceklerini içten içe seziyordu. Birden kirpikler ıslandılar. Akşamdan kalma kara bir rimel yağmuru onları boğdu. Hıçkırıklar yumuşak kuş tüyünden yastığın altında boğuldu. Sıfırın vurdum duymazlığında çoktan çileleri başlamış, artık yalnızlık bütün kalelerde ilan edilmişti. Çıplak organların da sesi kesildi. Yine uyku geldi. Sonuçta gözler kapandılar. Ve ayrılık işte böyle başladı.
Sıfır olan attı kendini yere; bir iki kez yuvarlandı.
Hıçkırıyordu. Havuzun içindeki tek kaplumbağa tırmandı duvarlara, çıkamadı. Durdu, dinledi nefesin alınıp verilişini. Çıkmak için çırpındı,umut yoktu. Uzunca bir süre bekledi sulara bir cismin düşmesini. Yosunları araladı. Aradı taradı. Yanılmış olmasından korkuyordu. Tek olmak kötüydü sularda. Vuran ay ışıkları avutamamıştı onu hiç bir zaman. Şimdi sabaha yakın. Kaplumbağa hala gözleri açık,büyük bir inatla dışarsını dinlemektedir. O pis suların donukluğunda, boşluğa dikilmiş gözleriyle, sulara hala düşmemiş bir gövdenin acılarını, titreyişlerini duymaya çalışmaktadır.
(Ilgaz,Sayı:34,Temmuz,1964)