- Kategori
- Sinema
Sinemada gündüz seansları

Sinemada birlikte film izlediğiniz insanları hiç incelediniz mi? DVD ve VCD teknolojisinin, film izleme alışkanlığını evlerimize getirdiği bu büyük "iletişim çağı"nda belki artık sinemaya bile gitmiyorsunuzdur. Ama en azından yakın ya da uzak zamanlarda bir kez olsun sinemaya gitmişsinizdir. Ben fırsat buldukça giderim. Bu aralar müsait olduğum için de haftada bir gün ve özellikle hafta içi gündüz seanslarına gidiyorum.
Sinemaya artık yalnızca hafta sonları ve büyük alışveriş merkezlerinde giden biri değilseniz ve filmi sinema salonunun o karanlık ve birlikte izleyen herkesi kendi ortamında eşitleyen atmosferini de benim gibi seviyorsanız ve tabi ki vaktiniz de varsa, size gündüz seanslarını öneririm.
Gündüz seansları enteresandır. Okuldan sevgilileriyle kaçmış liseli gençler, vize veya final stresini atmaya çalışan üniversiteliler, emekliler, sinemasever işsizler ve ev kadınları, gündüz vakitlerini istediği gibi kullanma şansına sahip olan çeşitli meslek erbabı, belki bu kategorilere dahil olan ama bir bakışta anlaşılmayan çeşitli insanlar; hepimiz bu büyülü yolculuğa çıkan geminin bir buçuk, iki saatlik yolcuları olarak o karanlık salonu doldururuz.
Gündüz seanslarına, gişe yapma şansı düşük olan ve yılda yalnızca birkaç hafta gösterime giren kaliteli yerli filmleri izlemek için genellikle üniversiteliler ve sinemasever işsizler gelir. Nuri Bilge Ceylan'ın "İklimler"ini yalnızca altı kişi izledik iki hafta önce. Saat 15.00 seansıydı ve Kadıköy'ün en büyük sinemasındaydık, günlerde çarşambaydı. Salona ilk ben girdim ve kimsecikler yoktu. Montumu çıkarıp yerime otururken, arkamdaki duvarın üst kısmındaki pencereden salona bakan makinistle göz göze geldik. Filmin başlamasına on dakika ya vardı ya yoktu. Salondaki tek izleyici ben olabilirdim ve bundan dolayı tuhaf bir utanç hissettim. Koskoca sinema, işi gücü yokmuş gibi sanki, yurt dışında ödül kazanmış iyi bir yerli filmi, bana özel olarak gösterecekmiş hissine kapıldım; hem de yalnızca 8 YTL'ye, o gün "halk günüymüş" de. Birkaç dakika sonra gençten iki adam, sevgili oldukları anlaşılan bir erkek ve kadın ve son olarak da yalnız bir kadın salona girdiler ve az önce içimi saran o tuhaf utançtan kurtuldum.
On dakikalık arada kahvemi hiç sıra olmadığı için rahatlıkla alıp "fuaye"de sergilenen film afişlerine ve büyük pencereden de dışarıya baktım. Sinemanın yan sokağındaki büfenin önünde beş, altı genç hararetle bir şeyler konuşuyordu. Bizim seanstaki yalnız kadın sigarasını bitirip salona girerken, ben de tuvaletten çıkmış ve ellerimi kuruladığım kağıdı fuayedeki büyük küllüklerden birine atıyordum. Filmin başlamak üzere olduğunu anons eden metalik ses en fazla bir dakika önce duyulmuştu.
Filmin ikinci yarısı, ilk yarıya benzer şekilde dingin ama oldukça yoğun şekilde akmış, Ebru Ceylan'ın, filmdeki adıyla Bahar'ın, karlar arkasında ağlayan yüzü son görüntü olarak belirmiş ve film beni oldukça tatmin ederek sona ermişti. Salona ilk girmiştim, bu sefer son kişi olarak çıktım ve Kadıköy'e bastırmakta olan akşam karanlığıyla birlikte artan kalabalığa karıştım. Şimdi herkesin kendi rolünü oynadığı ve bir sonraki sahnede ne oynayacağını bilemediği, ancak tahminde bulunabildiği en büyük ve uzun filmin setindeydim.