​ Siz yanarken kuzinede ekmek kızarttım / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Temmuz '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Siz yanarken kuzinede ekmek kızarttım

Siz yanarken kuzinede ekmek kızarttım
 

Haziran ayının son günleri, İstanbul yanıyor, beynim kaynıyor adeta. Hiç düşüncemde tatil yokken şöyle serinleyeceğim bir yerde olsam, işe gitmesem diye düşünürken kendimi işyerimizde seyahatlerimizi ayarlayan arkadaşın yanında buldum kendimi Rize’ye gitmenin yollarını araştırıyorken.

İlk önce aklıma uçak geldi, geldi ama bir telefondan sonra vazgeçtim zira ekonomik durum müsait değil anlayacağınız. Ben de her zaman seyahat ettiğim otobüslere yöneldim tabi. Patrondan izin alma merasimi falan çok sürmedi, iki saat içinde biletlerim hazırdı. Kardeşimi aradım hazırlanın gidiyoruz diye papuçları bir birine karıştı onlarında. Evdekiler bu ani seyahate çok şaşırmalarına rağmen hazırlıklara başladılar zira iki gün sonra hareket edecektik. Arkadaşlara da bir nanik siz yanacaksınız ben püfür püfür gezeceğim diye.

Ve gün geldi heyecanla hareket ettik önümüzde 18 saat gibi kısa bir yolculuk vardı ama olsun memleketim beni, ben memleketimi özlemiştim. Bütün gece yolculuktan sonra nihayet Çayeli’ndeydik kardeşim de kendi arabasıyla geliyordu İzmir’den. Kısa bir süre sonra buluştuk ve evimize yollandık Çayeli’ne 3 km uzakta köyümüz. Koyulduk yola yol dedikse öyle otoban falan değil yani tek şerit hem gidiş hem geliş. Gelene giden yol vermek için yanaşıp durması gerekiyor uçurumun kenarında.Yeğenim ve kardeşimin hanımı köy yolu görmediği için pek çok heyecanlandılar biraz da korktular. Feryat figan yavaş yavaş ilerledik.

Akşam olmak üzereyken evimizdeyiz. Önce alt komşuya uğradık hoş beş sohbetten sonra ahşap üç katlı evimiz bizi bekliyor. Kocaman kanatlı kapısına kalın zincir vurulmuş. Büyük bir gürültüyle açıp içeri girdik. Tabi bizim evin davetsiz konukları olan yarasalar rahatsız oldu, uçuşurken gelin hanım ciyaklamaya başladı elm sokağı kabusu gibiydi ilk intibası. El yordamıyla lambaları yaktık Hayata (salon) geçtik yirmi yıldır kapalı olan evimiz senede bir ay açılır o kadar. Hayat hiç fena değil üç dört eski koltuk bir masa iki pekenin (oturmak için yapılan ahşap sedir) arasında bir çekyat, bir gaz lambası ve en önemlisi kuzine başka da bir şey yok. Kelebek, örümcek ve bildiğiniz tozun dışında tabi.

Çok yorgun olduğumuzdan yatmak için her birimiz yatak döşek arıyoruz. Bulmelere (oda) bakıp yatakları ayarlamaya başladık. Hepimize birer yatak hazırladık. Yatak diyorum da eski döşek hani pamuk olanlarından. Serdin mi yamru yumru duranlarından. Aperatifle karnımızı doyurduk (kabus müziği eşliğinde) sıra yatmaya geldi. Nevin tutturdu ben burada yatmam “.Fareler beni yer” etme eyleme hayatta fare yok ancak dışarıda vardır diye ikna etmeye çalışıyoruz. İki saat mi sürdü ikna etme işi bilmem ama saat gecenin üçüydü ve biz hala anlatıyorduk farenin olmadığını. Tabi ilk gece biraz zor geçti sabaha karşı uykuya dalmışız ezan sesleriyle uyandık.

İki kanatlı, küçük porselen kulpu olan pencereyi açıp hava aldık mis gibi serin hatta soğuk hava kendimize getirdi. Kuzine yakıp çayı demledik annemle. Ekmek kızarttık kuzinenin üstünde mis gibi yeni yayıktan çıkma tere yağını bir güzel her birinin üzerine sürdük, kokusuna herkes uyandı. Yeni sağılmış süt de hazır isteyen sütte içebilir çayda. Neşeli geçti kahvaltımız. O gün Nevin’e şirin göstermek için evimizi süsledik(!) süpürdük, halıları serdik, masanın ortasına da bir vazo çiçek kondurduk. 'Biraz eve benzedi' dedi Nevin.

Ertesi gün yine kahvaltı ettikten sonra yaylalara gitmeye karar verdik. Ayder yaylası en meşhurlarından Fırtına deresini yanımıza aldık bir tarafımızda gök yüzüyle birleşmiş orman dar yoldan yavaş yavaş ilerliyoruz zira toprak kayması olduğundan yollar yer yer bozulmuş dikkatli olmamız lazım. İki saat sonunda yayladayız. Şallarımız omzumuzda derenin buz gibi suyuyla elimizi yüzümüzü yıkadık.Resimler çektik görmeye değer yerler uçsuz bucaksız orman gökyüzünden gelen duman(sis) anlatmak için kelimelerim yetersiz kalıyor. Öğle üzeri hava çok güzel sis de kalktı güneş pırıltılı yaylanın üstlerine doğru yürüyoruz. Birden ayağımız kaydı derenin içinden geçerken buzdan köprü çıktı karşımıza derenin akıntısında bir kısmı erimiş temmuz sıcağına dayanan kar köprüsü cesaretle ayaktaydı. Efendim Ayder’de karnınız acıkınca Yöresel yemeklerin yapıldığı lokantalar var parmaklarınızı da yiyebilirsiniz tadından biz de öyle yaptık ve karnımızı yöresel yemeklerle (peynirli mıhlama, lahana çorbası, hamsi koli tavsiye edilir) doyurduk.

Yaylada yaşamlarını sürdüren ailelerle evlerinde sohbet ettik buz gibi yayık ayranı içtik. Nüktedan insanlar hiç tanımadığımız halde konuk ettiler bizi. Ayder de kaplıcalar var bütün romatizmalara iyi gelir küçük motellerde konaklayabilirsiniz, yedi kere girmeniz gerekiyor şayet faydasını görmek istiyorsanız. Yayla şenlikleri henüz başlamamıştı ama gezmeye gelen insanlar biz de dahil ufak bir düzlük görünce tanı tanıma horon halkası hazır araba teypleri de tulum yerini alıydı. Şen şakrak güle oynaya geziyoruz.Dönerken Çamlı Hemşin’e uğradık kahve içip yola devam ettik yaklaşık 320 metre yükseklikteki Zil Kale’ye tırmandık inanılmaz kuş sesleri ve çağıldayan dereler karşıladı bizi. Seslerimizin nidalarını dinliyorduk. Akşamın nasıl olduğunu anlamadık güneş batmış yağmur başlamıştı bile yola koyulurken.

Ertesi gün sabah bir kalktık Nevin’in gözleri çapaklanmış açılmıyor başladı ağlamaya doğru sağlık ocağına gittik. Ne yazık ki ülkemin doktoru kafadan izinli Çayeli’ne inmiş hemşire kızımız da uykudaydı anlayacağınız vatandaş burada da çileli. Çayeli Devlet hastanesine gittik İstanbul’dan farksız hınca hınç dolu neyse biz yabancıyız diye acilde muayene etti doktor Allah razı olsun. Tozdan alerji olmuş damla verdi Nevin tutturdu biz gidelim Kaan hayır kalalım ufak çaplı aile faciası olacaktı yine engelledik tabi.

Yolumuz uzun, Trabzon Uzun göl dünyalara bedel Uzun göl’e gideceğiz yine birkaç saatlik yoldan sonra Uzun göldeyiz. 1650 metre yüksekteki göl manzarası inanılmaz güzeldi. Gölde ki ördeklerin sesleri, karada yürüyen kazların sevimli halleri karşılıyor. Derenin sesi sizi yanına kadar çekiyor, derede yüzen çocukları korku ile ama zevke izledik. Uzun Göl’de alabalık yemeden dönülmez. Kır lokantasını tavsiye ederim efendim tadı hala damağımda. Fotoğraf makinelerı isyanlarda yetişemiyorlar resmetmeye güzellikleri. Konaklamak isteyenler için çok güzel ahşap moteller var.Çok şirin görünüyorlar. Hava şaka gibi; ya güneş parıldıyor, ya duman sıkıyor (sis basıyor) ya göz gözü görmüyor, yağmur yağıyor esip savuruyor. Dört mevsimi yaşıyoruz nerdeyse. Yorgun argın eve döndük komşularımız davet etmişti akşam yemeğine. Yemek yemedim yorgunluktan ama sadece bir kase yoğurda mısır ekmeği doğrayıp yedim baklava börek niyetine.

Bugün Rize’ye gidip biraz alış veriş yapmak istiyoruz. Sabah yine erken kalktık Gece fazla uyuyamamıştık küçük bir akrep misafirimiz vardı evde ve tabi Nevin karşılamıştı kendisini, Kaan’la (yeğenim) birlikte ikna turları yaparken güneş yüzünü göstermişti yine. Rize bezi dokuma fabrikasını gezdik hediyelik eşya satan mağazalarına girmeden olmaz elbette.Çay fabrikasına girip Kaan’a çayın üretim safhalarını gösterdik. Rize kalesinden kuş bakışı görüntüsü nefisti insanın içi açılıyor uçsuz bucaksız mavi ve yeşil göz kırpıyor.

On gün kaldık ne TV, ne gazete, dünyadan bir haber ama mutlu geçti dönüş ve veda faslı hüzünlüydü. Kardeşim İzmir’e yollandı. Biz de otobüsümüze bindik ver elini İstanbul. Trabzon, Samsun, Terme ve Bolu ve işte sıcak...

Karadeniz’i görmenizi doğusuyla, batısıyla görmenizi tavsiye ederim.Tatil deyince aklınıza ilk iş deniz, kum geliyor ama bir değişiklik yapın ve doğayla tanışın. sevgiler 10/07/2007

70 Yaşında ki Alzheimer hastası teyzemden bir atma türküyle hoşçakalın.

Akşam oldu ay da yok
Eve gitsem yar da yok
Bak kuru köşelere
Köşelerden fayda yok.

 
Toplam blog
: 74
: 832
Kayıt tarihi
: 26.12.06
 
 

Şiir yazmaya çalışan, müzik dinlemeyi seven, Fotoğraf çekmeyi seven, Doğayı ve içinde barındırdık..