- Kategori
- Blog
Söz!

Merhaba kalem dostlarım.
Biraz önce blogta turlarken 2 temmuzda başlayacak yeni uygulamayla ilgili yazılanları okudum. Gayet insani ve eşitlik ruhunu savunan tavırlar ve telkinler gördüm. Sevgili Pirmete ağabeyimin yazısını okuyunca -herzaman söylediği gibi; "yorumun uzun olacaksa blog yaz o konuda"- söylemini çok sevdiğim için, bir blog yazarak bu konudaki fikirlerimi sizinle paylaşmak istedim.
Öncelikle blog yöneticilerinin böyle karar almalarını iyi yönlerinden irdelemek isterim.
Uzunca bir süredir blog'un kendi kabından taşması anlamında projeler üretilmeye çalışıldı. Açıkcası onları haklı bulmuştum niteliğine bakmaksızın önceleri. Çünkü inanın birbirine benzeyen onca blog hergün yayındayken "zaman" tılsımını yitirircesine boşa akmaya başlamıştı. Çünkü her yazının bir hikayesi ve o hikayenin bir kahramanı vardı. Yazı yazan insan bir anlamda kendi içindeki kahramanına; veya içindeki güçlü ben'e kalemini veriyor ve yazdırıyordu. Ünlü yazarlara bakarsanız kahramanları en alt seviyeden en seviyeye inanılmaz bir eforla tırmanır düşerler. Bu gayet doğal ve insanidir. Yazmak, aslında içimizdeki bir çeşit gizli "ben"i de ortaya çıkardığından, azıcık bir keyif bile verse, önem sırasında en önlere taşımamıza yol açıyor. Çünkü bu süreçte kişi kendiyle yüzleşiyor. Okunmak veya okunmamaktan öte, var olduğunuzun bilinmesine ve hissedilmesine bilinmez bir cazibeyle katkı yapıyor.
Ancak, her konuda Akdeniz kültürünün de etkisiyle, gurme konusunda tatlı bir abartının desteğinde, ortalığın "kebab kokularına" doğru terk edilmesini sanıyorum yöneticiler de görmüş olmalılar ki böyle bir karar almayı düşünmüşler.
Bizi bir şekilde içine alan Milliyet gazetesi siyah beyaz değil bildiğiniz gibi. Yaşamın her rengini de içinde barındırmaya çalışan, ama kökleri sağlam olan bir gazetedir. Hatalar yaptığında kendini düzeltebilen bir özelliği var. Gelişime açık olması, böyle bir blog sayfasını gazete bünyesinde yayınlamak- internette olması veya mürekkep aynasında olması burada önemli değildir- başlıbaşına devrimci bir tutumdur. 12 Eylül sürecini yaşamayanlar bilmezler. Yolda arkadaşınızla konuşurken ağzınızdan "Kastro" kelimesi çıktığında oradaki bir bekçi tarafından tutuklanıp karakollarda kaybolurdunuz. "Oylum oylum fidan boylumdunuz" yani. Şimdi ise belirli bir süzgeçten geçirdiğimiz düşüncelerimizi özgürce paylaşıyoruz. Ben bunu önemsiyorum.
Herşeyden ötesi, yazılarımızın, resimlerimizin birer belge niteliğinde saklanmasını sağlıyor Milliyet Blog.
İsterseniz birde diğer pencereden bakalım. Sürekli aynı tarz, bildik sıçrama amaçlı yazıların ve binlerce kelimelerin hergün bir kabus gibi döndüğü bu ortamda, bir editörün nasıl bir ruh halinde olacağı açıktır.
"Güvenilir üyelik" konusundan başlayayım.
İlk yazımı gönderdiğimde editörler "özgün eserleri yayınlamıyoruz" diye bir red mesajı göndermişlerdi bana. Yörüklerin göçünü anlatmıştım. Onlardan yeniden değerlendirmelerini rica ettim. İkinci yanıtta "eserin bana ait olamayacağı" gibi bir ifadeyi anladığım mesaj gönderdiler. İşte dedim, yakaladım sizi! Onlara neden bana ait olduğunu anlattığımda ikna oldular ve yayına aldılar yazımı. Daha sonraları bu ve buna benzer gerekçelerle birçok yazım reddedildi. Önceleri gururuma dokunuyordu red edilmek. Sonraları fark ettim. Ben yazılarımda ne imla kurallarını takıyorum ne de anlatacağım konuyu insanların anlayıp anlamayacaklarını. Blog'um onaylandığında imla hatalarımı düzeltip bir de küçük bir uyarı gönderdiklerinde bu işi ciddiye almam gerektiğini düşündüm.
Düşündüm ama uygulamada yine "amaaan"cıydım. Aylar sonra birgün bana güvenilir üyelik adında bir mail geldi. O güne kadar bu konu hakkında en küçük bir bilgim yoktu. Tanıdığım blogçu arkadaşlarım da bana bu konuda birşey söylememişlerdi. Sorduklarım, "biz çook önceden bu yana güvenilir üyeyiz!" dediklerinde açıkcası şaşırmıştım.
Şimdi dedim iş ciddileşti, artık güvenilir üyeydim ve direksiyona geçmiştim.
İlk yazımı hazırladım. Genelde yarım saatte yazıp bir iki düzeltmeden sonra blogumu yayına gönderirken, bukez uğraş vererek yazımı yayına aldım. Aradan bir saat sonra açıp baktığımda yazım yayından alınmıştı. işte dedim, şimdi yandın oğlum sen! Çünkü hem editörlerin denetimindeki rahatlığım gitmişti hem de nerede duracağımı veya ne kadar ilerleyeceğime karar vermek zorundaydım.
Sonraki günlerde kendimi biraz geri çektim. Artık imla kurallarının derdinde bir de sınırlarını kendi çizdiğim yazılarımla yüzleşmeliydim. Zaman içinde kendimi toparladım, dağınıklığıma çözümler aradım.
Kıssadan hissem şudur; bu sistemin doğru olduğu kanısındayım ve bu konuda alınganlığı yanlış buluyorum. Ha, bazen yazılarımı "hasır altı" ederler gibi ortalıkta göremediğim zamanlar aklıma olumsuz düşünceler gildiğinde şunu fark ettim; az değil, 2000 insanın bulunduğu bir ortam ve yüzlerce kalem. Yeni gelenlere "buyrun" demenin en güzel yol olması gerektiğine inanarak kafamda olayı çözdüm. Peki, çok okunuyor olsaydım mutlu olur muydum? Delirdiniz mi yahu siz:)
Gelelim asıl konuya.
Bence bırakalım insanlar özgün konularda yazsınlar ve birileri de oylasın. Bundan bir zarar gelmez. Çünkü MB'da ilkkez başta anlattığım "özgünlük" konusunda bir adım atıldı. Yaşamımızı şu tekrarlardan bir an olsun çıkaralım. Hannibal*, aşılmaz dağın yamacında "şimdi ne yapacağız" sorusuna "ya bir yol bulacağız yada bir yol açacağız" demiştir. Geri dönmekten söz bile edilmemiştir. Bu, yeni bir kavram ve MB'un kendi kabından taşmak istemesi gibi algılanabilir.. Verilecek ödüllere baktığınızda olaya ne denli safça bir yürekle baktıklarını ortaya koyuyor. Ama ben Pirmete ağabeyime söyledim. Sayfamda endam eden "Gusta" birasına bakınca, şöyle bir kamyon -pardon ağabey- 100 kasa,- o da mı fazla oldu?- tamam; şöyle 50 kasa bizim evin oraya yıkmaları hoşuma giderdi sıcak yaz günlerinde:)
İşin şakası bir yana, bırakalım bir denensin diyorum. Bırakalım seçenler seçsin. Herzaman söylediğim gibi; MB benim notlarımı tuttuğum, resimlerimi sakladığım bir blognotum. Yaşamda kaldığım sürece burada yazmayı isterim. Ne bir gazeteciyim ne de bir yazar.
Bir fikir olarak, katkı niyetiyle düşüncelerimi eklemek isterim. Burada çok güzel yazan veya güzel yazma kapasitesi olup işi ciddiye almayan insanlar var. Ara seçimler bittikten sonra beş kişilik bir kurulun da o ayki "en iyi yazı" için onaylarının alınmasını öneriyorum.
Kendi "floşroyalimi" açıklıyorum:
1: Pirmete
2: Celal Çelik
3: Başak Altın
4: Fulya
5: Kerem (K.)
Bu beşli görevini bitirdiğinde ikinci beşli yönetime geçer. İkinci beşliyi de sizler önerirsiniz.
Geçenlerde bu konu gündeme gelmeden önce yazılarımın sonuna en sevdiğim blog yazılarını iliştirmeyi düşünmüştüm. Ancak sonra vazgeçtim. Şimdiki yöntem sanıyorum bloga hareket getirecektir. Sayın Aydın Tiryaki beyin kaygılarına katılıyorum. Ve bence MB konusunda çok değerli çalışmalar yapıyor, emekler harcıyor. Bunu da eklemek isterim.
Sevgili dostlarım,
yenilikler denenmelidir. İnanın kendi içimizde dönmek keyifli ve güvenli olsa da hepimiz birer gemi gibiyiz. Gemiler limanda güvendelerdir ama onlar açık denizler için yapılmışlardır. Limandan çıkmak isteyenlere de "Vira Bismillah! diyelim.
Pirmete ağabeyimin kazananlardan istediğine aynen katılıyorum. Kazanan kardeşim, eğitime hediye et ödülünü. Seni seçenler sana ödül veriyorlar zaten.
Ha, bu arada ben mi? "Şunu seçtik" desinler sonuna kadar okuyacağım; söz veriyorum.
Ama lütfen kendinize güldürmeyiniz...
sağlıcakla kalın.