- Kategori
- Edebiyat
Şu Edebiyat eğitimi 6: Edebiyat denince ezber anlıyoruz.

Eğitim deyince zaten bizde anlaşılan, kalıp bilgilerin ezberlenmesi ve hoca istediğinde kusulması, ondan sonra, en kısa zamanda unutulması. Hayatta kullanılabilir şekilde olmayınca, bilgiyi sittin sene saklamanın ne anlamı var ki. Zaten beyin işe yaramayan bilgileri kaldırıp atıyor.
Fakat ne yaparsanız yapın, bizim eğitim biçimimiz “Ezberci” .. sevgili öğretmeniniz anlatır anlatır, kafanız düşer dinlerken… Yavaş…Yavaş… Ninni gibi gelir anlatılanlar sonra , akıldan uçar gider.
Ne tuhaf şeyler oluyor. Öğretmenler daha ders anlatmaya başlarlarken; “Ben bunun sınavını nasıl yaparım,” diye düşünmeye başlıyorlar. Maksat öğretmek, değil; bir şeyleri belletmek ve o belletilenleri; Amerikadan ithal “Test” biçimi sınavlarla sormak… Yani öğretmekten çok, “Sınav”ı düşünüyor. Fizik’de de böyle, Kimya’da da , Edebiyat’da… Nasıl sınav yaparım da şunların canına okurum…
Elin yabancısı Edebiyat dersini bizim kadar önemsiyor; Lise’de üniversitede çocuk istemediği kadar “Literature” dersi alabiliyorlar. Ama bu dersler çocukları boğan; ezbere iten; hayatını karartan dersler değil. Elin oğlu nasıl öğretiyorsa, nasıl sevdiriyorsa, belli ki bu dersten çıkan çocuklar dünyaya, insanlara daha güzel bir gözle bakıyorlar; okuyup, yazmayı benimsiyorlar. Kültürü önemsiyorlar.
Yoksa çocukları, anlamadıkları bir dilin içine sokarsanız, üstelik yazarların hayatını ezberletirseniz; şiirleri zorlayıp ezberletirseniz ve her şeyi ezberlemenin öğrenmenin temeli olduğunu söylerseniz. O zaman elbette çocuklar , Edebiyat’ı işkence gibi görmeye başlarlar.
Her şeyden önce, Edebiyat’ın farklı; “Edebiyat Tarihi”nin farklı dersler olduğunu anlamak gerekir. Edebiyat Tarihi’ni Edebiyat Dersi diye yutturmak , hiç kimse için doğru bir hareket olmaz. Ve istemeden , gönüllü olmadan Osmanlıca’yı öğretmeye kalkmak boşuna çabalardır.
İsterseniz ayrıca bir Osmanlıca dersi açarsınız, isteyen gider kaydolur.
İyi bir Edebiyat dersi hem hayatı öğretir; hem de hayata yol gösteren felsefeyi. İyi bir Edebiyat kitabındaki seçkilerin çok iyi yapılması bir bakıma çocuğu bir dev aynasıyla karşı karşıya getirir. Genç orada hayatın derin anlamını sezer. Şimdi , Robert Frost’un “Gidilmeyen Yol” adlı şiirini lütfen okuyunuz.
“Sarı ormanın içinde yol ayrımına geldim
Ne yazık ki her iki yoldan da gidemezdim
Yalnız bir yolcuydum,öylece durdum
Bir yolun ötelerine doğru bakındım kaldım
Ta uzaklarda yitip gittigi yere kadar.
Düşünüp dururken,öteki yolda karar kıldım
Belki de böylesi daha iyiydi
Çünkü yol yeşildi,tam yürünmek içindi
Ve oradan gelip geçenler
Üzerlerine basıp geçmiş olsalar bile.
Böylece yürüdüm gün ve gece
Yapraklar içinde tek başıma sessizce
Günler boyu böylece yol aldım
Yolun sonunu bile bile, sordum kendime
Bir daha geri dönecek miyim, diye.
İşte bir feryatla haykırıyorum,
Çağlar ve çağlar ötesine
Ormanda yol ikiye ayrıldı
Ve ben daha az yürünenine saptım
Ve bütün olanlar da bu yüzden oldu.” Robert Frost (1916) (Çeviren:Erdal Ceyhan)
Bu şiir bir bakıma insanı içinden titretir ve nice belli bir yolda yürüse bile bir noktada yolların ayrılabileceğini ve bilinmez bir ufka doğru yol alıp, gidebileceğini. Ondan sonra da artık bir daha geriye dönüşün olmayacağını gösterir. Bunu hayatta kolay kolay kimse bu kadar açıklıkla söyleyemez.
İşte Edebiyat böyle bir şeydir. İnsana kolay kolay öğrenemeyeceği gerçekleri sunmak. .. Edebiyat bunu hissettirerek yapar. Edebiyat , insan duygularına hitap eder. İnsan güzel bir şiir okuduğu zaman damarlarındaki kanın aktığını duymuyorsa, o şiir şiir değildir.
Edebiyatı sevilen , saygı duyulan bir ders haline getirelim; yoksa Osmanlıca öğrenilen, korkulan; durmadan ezber yapılan bir ders değil.