Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ağustos '17

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
66
 

Tarih Boyunca Türkiye-Avrupa İlişkileri. "Ne Seninle Ne de Sensiz"

Tarih Boyunca Türkiye-Avrupa İlişkileri. "Ne Seninle Ne de Sensiz"
 

Karşılıklı. Duygular öylesine örtüşüyor ki. Bir ilişkide tarafların tıpa-tıp aynı yaklaşımı sergiledikleri nadiren oluşan bir durum var ortada. Ne birleşebiliyor ne de ayrılabiliyorlar. İlişki açısından bu bir zayıflık mı yoksa güçlülük mü?

Durum Nasreddin Hoca'nın oğlunun hırsız yakalamasına benziyor. Babasına hırsız yakaladığını söylüyor. Hoca, "getir bakalım neyin nesiymiş " diye sesleniyor. Çocuk, "gelmiyor" deyince de "bırak o zaman gitsin" diyor. Diyor da cevap ilginç, "gitmiyor".

Ortada hırsız yok ama ilşkinin sürmesi-sürmemesi açısından durum çok benzer. Taraflar biribirlerine "gel beraber olalım" diyor. Çağrılan, bir sürü bahanelerle "hayır" diyor. Ayrılalım o zaman diyorlar, hep birlikte "biz ayrılamayız" şarkısını söylüyorlar.

Brezilya dizisine döndü bu iş.

Neden böyle oluyor ve gelecekte ne olabilir sorularına cevap arayalım.

Moda deyimle ilişkinin "çocukluğuna" gidelim bakalım bir şeyler bulabilecek miyiz?

*Haçlı Seferleri

Ortaçağ'da İslam dünyası ve Hıristiyan Avrupa can düşmanıydı.

İlk Haçlı seferi 1097'de Anadolu üzerinden Kudüs'e doğru yapıldı. Seferler 1270 yılına kadar aralıklarla sürdü.

Topraklar alındı verildi. Çok savaş oldu. Çok insan öldü.

Hıristiyanlar yenildi sonunda. 1244'te Kudüs, 1268'de Antakya yeniden Müslümanların eline geçti. 1291'de Akka'nın düşmesiyle Suriye'deki Haçlı varlığı da sona erdi.

Haçlı seferlerinin birinci dalgası diyebileceğimiz bu dönemde ana motivasyon dini duygulardı. Hedef Kudüs'tü.

İki yüz yıllık süreçte Haçlılar Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Filistin'de küçük yerleşim yerleri ve devletçikler kurdular. Medeniyet ve yaşam tarzı açısından daha yüksek düzeyde olan Müslümanlarla sosyal ve ekonomik ilişkilere girdiler. İki alem birbirini tanımaya başladı.

Avrupa, Doğunun lüks tüketim malları; pamuklu ve ipekli kumaşlar, sabun, parfümeri, ve baharatla tanıştı. Doğu ile Batı arasında ticaret başladı. Ucuz Çin ipeği Akdeniz'e gelmeye başladı ve Avrupa'da Toscana'da ilk ipek sanayii kuruldu.(1250)

Ticaretin başlaması Dünyayı değiştiren ve şekillendiren stratejik bir gelişmeydi. Zamanla ticaret yollarının açık tutulması ve mevcut yollarda engeller çıktıkça yeni yollar bulunması Avrupa ülkelerinin ana hedefi oldu.

Bir parantez açalım.

Ekonominin siyaseti yönlendireceği çağlar ufukta belirmişti.

Gören gözler aslında akıllı devlet adamlarının siyasetlerini hep ekonomik çıkarlara dayandırdığını görebilir. Hamasetten kendimizi bir kurtarabilsek.

Fatih İstanbul'u aldıktan sonra ilk seferini nereye yaptı biliyor musunuz?

Sırbistan ve Bosna'nın gümüş madenlerinin olduğu bölgeye. (1454-1463)

Bu bölge Avrupa ekonomisinin belli başlı gümüş kaynağıydı. Hatırlayalım, kağıt para (banknot) yoktu henüz ve ekonomi gümüş sikkelerle dönüyordu. Avrupa'da gittikçe artan para sıkıntısı Türklere karşı haçlı seferleri yapılmasına gerekçe oluyordu. Sıkıntı "gümüş" olsa da papalık hep devredeydi ve insanlar dini duygularla coşturuluyordu.

Kolomb'un günlüklerine göre, O'nun asıl amacı İslam Dünyasını geriden kuşatarak Batı ve Doğu Hıristiyanlarının işbirliğiyle Kudüs'ü almak ve Hindistan ticareti için deniz yolunu açmaktı. (1492)

Gırnata'nın geri alınışı (1492) İstanbul'un fethine karşı Hıristiyanlığın bir zaferi olarak görüldü ve halk kutlamalar için sokaklara döküldü. Kolomb'un Kraliçeden destek alması için uygun ortam oluştu.

İnsanoğlunu "gönüllü olarak" ölüme götürebilen iki temel duygu oldu var oluşundan beri. Din ve milliyet. Güçlü, tartışılmaz, vazgeçilmez duygular. Karizmatik yöneticiler bu iki duygunun arkasına saklanarak neler neler yaptılar asırlarca. Ekmek kavgası (ekonomik çıkarlar) bile bu kutsalların arkasına saklandı.

Sanayi devriminden sonra ticaret yollarına hakim olmak başta İngiltere olmak üzere Avrupa'lı sanayileşmiş ülkelerin temel siyaset hedefine dönüştü. Sanayileri için ucuz ham madde gerekiyordu. Ham madde uzaklardaydı. Yollar açık tutulmalıydı.

Ham madde sevdası Dünya'yı iki kez kana buladı.

Parantezi kapatıp yeniden ilişkilerin tarihine dönelim.

Haçlı seferlerinin ikinci dönemi 1291-1361 yılları arasıdır.

Dönem İslam ile Hıristiyanlığın Doğu Akdeniz ve Ege'de mücadele ettiği dönemdir. 

Batı Anadolu limanlarında yerleşik Türk Beylikleri denize açılıp Doğu Akdeniz ve Ege'deki Hıristiyan kolonilerini ve deniz trafiğini vurmaya başladılar.

Haçlı seferlerinin yeni hedefi anılan beylikler oldu. Beylikler mücadelelerini başarıyla sürdürdüler. 1390'dan sonra bayrağı Osmanlı devraldı.

Üçüncü dönem haçlı seferleri 1359-1444 yılları arasında Osmanlıya karşı yapıldı. 

Osmanlıya karşı toplam 14 sefer planlandı. Papa ve Bizans, düşman hıristiyan kardeşler, 1359 yılında Türkleri Avrupa'dan atmak için ittifak yaptı. Niğbolu ve Varna yenilgileri ve İstanbul'un fethiyle Türkleri Avrupa'dan atma umudunu kaybedince yeni yollar aramaya başladılar. Kolomb yollara düştü. Coğrafi keşifler başladı.

*Avrupa devletler sisteminin denge unsuru-Osmanlı.

Avrupa Türkleri Avrupa'dan atamayınca taraflar arasındaki ilişkiler çeşitlenerek gelişmeye başladı.

16. yüzyılda Osmanlı Devleti Avrupa Devletler Denge Sisteminin önemli bir unsuru oldu.

Gücünü Papadan alan imparatorluklara karşı, kendi çıkarına uygun olarak; Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ulus devletlere yardım etti. Anılan ülkeler Papalığın belirlediği dar dini kalıpların içine girmek istemiyorlardı. Osmanlı'nın amacı Avrupa'nın birleşmesini engellemekti. İddia odur ki bugünkü Avrupa'nın siyasi coğrafyası Osmanlı etkisi bilinmeden doğru anlaşılamaz.

Bu yüzyılda, Fransa, Habsburg'lara karşı Osmanlı'nın gücünü kullanmıştır. Böylelikle geleneksel Hıristiyanlık-Müslümanlık çatışmasının yerini siyasi dayanışma almıştır.

İngiltere, Papayı tanımadığı için, (Sekizinci Henry kendi kilisesini kurmuştu) Osmanlı Devletine uygulanan ambargoya katılmıyor; çelik, kalay, barut gibi stratejik maddeleri serbestçe satıyordu.

Hollanda 1569'da Osmanlı Devleti'ne başvurarak İspanya'ya karşı destek istedi.1612 yılında o güne kadar sadece Fransa ve İngiltere'ye verilen ticari imtiyazlara sahip oldu.

Acı bir gerçektir. Zamanında Osmanlı'nın, ayakta durmalarına destek verdiği İngiltere ve Fransa, günü geldiğinde Osmanlı'nın yok olmasında başrol oyuncusu olmuşlardır. Tarih böyle bir gerçekçilik üzerinde yürür. Dostluklar ebedi değildir. Ülkelerin dostu-düşmanı çıkarına göre değişir.

Yükselme devrinde bunu çok iyi anlayan ve uygulayan Osmanlı Devleti zaman içinde sağduyusunu yitirmiş, uluslarası siyasete ezeli dost-düşman anlayışıyla bakarak kurtlar sofrasında kapışılan yem olmuştur. Çünkü güçsüzleşmiştir.

Osmanlı gücünü kaybettikçe Avrupa devletler dengesindeki işlevini de kaybetmiştir. Hatırlar mısınız birisi "Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat edilmez" demişti? Adamın hangi sözünü dikkate aldık ki bunu dikkate alalım desenize.

Günümüzde "dönelim sırtımızı Avrupa'ya, gidelim başka diyarlara, görsünler günlerini" diyenler var. Şunu bilmeliyiz. Fizan'a da gitseniz mazhar olacağınız "iltifat", "kudret ve kabiliyetiniz" kadar olacaktır. Buna kısaca "gücünüz" kadar da diyebiliriz.

Çağdaş dünyada gücün nasıl tanımlandığını yazının sonuç bölümünde irdeleriz.

*17. yüzyılda haçlı projeleri.

On yedinci yüzyılda Avrupa Osmanlı Devleti karşısında ezici bir üstünlük kazandı.

Yüzyılın ortalarında, akıllı bir adam, Katip Çelebi, Osmanlı Devleti'nin "ihtiyarlık dönemine girdiğini" "devleti temelinden sarsacak hareketlerden kaçınması" uyarısını yapmıştır.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa aynı görüşte değilmiş ki Avrupalıların askeri teknolojideki gelişmelerini anlamadığı için Ordusu Viyana önünde perişan olmuştur. Sonun başlangıcıdır Viyana.

Viyana Bozgunundan sonra Türkler için her türlü kötü akıbet öngörülmüştür. En ılımlı yaklaşanlar bizi toplu halde Hıristiyanlığa geçirmeyi düşünürken daha ateşliler çöllere sürülmemizi en ateşliler ise toptan kılıçtan geçirilmemizi istiyordu.

Yüzyıl boyunca Türklere karşı kutsal savaş açma projesinin öncüsü Fransa Kralı XIV. Louis oldu. Kendisini Avrupa'nın lideri olarak görüyordu. İşin ilginç yönü ülkesi dış ticaretininin yarısını Osmanlıyla yapıyordu ve yüzyıllardır Osmanlı Devletinin kendisine müzahir gücü sayesinde Avrupa'da ayakta durmaya çalışıyordu.

Kendisi Hıristiyanlığın önderi rolünü oynarken Osmanlıyla olan ilişkilerini gizl tutma çabasındaydı

Türklere karşı planlar yapılmaya başlandı.

Fransız devlet adamı Sully'nin planı bunlardan biriydi. (1607)

Plan, Papalık ve 15 Avrupa ülkesinden oluşacak bir birlik öngörüyordu. Rusya dışarıda tutuluyordu. Meclisi olacaktı. Büyük bir kara kuvveti ve güçlü donanması olacaktı. Osmanlılar Avrupa'dan çıkarılıncaya kadar savaşı sürdürecekti. Ordu Fransa Kralının komutasında olacaktı. Komutanlık konusu tartışma yarattı. Türklere karşı savaşın geleneksel önderi Kutsal Roma-Germen İmparatoruydu. Mücadelede Avrupa'nın lideri olmak devrin Avrupa'lı liderler açısından prestij konusuydu. 

Ünlü filozof Leibnitz'in de bir planı vardı. Geleneksel planların zamana uyarlanmış şekliydi. (1672)

İki temel noktası vardı. Avrupa'da birliğin sağlanması ve Doğu'da savaşa devam. Ana fikir, "aramızdaki anlaşmazlıkları ve çatışmaları bırakalım, Türklere karşı birlik olalım"dı. Öneriyle uyumlu olarak Ren Nehri doğrultusundaki Alman-Fransız anlaşmazlığı donduruldu. İmparator arkasından endişe etmeden müttefikleriyle birlikte Türklere karşı savaşa devam edecekti. Fransa'yı ittifaka ikna etmek için kendisine Mısır taviz olarak önerildi ve XIV. Louis "Doğu İmparatoru" olarak anılmaya başlandı. Bu kez Rusya da plana dahildi. Avusturya'nın Sırbistan'ı, Rusya'nın Kırım'ı alması öngörülüyordu.

Yaklaşık yüz yıl sonra Rusya Kırım'ı ilhak edecektir. (1783)

Plan Fransa'da soğuk karşılandı. XIV. Louis planın Avrupa'daki kendi ününü zedeleyeceğini düşünüyordu. 

Bu planda gündeme getirilen Mısır'ın işgali konusunun Fransa'nın ilerde yapacağı Mısır harekatına ilham verdiği kabul edilir.

Mısır, Sırbistan ve Kırım "ödülleri" başka bir tarihi gerçeği ortaya koymaktadır. Avrupa'da gücü eline geçirenin kendi çıkarı için Osmanlı toprağını diğerlerine verme olgusu tarihten gelmektedir. Son örnek Birinci Dünya Savaşında Ortadoğu'da istediğini alabilmek için Anadolu'yu parselleyip Fransız ve İtalyanlara sunan İngilteredir.

Avrupa'da ülkeler arasındaki rekabet ve çekişme ezelidir. Bitmez. Ezelden gelir, ebede gider. Kim biraz öne çıksa diğerleri onu engellemeye çalışır. Cehennemdeki "zebanisiz" bölüm gibidir Avrupa.

Duymuşsunuzdur Cehennemde cezalılar havuzdan kafalarını çıkarıp nefes almaya kalkıştıklarında ayaklarından aşağıya çeken görevliler varmış.  Avrupa'lı liderlerin olduğu bölüm hariç. Merak edip sormuş yeni gelen Avrupa'lı lider. Görevlinin cevabı, "Buraya adam koymaya gerek yok. Kim kafasını birazcık kaldırsa diğerleri saldırıp onu hemen aşağıya çekerler" demiş.

"Sosyal olaylarda hiç bir şey nevzuhur değildir" sözünün sağlamasını en iyi Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler yapar.

İngiltere neden "Brexit" yaptı dersiniz. Almanya'nın Avrupa liderliğine alet olmak İngiltere'nin varoluş felsefesine aykırıdır. Birleşmiş, İngiltere'nin de içinde olduğu, Almanya önderliğinde bir Avrupa her İngiliz siyasetçisinin uykusunu kaçırır. Uyursa da karabasan görür.

Şimdiden Avrupa Birliğiyle İngiltere arasında kurulacak yeni ilişkinin Türkiye için de model olabileceğinden söz ediliyor. Türkiye'ye yeni kapı açılabilr deniyor. Olabilir. Dikkat edilirse İngiltere Avrupa'da oluşan Türkiye karşıtı koroda yer almıyor şu anda. Türkiye'ye göz kırpıyor. Gel ikili ilişkimizi geliştirelim diyor kısaca. Tarihi akışa ne kadar uygun değil mi? Avrupa birleşemiyor ve birisi Türkiye'nin gücünü Avrupa'ya karşı kendi lehine kullanmak istiyor.

Bu durum Türkiye'ye belli bir manevre sahası yaratabilir. Ancak İngiltereyle ilişkiye girerken hesabı çok dikkatli yapmakta fayda vardır. Kılı kırk değil, kırk bin yarmayı öneririm. Karşımızda oluşundan beri dünya siyasetini planlayan, Amerika dahil herkesi kendi milli menfaatlerine göre yönlendirebilen bir ülke olduğunu hep aklımızda tutalım. Koskoca Amerika Dışişleri Bakanı'na dergilerden kesilmiş resimler üzerinden işte Saddam'ın kimyasal silahları diye Birleşmiş Milletler toplantısında alenen yalan söylettiler. Sonra da itiraf ettiler.

1683 yılında Avrupa'da "mukaddes" bir ittifak kuruldu. Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta ve Rusya katıldı. 1699 yılına kadar Osmanlı ülkesi ağır ve yoğun saldırılara uğradı. Yenildi. Avrupa'da ilk kez toprak kaybetti. Gerileme dönemine girdi. Artık Avrupa saldıracak Osmanlı savunacaktı.

"Mukaddes ittifak" savaşları Osmanlı Devleti'nin gücünün tükendiğine Avrupa'yı inandırdı. Korkuları geçti. İstila ve paylaşma planları yapmaya başladılar.

1699'da Osmanlı çok zor durumdayken İngitere ve Hollanda Osmanlı tükenmeden barış yapılması için çaba harcadılar.

Mukaddes İttifak Osmanlı ülkesine saldırırken Fransa Kralı XIV. Louis kendi başına Osmanlı'yı yıkmak ve İstanbul'u ele geçirmek için plan üstüne plan yaptırıyordu. 1685 baharında Kral İstanbul'u işgal planlarını somutlaştırıyordu.

Boğaz kalelerinin planları çıkarılıyor, ahşap evlerin nasıl yakılacağı planlanıyordu. Fransızlar Çanakkale Boğazı'nı geçip kolaylıkla İstanbul'a varacaklarını düşünüyorlardı. Öyle çabuk olmalıyız ki Avusturya'lılar karadan ulaşmadan İstanbul'a varmalıyız, diyorlardı. İstanbul kapanın elinde kalacaktı.

Bu plan1915 yılında iki ülkenin birlikte girişecekleri Çanakkale saldırısına ilham vermiş olabilir.

Osmanlılara bağlı milletler silahlanıp ayaklandırılacak, kadın ve çocuklardan başka Türkler katliamla ortadan kaldırılacaktı. Osmanlı Milleti Fırat'ın ötesine sürülüp Arabistan çöllerinde dolaşmaya mahkum edilecekti.

Sevr Anlaşmasının özü de budur zaten. Lozan'ı küçümseyenlere selam olsun.

Avrupalıların Türkleri Avrupa'dan atmak için yaptıkları planlar kendilerini ilgilendirir. Savaşmak isteyen savaşır. Ancak planlarda bir ortak nokta vardır ki ne kadar eleştirsek azdır. Bütün planlar "Türklerin katliamla ortadan kaldırılmasını" öngörmüştür. Orduların savaşması başka, halkın katledilmesi başka bir şeydir. Bu yaklaşım bir soykırım çağrısıdır. Ben bu çağrıların Avrupa'nın bilinçaltında yer ettiğine ve 1699'dan başlayarak Kırım ve Balkanlarda Müslüman-Türklere karşı tam bir soykırım politikası izlendiğine inanırım. 

1683'te başlattıkları katliamları 1922'ye kadar sürdürdüler. Kala kala Anadolu'da bir avuç Türk kaldık. Hiç kalmayacaktıkta birisi ve arkadaşları kolu-kanadı kırılmış olsa da yüreği hep güçlü olan milleti arkalarına alıp bir mucize yarattılar.

Adama tüm meczuplar televizyonlarda her gün saldırıyor şimdi. Nankörlüğün böylesini insanlık tarihi hiç görmemiştir eminim.

XIV. Louis İstanbul planını yürürlüğe sokamadı. Ülkesinde Katolikliğin dışındaki bütün mezhepleri yasaklayınca Protestanlar ve Alman İmparatorluğu ittifak yaptı ve Fransa'nın önceliği değişti.

*18. yüzyıl yaklaşırken farklı yaklaşımlar. "İnsaniyetçi" (humanitaire) William Penn.

İngiliz William Penn, 1693'te "yeter artık, savaşlar bitsin" yaklaşımıyla bir Avrupa Dieti Devletler Parlamentosu tasarısı ortaya atmıştır. 

Avrupa'da adaletli bir uluslarası düzen kurulursa  savaşların biteceğini öne sürer. 

Plan İngiliz ticaretinin geliştiği Osmanlı Devleti'ni de kurulacak "diet" in içinde olmasını öngörmektedir.

Açıktır ki Penn'in hayali planı İngiliz çıkarları için hazırlanmış bir ısmarlama projeydi. İki yönlüydü.

XIV. Louis'nin Avrupa'daki genişlemesin ve Habsburg'ların  doğuda başarı kazanarak  Avrupa'da egemen olmasını engellemek.

İngiltere ticaretinin ve Avrupa'daki dengelerin peşindeydi.

18. yüzyılda Avrupa'daki aydınlanmacı düşüncelerin Avrupa'nın Türklere bakış açısını kısmen değiştirdiğini öne süren görüşler de vardır. Bunlara göre Avrupa artık din için değil, siyasi çıkarları için savaşıyordu.

Bu görüş çok tartışmalıdır. Öncelikle bu iki amaç, din ve politik çıkar, hep iç içedir ve birbirinden ayrılmaları çok zordur. Benzetme yapmak gerekirse "siyasi çıkar" uçağın motoru, "din ve/veya milliyet duyguları" ise yakıtıdır.

Avrupa dini duyguları ön planda tutmamış olsaydı General Allenby 1917 yılında fatih edasıyla Kudüs'e girip zaferini Başbakanına Noel hediyesi olarak armağan eder miydi. 

Avrupa'nın, Montesquieu'dan başlayıp Samuel Huntigton'a uzanan ana fikrine göre; Batı rasyoneldir ve Doğu'dan üstün olması eşyanın tabiatı gereğidir.

18. yüzyıldan sonra değişen Avrupa'nın "nefreti" değil tehdit algılamasıdır. Gücünü kaybeden Osmanlı artık Avrupa için tehdit olmaktan çıkmıştır. 

Üstelik doğuda yeni ve güçlü bir tehdit ortaya çıkmıştır.

Rusya.

*Avrupa Dengeleri altüst oluyor.

Avrupa 1686 yılında o zamana kadar "barbar" saydığı Rusya'yı, Osmanlı'ya karşı kuzeyden de bir cephe açma düşüncesiyle mukaddes ittifakına çağırdı. Rusya fırsatı kaçırmadı.

Bu Avrupa tarihinde bir dönüm noktasıdır.

Rusya, Hıristiyanlığın ve Batı medeniyetinin savunuculuğunu benimseyerek Habsburg'larla birlikte Osmanlılarla savaş dönemini başlattı. Seri savaşlarla Osmanlı'yı yıprattı. Kırım Hanlığı ve Karadeniz kuzeyindeki ülkeleri işgal ederek, yüz yıl içinde, büyük devlet konumuna yükseldi.

Hayaller sınırsızdı. İstanbul alınacak, Bizans yeniden kurulacaktı. Rusya'nın gözü Avrupa'nın kendi imtiyaz alanı kabul ettiği Osmanlı topraklarındaydı.

Avrupa'nın gözü açıldı. "Doğu Sorunu" gündemin birinci sırasına yerleşti .

1878 Berlin Anlaşmasına kadar sürecek yeni bir dönem başladı. Bu dönemde Osmanlı Devleti ve İngiltere zaman zaman Fransa'nın da katılımıyla Rusya'ya karşı mücadele etti.

Dönemin belli başlı olaylarına kısaca göz atalım.

Fransa 19. yüzyılın başında Osmanlının karşısındaydı. İsyan eden Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı destekledi. Cezayir'i işgal etti.

Valisi karşısında çaresiz kalan Osmanlı Rusya'dan medet umdu. 1833'te Rusyayla Boğazlar rejiminde Rusya lehine hükümler içeren bir  savunma anlaşması imzaladı. (Hünkar İskelesi Anlaşması)

Batılı devletler telaşlandı. Boğazlar rejimini hemen değiştirmek gerekiyordu. İngiltere ve Fransa birleşip Mehmed Ali tehlikesine karşı Osmanlı'yı desteklemeye karar verdi. Rusya Akdeniz'e inmemeliydi. Hayati ekonomik çıkarlar tehdit altındaydı.

İstedikleri bedel çok ağırdı. Osmanlı ülkesindeki iç gümrüklerin kaldırılması. Amaç İngiliz ticaretine kolaylık sağlanmasıydı. Osmanlı çaresizdi. Bedel ödendi. 1838'de Baltalimanı Anlaşması imzalandı.

Osmanlı'nın zayıf sanayisinin rekabet gücü yoktu. Çöktü. Makinalarla dokunarak ucuza mal edilen İngiliz pamuklu kumaşları piyasayı kapladı. İstanbul ve Anadolu'da el emeğiyle tiftik yünü işleyen "çıkrıklar durdu." Tiftik keçisini de kapıp götürdüler.

Bu konuda detaylı bilgi almak isterseniz "Keçiden özür dilememiz gerekiyor sanırım" başlıklı blok yazımı okuyabilirsiniz. İlginçtir keçinin hikayesi.

Biz keçiyi ve çıkrıkları kaptırdık. Hindistan'da durum daha da vahimdi. Kendi dokumalarını satabilmek için İngizlerin kumaş dokuyamasınlar diye Hintli dokumacıların baş parmaklarını kestiklerine dair ciddi iddialar vardır.

Kendisini "bulunmaz hint kumaşı" sanıyor deyimi Hindistan dokumasının kalitesine işaret eder.

1841 yılında Rusya'nın Hünkar İskelesinde elde ettiği avantajları ortadan kaldıran uluslarası bir Boğazlar Anlaşması imzalandı.

Sevinsek mi, üzülsek mi?

Rus tehdidi bertaraf edildi ama Boğazlar uluslararası statü kazandı. Osmanlı'nın mutlak hakimiyeti sona erdi. 

İngiliz siyaset dediğim budur işte. Bir taşla çok kuş. Yıkmakla meşgul olduğun ülkeye dost görünebilmek sanatı.

Rusya 1855 yılında Osmanlı'yı tehdit etti. Osmanlı savaş ilan etti. İngiltere ve Fransa Osmanlıyla birlikte Kırım'da Rusya'ya karşı savaştı.

1856 Paris Anlaşması Osmanlı Devleti'ni bir Avrupa devleti olarak kabul etti ve toprak bütünlüğünü garanti altına aldı. Karşılığında Hıristiyan halka garantiler içeren 1856 Islahat Fermanı ortaya çıktı.

Rusya Avrupa'nın büyük devletleriyle uzlaşmadan Osmanlı Devleti'ni yıkamayacağını anladı. Uzlaşı aradı. Rus Çarı Avrupa'yı dolaştı. Berlin'i bile ziyaret etti. Almanya birliğini sağlamış ve yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştı.

1877-1878 savaşı (93 Harbi) Osmanlı'nın geleceğini belli etti. Yaşama gücü kalmamıştı.

 Almanya Avrupa dengelerini bozuyordu ve İngiltere'nin sömürgelerini tehdit etmeye başlamıştı. İngiltere Osmanlı Devleti'ni himaye politikasından vazgeçti. Rusya'ya yanaştı. Birinci Dünya Savaşı'nın tohumları atılıyordu. 

İngiltere'nin artık Osmanlı'ya ihtiyacı da yoktu. 1878'de Kıbrıs'a yerleşmiş, 1882'de Mısır'da egemenliğini kurmuş ve Süveyş Kanalında kontrol sahibi olmuştu. Hindistan yolu garantiye alınmıştı.

Gelişen bu durumlar karşısında Osmanlı Devleti Abdülhamid döneminde mecburen yüzünü Almanya'ya döndü. Devletin maliyesi, demiryolları, neyi var neyi yoksa Batının emperyalist devletlerinin kontrolu altındaydı. Ülke yarı sömürge durumundaydı.

Sonunda devlet yönetmeyi çocuk oyuncağı sanan İttihatçılar, Avrupa'nın savaşını üzerlerine alınarak, Devleti, aceleyle, kaybedeceği belli olan tarafın yanında savaşa sokarak sonunu çabuklaştırdılar.

Dileyen "Osmanı'nın Birinci Dünya Savaşına Girişinin Öyküsü" başlıklı blog yazımı okuyablir.

*Altı yüzyıl süren mücadele.

Osmanlılar ve Avrupa 1300'lü yıllarda başlattıkları mücadelelerini 1918 yılına kadar sürdürdüler. 1918 yılında Osmanlı Devleti yıkıldı.

Altı yüz yıllık mücadelede gün geldi blok dışı ittifaklar yapıldı. Dostların düşman, düşmanların dost olduğu dönemler oldu. Gün geldi Avrupa kendi içinde savaştı. Osmanlı taraflardan birine yarım etti.

Zaman zaman iş birliğiyapsalar da taraflar birbirlerini en azından hep "hasım" gördüler.

Altı asır boyunca ilişkideki değişmeyen tek olumlu unsur ticaret oldu. Hem savaştılar hem ticaret yaptılar. Osmanlı'nın Avrupayla ticareti gelişti. Bugünkü ekonomik ilişkiler bir günde kurulmadı ki. Bu alanda "kapitülasyonların" oynadığı olumlu katkıya değinmek gerekir. Detayına girmeyelim. Geniş bir konu. Ayrı bir yazıyla inceleriz onu.

Alış-verişte denge sanayii devriminden sonra Osmanlı'nın aleyhine bozuldu. Teknoloji üretiminde çağına ayak uyduramayan Osmanlı Devletiyle Avrupa arasında güç farkı oluştu. Savaşlara kaynak yetiştiremeyen Devlet borç almaya başladı. Aldıkça battı, borçlarını ödeyemedi ve sonunda gelirlerine el konularak bir yarı sömürgeye dönüştü.

Zamanın Fransa elçisi daha 1788'de Osmanlı Devleti'nin Fransa'nın çok zengin bir kolonisi olduğunu söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Avrupayla Türkiye dost, soğuk savaş döneminden başlayarak müttefik oldular. Neresinden baksak aradan henüz yüz yıl geçti. Bu dönemde geçmiş altı yüzlük çekişmenin tortuları zaman zaman ortaya çıktı. Kolay değil, her iki taraf için de, altı asırlık "kan davasını" toplumsal hafızadan silip yeni bir bakış açısını içe sindirmek.

Bir anımı anlatayım. NATO görevindeyken Danimarka'lı bir subay arkadaşım şaşırtıcı samimi bir itirafta bulunmuştu. Yaklaşık iki yıllık bir ortak mesainin sonunda bir gün, "Bayram ben sizi (görevli bütün arkadaşları kastederek) böyle bilmiyordum. Siz de herkes gibi normal insanlarmışsınız" dedi. Ülkesinin eğitim sistemi ve kültürü her halde Türklerin normal insanlar olmadıklarını kendisine belletmişti.

Tortuları bugün de görüyoruz.

Avrupa'da gelişen "milliyetçi" akımların sergilemekte olduğu yaklaşımlar geçmişten kalan tortulardır.

Benzer durum Türkiye için de geçerlidir. Ülkemizde de somut bir gerekçe öne sürmeden Batıyı "kategorik" olarak kayıtsız-şartsız reddeden siyasi akımlar vardır.

*Yakın tarih ve yanlışlarımız.

Avrupa, Soğuk Savaş döneminde Rus tehlikesine karşı, Batı Blokunun lideri Amerika'nın etkisi ve hatta zorlamasıyla "kerhen" Türkiye'ye yakın durdu. Bu kendisinin de çıkarınaydı. Soğuk Savaş bitince zoraki dostluk da bitti.

Türkiye anılan dönemde, askeri işbirliğinin yanına ekonomik işbirliğini de eklemek istedi. 1963 yılında Ankara anlaşması imzalandı. Talep haklıydı ancak tarafların bu konudaki yaklaşımları farklı olduğu için tam bir birliktelik gerçekleşmedi. İlişki sürüncemede kaldı ve bugünlere gelindi.

Üstelik Avrupa Birliğinin değişen yapısı, Türkiye'yi mecburen siyasi ve sosyal bütünleşme de talep etmeye sevk etti. İşin en zor kısmı başladı. Avrupa Birliği, "benim yanıma geleceksen sen bana uymalısın" deyince yoğun bir uyum yasaları hazırlama dönemi başladı. Türkiye yasalarını değiştirmeye başladı. 

Hiç kimse, yasaları kağıt üzerinde benzetmekle bu iş olmaz. Esas olan toplumun uyumudur. O uyum olmadan sosyal ve siyasal birliktelik olmaz demedi. Bu yaklaşım Tanzimatta tellal çıkarıp "ey ahali duyduk duymadık demeyin bundan sonra gavura gavur denmeyecektir" diye bağırtan yaklaşımla aynıdır.

Avrupa Biriği'nin Kopenhag Kriterleri var. Biz dedik ki "O kriterleri alıp üzerine Ankara Kriterleri yazarız olur biter." Öyle olmuyor işte. Türkiye'nin Avrupa'yla ilişkisinde Tanzimattan beri yaşadığı temel sorun bu. 

Hiç bir toplum dışarıdan kriter ithal ederek bir yere varamaz. Her toplum kendi kriterini kendisi yaratır. Kriter toplumun sosyal dokusunun dışa yansıyan özüdür. Dışarıdan alınan kriter bünyeye uymaz. Yakışmaz. Sakil durur. Alınsa da bir kenara köşeye atılır. Orada paslanır. Zamanla da unutulur gider. Hani satın aldıktan sonra kullanım yeri olmadığını anladığımız eşyalar gibi. Baştan kendimize yediremeyiz ama bir süre sonra eskici gelse de şundan kurtulsak demeye başlarız.

Osmanlı yüzünü Batı'ya mecburiyetten döndü. Hiç de gönüllü değildi ama çaresizdi, denize düşmüştü. Batının kendisinden üstün duruma geçmesini de içine sindiremiyordu. İtiraf etmek de istemiyordu. Şöyle bir söylem geliştirildi. Batı'nın teknolojik gelişmelerini alalım ama kültürünü almayalım. Bugün de aynı yaklaşımı sergileyenler var. Mümkün olan bir şey değildir. Adamların kültürünü alalım demiyorum. Sadece bu yaklaşımın uygulanamaz bir hayal olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.

Teknolojiyi toplumun kültürü yaratır. Kültürün senin olsun ver bana teknolojini diye bir kolaycılık olamaz. O zaman dünyada gelişmemiş ülke kalmazdı. Bugünkü teknolojisini alırsın adamın yarın o yenisini geliştirir. Dün aldığın yeni teknolji bugün "eski teknoloji" olur. Zaten yenisini geliştirmedem kimse elindeki teknolojiyi sana vermez. Eskiyi de bedelini ödeterek verir. Çağımız teknolojik sömürü çağıdır. Üstelik gönüllülük üzerine kuruludur. Yeni çıkan bir cep telefonunu kapmak için bütün dünyada insanlar geceden kuyruklara giriyor. 

Ne yapalım ozaman. Teknolojilerini almayalım mı? Demem o değil. Alacağız da hedef o olmamalı.

Hedef teknoloji üretebilen bir toplum yapısı geliştirmek olmalıdır.

*Son söz.

Türkiye Avrupa ilişkileri Dünya durdukça sürecektir.

İlşkinin şekli öncelikle Türkiye'nin gücüyle ilgili olacaktır. Güçlü Türkiye her zaman her yerde kendine yer bulur.

Çağımızda güç teknoloji üretip-üretememeyle belirlenir. Orduların büyüklüğüyle değil.Teknoloji üretebilen toplumlar insanca yaşar. Diğerleri onların refahına hizmet eder.

Türkiye teknolji üretebilen bir toplum değildir.

Önümüzdeki zor sınav teknoloji üreten bir topluma nasıl dönüşeceğimizdir.

Boş lafları bırakıp bu hedefe nasıl ulaşacağımızı tartışmalıyız. Bu hedefi amaçlamayan her tartışma ve konuşma boşa kürek çekmektir.

Hani bize "Muasır medeniyet seviyesini üstüne çıkmak" hedef olarak verilmişti ya, işte günümüzdeki anlamı budur.

Siyasetin ana konusu bu olmalıdır. Herkes bildiğini söylemeli ve bir yol bulmalıyız. Yoksa havanda su dövmeye ve yarı aç- yarı tok yaşamaya devam ederiz.

İyi de nasıl olacak derseniz, benim kendi kapasitemle önerim bellidir.

Demokrasi. Demokrasi. Demokrasi.

Etki alanı alabildiğince daraltılmış ve kuralların birlikte belirlendiği bir ortak yaşam alanı. Eşit şartlarda serbest rekabete dayanan bir toplumsal düzen. Sınırsız, sorgulamasız, yargılamasız bir ferdi yaşam alanı.

Özgür olmayan bireyler teknoloji üretemez.

Avrupa Birliği konusuna geri dönersek. Birliğin mevcut şekliyle Türkiye'nin tam üyeliği ne mümkündür bence ne de gerekli. Tarafların sosyal dokuları farklıdır. Bu iki doku uyum sağlamaz.

Olmayacağı belli olan bir tam üyelik için aşırı ısrarcı olmak da tartışılmalıdır. Bazan gururum kırılmış hissediyorum kendimi.

Nasıl bir ilişkinin mümkün olduğuna bakmak daha uygundur. En uygunu, uzun vadede tam üyeliği hedefleyen, kısa vadede ekonomik ilişkileri geliştiren bir yaklaşımdır.

Avrupa ülkelerinin teknoloji üretim güçlerine biz nasıl sahip olabiliriz konusu her zaman ilişkinin ana konusu olmalıdır.

Bunu başarırsak güçlü oluruz.

Unutmayın. "Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat edilmez."

 

 

Not: Tarih bölümündeki "factual" olaylar için, Halil İNALCIK'ın "DEVLET-İ ALİYYE" eserinin IV. cildinden yararlanılmıştır. Yorumlar bana aittir.

Anılan dört ciltlik eserin Osmanlı Tarihi açısında bir klasik olduğunu düşünürüm.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 82
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1722
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster