Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Aralık '07

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
415
 

Toplumsal uzlaşma kültürü ve demokrasi

Toplumsal uzlaşma kültürü ve demokrasi
 

Demokrasi; ‘Demos’ ve ‘Kratos’ kelimelerinin birleşiminden oluşmuş halk iradesi ile oluşan yönetim anlamına gelir.

Demokrasi her kavram gibi varoluşundan bugüne pek çok değişim geçirerek gelmiştir. İlk ortaya çıktığında varolan pek çok eksik bugün ortadan kalkmasına rağmen demokrasinin tam manasıyla ideal bir rejim olduğunu ifade edemeyiz.

Demokrasi şu anda diğer rejimler içerisinde en uygulanabilir olanıdır.

Demokrasi kavramı , insan hakları , eşitlik, özgürlük ve milliyetçilik kavramlarıyla aynı zamanda ve Fransa İhtliali(1789) ile dünya milletleri tarafından tanınmaya ve önem kazanmaya başladı. Fransadan esen bu çok yönlü rüzgar elbette diğer toplumları ve özellikle de imparatorlukları etkilemiştir.

Bu anlamda tek kişi hakimiyetinin hüküm sürdüğü , çok uluslu bir yapı gösteren ve halkın sadece ‘teba’ olarak görüldüğü Osmanlı İmparatorluğunun Fransa merkezli bu değişim hareketlerinden etkilenmemesi düşünülemezdi. Fransa İhtilali'nden sonra Sırplar , Yunanlılar Bulgarlar ve diğer birçok toplum Osmanlıya karşı bağımsızlık mücadelesine girişmişlerdir. Osmanlının siyasal , ekonomik ve askeri olarak güçsüzlüğü sebebiyle bu isyanlar kısa sürede başarıya ulaşmış ve bu toplumlar bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Aynı zamanda bu dönem Osmanlıda bir demokratikleşme çabalarına da sahne olmuştur. Fransa merkezli insan hakları ve demokrasi kavramları Osmanlıda da mutlak padişah otoritesinin yanında bir de halk otoritesi olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu dönemde uzun süren mücadeleler neticesinde önce sözde sonra da özde bir meşrutiyet rejimine geçilmiştir. 1876 yılında çıkarılan Kanuni Esasi bir meşrutiyet rejimini öngörmesine rağmen padişahın mutlak yetkilerini kısıtlamaması nedneiyle sadece sözde bir meşrutiyet ortaya koymuştur. Bu ‘sözde’liğe rağmen padişah otoritesi açısından tehlikeli gördüğü için yetkisine dayanarak 1878 yılında Meclisi Mebusan’ı kapatma yoluna gitmiştir. Ancak bu davranış Osmanlı'nın dünya gerçeklerinden uzak olduğunu göstermektedir. Nitekim 1909 yılında çıkarılan 2. Meşrutiyet gerçek manâda bir meşruti rejim olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak 1909 yılı meşrutiyet için oldukça geç bir tarih olmuştur. Eğer meşruti rejime geçmek konusunda Osmanlı bu kadar mütereddit davranmasa idi belki dünyada pek çok denge daha farklı gelişecekti.

1909 yılında çıkarılan bu kanun ile 1299’dan beri süregelen mutlak padişah otoritesi artık sona ermiş. Padişahın yetkilerini kullanırken beraber karar vermek zorunda olduğu halk tarafından seçilmiş temsilcilerin oluşturduğu Meclis-i Mebusan ortaya çıkmıştır. 1914 yılında başlayan ve etkisi tüm dünyada hissedilen ve bu yüzden adına 1. Dünya Savaşı denilen savaş özellikle en büyük etkisini Osmanlı toprakları üzerinde göstermiştir. 1699’dan itibaren başlayan gerileme Osmanlı İmparatorluğunu derinden etkilemiştir. Devlet kaynakları zayıflamış , siyasi otorite ortadan kalkmış devlet iç ve dış borç batağına saplanmış ve dünyada varolan gelişmelerden uzak kalınmıştır. Yüzyıllardan beri zaten refah yüzü görmeyen Anadolu halkı dünya savaşıyla beraber çok daha zorlu ve acı bir sürecin içine girmiştir.

Devlet tarafından yüzyıllarca bir vergi ve askerlik makinası olarak görülen Anadolu insanı savaşın olanca yükünü omuzlarında hissetmiştir. Ancak 1. Dünya Savaşı emperyalist devletlerin amaçladıkları gibi gerçekleşmemiş, savaşı kazansalar dahi Anadolu topraklarında mutlak bir hakimiyet elde edememişlerdir. Ardından gelen Milli Mücadele dönemi eşsiz bir kahramanlık destanı olarak milletimizin hafızalarında hak ettiği yeri almıştır.

29 Ekim 1923 tarihi Türk Milletinin varolduğu günden bugüne yaşamış olduğu en büyük devrim günüdür diyebiliriz. Binlerce yıllık Türk tarihinde ve son olarak Osmanlı Devletinde tek kişi idaresine dayanan halkın ne seçme ne de seçilme hakkının olduğu bir sistem uygulandı. Halk belki binlerce yıl hükümdar ailesinin tanrı tarafından görevlendirildiğini düşünüp, tek kişi idaresini sorgulamadı bile. Ama 1923 ‘ün 29 Ekimi millete 'Seçecek de sensin seçilecek de...' mesajını vermiştir:

Bugün bile demokrasinin birçok nimetinden yararlandığı halde Atatürk’ü akılalmaz iftiralarla karalayan zihniyet büyük bir yanlışlığın içerisindedir. Çünkü unutmamak gerekir ki demokrasi büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün milletimize verdiği çok önemli bir hediyedir. Ancak demokrasinin varlığı zaman içerisinde ancak oturabilmiştir. Bilinmektedir ki TEK PARTİ sisteminin varolduğu bir ülkede demokrasinin tam olarak yerleştiğini söylemek mümkün değildir. Bu bakımdan Türkiye 1945 yılına kadar ÖZDE değil SÖZDE demokratik bir ülke olarak varlığını sürdürdü.

1945 yılı ülkemiz demokratik kültürü açısından son derece önemlidir. DEMOKRAT PARTİ geleneğinin başladığı tarih olan bu yıl ülkemizin demokrasisinin gerçek miladı sayılabilir. 1945 yılından 1960 yılına kadar süren bu çok partili siyasi yaşam 1960 yılındaki darbe ile tamamıyla olmasa da büyük oranda çok partili siyasi yaşama zarar verdi. İktidarda bulunduğu dönemde ülkede pek çok yanlış uygulamada bulunmasına rağmen idam edilmesiyle beraber Adanan Menderes vatandaşın gözünde bir demokrasi kahramanı haline gelmiştir. Gerçekten de bir ülke başbakanının bu şekilde idam edilmesi ülkemiz demokrasisi açısından büyük bir kayıp olmuştur.

1960 -1980 dönemi iki kez muhtıralarla sekteye uğrasa da büyük bir siyasal rekabet ortamına sahne olmuş ve bu rekabet aşırıya kaçarak insanların birbirlerini siyasal görüşlerinden dolayı sorgulayıp infaz ettikleri bir hale dönüşmüştür. Demokrasi içerisinden hiç de yeri olmayan bu durumdan o dönemin siyasi aktörleri sorumludur. Çok partili siyasi hayat, farklı görüşlere tahammül etme, sahip olduğu görüşün dışındaki görüşlerin de doğru olabileceği ihtimali ne yazık ki Türk insanı tarafından düşünülememiştir. Ancak şunu belirtmekte yarar var kı 12 Eylül tecrübesine rağmen hala bu kültürün oturamadığını görmekteyiz. İnsanlar hala karşıdaki görü mensubunun farklı düşüncesi hazmedememektedir. Bu ise demokratik kültür açısından son derece düşündürücüdür.

Bahsini ettiğimiz 1980 öncesi kanlı süreç 12 Eylül ile noktalanmış. Türk Silahlı Kuvvetleri Demokrasi için demokrasiye ara vermiştir. 1980 sonrası Türkiye 1980 öncesi Türkiye’den çok daha farklı olmuştur. 1980 öncesi büyük kavga ortamında tarafgirlik yapan gençlik 1980 sonrası dönemde apolitize edilmiş sorgulamadan, yargılmadan değerlendirmeden inanan ve hayatını GÜNLÜK yaşayan bir hale gelmiştir. Popüler kültür rüzgarı nereye doğru estirirse oraya doğru yönelen ve ÜLKE, MİLLET, DEMOKRASİ, POLİTİKA gibi alanlardan tamamen uzaklaşmış bir gençlik yapısı emin olun 60-80 arası varolan politik kavga ve ayrışa ortamı kadar tehlikelidir.

Bahsini ettiğim bu süreç beraberinde, 'Ülkeyi yönetenler bir şey yapıyorlarsa vardır bir bildikleri anlayışını getirmiştir. Bu anlayış da açıkçası binlerce yıl hüküm süren hükümdar ailesinin tanrı tarafından kutsandığı ve onların yanlışlardan arındırıldığı anlayışına çok benziyor. Ve gelelim 2000 sonrası döneme yani bizim dönemimize yani gelecek kuşağın bizi GENÇ olarak nitelendireceği bu döneme işte sorumluluk bizde bu dönemde. Gelecek kuşaklar tarafından demokrasiye hizmet eden bir nesil olarak anımsanmak istiyorsak üzerimize düşenleri yapalım.

Demokrasinin gerçek anlamda ülkeyi yönetenleri doğrularından dolayı alkışlayıp yanlışlarından dolayı tenkit edeceğimiz bir yönetim modeli olduğunu unutmayalım.

Saygı ve sevgiler…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 643
Kayıt tarihi
: 28.09.07
 
 

1987 yılında Konya Ereğli'de doğdum İlköğretim ve Lise öğrenimimi Konya'da tamamladıktan sonra 20..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster