- Kategori
- Öykü
Yalnız bir ölümün paramparça hikayesi (Semra'nın hikayesi) IV
Adım Semra.
Ben evli ve iki çocuklu bir kadınım.
Ancak evli olmam sizi yanıltmasın, yaklaşık yarım asırlık ömrümde hiç aşık olmadım ben. Aşkın nasıl bir duygu olduğunu ve bu vesileyle de hiç aşık olmadığımı filmlerden, dizilerden, kitaplardan ve arkadaşlarımın anlattığı akıl almaz hikayelerden bilirim.
Fırsatım olmadı desem bana inanır mısınız? Liseden sonra okula devam edemedim. Babam ve ağbilerim modern görünümlerine rağmen, üniversiteye giden kızların namusundan daima şüphe ederler, bir kızın liseyi bitirir bitirmez evinde oturup onu istemeye gelecek adaylar arasından seçilecek uygun olanla hayatını birleştirmesi gerektiğini düşünürlerdi. Bu vesileyle de lisede belki de henüz aklım ermediğinden, sonrasında da fazla bir sosyal hayatım olamadığından ya da belki aşık olabilceğim bir adamla henüz karşılaşamadan Erdem'le evlendirildiğimden bir kez bile aşık olamadan gençliğimi ve güzelliğimi yitirdim.
Yalnız bu "evlendirildim" lafı yanlış anlaşılmasın, babam eğitimimi kısıtladıysa da beni istemediğim bir adamla evlendirecek bir adam da değildi. Ama hayat beni bu karara sürükledi, engel olamadım. Nasıl mı?
Her yaz gittiğimiz Büyük Ada'daki evimizin sırasında, Erdem'lerin de büyük ve gösterişli bir evi vardı. İtiraf etmem gerekirse bu ailenin şaşalı hayatı herkesin olduğu kadar, benim de ilgimi çekiyor ve uzaktan uzağa o evde yaşanan her şeyi merak ediyordum. Önünden geçerken dikkatle o evi ve içinde yaşananları görmeye çalışıyor, içeride verilen davetlerin ve sıkıcı evimizde pek alışkın olmadığım neşeli kahkahaların hayalini kuruyor, kendi içimde hikayeler uyduruyordum.
İşte bu ailenin genç, yakışıklı ve civardaki genç kızların hayranlığını kazanmış bir oğlu vardı. Adının Erdem olduğunu da ona aşık kızlardan biri olan Meral'den öğrenmiştim. Hatta Meral, Erdem'le evlenmenin hayallerini kuruyor; arada sırada bana buluştuklarından ve bu buluşmalarda onu baştan çıkarmak için yaptığı cilvelerden bahsediyordu. Bir defasında evin kapısının önünde, tam Meral'i bizim evden uğurlarken, Erdem onu görüp kapımızın önünde durmuş ve onunla konuşurken bana kaçamak bakışlar fırlatmıştı. Bunca kızın hayalini kurduğu biri tarafından dikkatle incelenmekten hoşlandıysam da sırtımı dönüp eve girmekte pek de güçlük çekmemiştim.
Bir zaman sonra Erdem bizim evin civarında sıkça görünür olmaya başladı. Ben balkondayken üst üste arabasıyla ya da yürüyerek kapının önünden geçmeler bir süre sonra uzun bakışmalara dönüştü. Aslında buna pek de bakışma denemezdi. O bir kaç arkadaşıyla bizim evin karşı tarafında oyalanıyor ve oyalanırken de gözünü benden ayırmıyordu. Ben ona bakmıyordum ama içeriye de girmiyordum. Beni izlemesi bir şekilde hoşuma gidiyordu.
Bir akşam annem bana Erdem'lerin beni istemeye geleceklerinden bahsetti. Hiçbir şey hissetmemiştim. Nişanlandıktan sonra özel izinle başbaşa kaldığımız anlarda da içimdekiler değişmedi. Herkes, başta annem olmak üzere nikahta keramet olduğunu ve bütün kızların beni nasıl da kıskandığını, aptal olmamamı söylüyordu bana. Onlara inandım ve o keramete kavuşmak umuduyla Erdem'le evlendim. Nikah günü beni avutan tek şey evden gelinliğimle çıkarken Meral'in bana hasetle bakan gözleriydi...
Fakat evlilik ona olan hislerimi hiç değiştirmedi. Erdem'e haksızlık edemem, bana karşı her zaman ilgiliydi ve galiba ben de zamanla ona alıştım hatta belki de sevdim. Ama bunun aşk olmadığını biliyorum...
Sonra Didem doğdu, Burak doğdu, Erdem'in annesi hastalandı ve yanımıza taşındı derken bir gün kendimi korkunç bir karmaşanın ortasında buldum. Zaman ben hiçbir şey anlayamadan geçmişti ve ben bir ömrün yarısından çoğunu tüketmiştim. Bütün bunlar olurken namuslu bir kadın ve iyi bir anne olmaya, evimin düzenini sağlamaya çalışmaktan fazlasını düşünememiştim. Hatta Erdem'e nasıl göründüğüm de pek umrumda değildi. Aşık olmadığınız bir adamın sizi nasıl bulduğunu çoğunlukla önemsemezsiniz. Ama bütün bunlar olurken bir de baktım ki, beni büyük bir aşkla seven kocam benden uzaklaşmış ve hatta etraftaki genç ve güzel kadınlarla yakınlaşmaya başlamış.
Bir zaman sonra iş seyahatleri de artmaya başladı, hatta arada yalanlar da söylediğini fark ettim. İş yerinde birlikte çalıştığı bir kız vardı, Mısra... Sürekli ondan şüphelenmeye ve Erdem'i deli gibi kıskanmaya başladım. Fakat zamanla elle tutulur bir sonuca varamayacağımı anlayıp, bu anlamsız mücadeleyi bıraktıysam da bütün bu süreçte hem kendim yıprandım hem de Erdem'i çok hırpaladım. Evliliğimiz bu dönemde çok yara aldı.
Bütün bunlar yaşanırken bir gün Burak'ın elinde kayınvalidemin ilaçlarını gördüm. O gün Burak'ın o tansiyon haplarını içmiş olması ihtimaliyle yaşadığım korkuyu anlatamam. Yatalak kayınvalidem üç gün daha yaşayacak diye oğlumun hayatını riske atamazdım. Erdem'e yaptığım çeşitli baskılar sonucunda kayınvalidem evine gitti, başına da bir Rus bakıcı tutuldu. O soğuk kış gününde kayınvalidemi evine gönderdiğim ve sonrasında zavallı kadın, elin bakıcısıyla evinde yapayalnız öldüğü için hayatım boyunca bu olayın vicdan azabından kurtulamadım. Yine de avuttum kendimi, insan her hatasına bir mazeret bulur ya işte, bir ömrü aşksız geçiren bendeniz de oğlumun hayatını tehlikeye atamazdım değil mi?
Adım Semra.
Ben hiç aşık olmadım.
Siz evde ya da sokakta, gizli gizli ya da alenen doyasıya aşkınızı yaşarken; hiç aşık olmadan bir ömür geçirmenin ve bir erkeğe bakarken, dokunurken ya da onunla sevişirken içiniz hiç titremeden gençliğinizi ve güzelliğinizi kaybetmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?