- Kategori
- Deneme
Yalnızlığın ve sürgünün yazarı; Sadık Hidayet

Onun adını ilk kez Kürt yazar Mehmed Uzun’un kendi yaşamını anlattığı ‘Ruhun Gökkuşağı’ isimli eserinde görmüş, hakkında edilen birkaç kelam dikkatimi çekmişti. Her halde sürgün yazarlarından biri olması, son derece yalnız bir hayat sürdürmesi ve düzenin karşıt cephesinde yer alması beni ona çeken önemli özellikleri olabilirdi. Ha, bir de Fars edebiyatına olan merakım…
İsmini evvela çok beğendiğimi söylemeliyim. Bana kalırsa tam bir edebiyatçı ismi. Evet, Sadık Hidayet’ten bahsediyorum. Belki isim konusunda benimle ayrı düşebilirsiniz, lakin benim düşüncem sabit. Neyse, bu yazıda zaten onun ismini değil, yaşamını, en azından dikkat çeken özelliklerini konuşacağız.
Merakıma düştükten sonra fazla bir zaman kaybetmeden ilk işim kitaplarını alıp, okumak olmuştu. Kısa kısa kaleme aldığı öyküleri gerçekten de etkileyici ve bir o kadar da düşündürücüydü. Onun neden yaşamı boyunca kendisini bir türlü rahat hissedemediğini, neden insanlardan köşe bucak kaçtığını şimdi daha iyi anlayabiliyordum. İyi bir okur ve merhametli bir yürek sahibi olmasının getirdiği mükemmeliyetçiliği, toplum içinde var olagelen kusurları apansız yakalayıp, bunları zihninin koridorlarında şiddetle eleştirip, cezalandırıyordu. Gamsız olamayışı akabinde müthiş bir duyarlılık yaratıyor olmalıydı ki gittikçe bunalımlaşan aklı, kendisine devamlı yalnızlığı salık veriyordu.
Şu sözü 'Kör Baykuş' isimli kitabından bir alıntı;
‘ Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hatta şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum.’
Bahsi geçen yıllar İran ülkesinin 1. ve 2. Dünya savaşı yılları arasıdır. Okur-yazar Sadık’ın gözleri onda derin bir iğreti yaratan kusurlara, namussuzluklara ve hilebazlıklara takılıp durur. İşler öylesine çığırından çıkar ki İran’ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yönelik eleştirilerini yoğunlaştırır, bu da eşyanın tabiatı gereği hakkında mimlenmesine neden olur.
İdealisttir Sadık Hidayet. Okuduğu bunca kitabın zihninde yarattığı aydınlığın ülkesinin tamamına yayılmasını arzular. Ama bunun pek de kolay olmayacağını bilir. Ayrıca edebi bir sadakat ile bağlı olduğu Fars edebiyatını geliştirir, zenginleştirir ve onu çağdaş uluslararası edebiyatın içine dâhil eder. Bu minvalde öncü kabul edilir. Gerçi bu özverisi bunun kadri kıymetini bilenler için mühimdir, ama edebiyattan ve sanattan anlamayan gerici kafalar için ise lüzumsuz ve küfre dayanmış bir hadsizlik olarak görülmüş olmalı ki zamanla ülkesinde nefessiz kalır Hidayet.
Sadece ülkesindeki bu baskın sesin altında ruhu acı çekmez, aynı zamanda kadınlar cephesinde de yüzü bir türlü gülmez. Yazdığı hikâyelerden yola çıkarak onun aradığı kadını bir türlü bulamadığını düşünürüz. Evet, onun yalnızlık imgeleriyle süslü mütevazı hayatını şenlendirecek bir kadın onun yoluna çıkmamış, naçar yüreğine heyecan armağan etmemiştir.
‘ Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok!’
Bu itirafı ile ruhunun yalnızlığını ayyuka çıkartıyor, ama yine de yazmaktan, üretmekten vazgeçmiyordu. Şu sözü de ona ait;
‘Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden bu devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum, bir iki tereddütten sonra lambayı yakınıma koydum ve yazmaya başladım…’
Hayatın içinde her zaman kendisine bir takım eleştiriler bulmuş bu yazar için sanırım sözcükler bile kıymetini kaybetmeye başlamış olacak ki zamanla ölüm ile yaşam arasında dengeler kuruyor, ölümün yaşama ağır bastığı dönemlere giriyor ve öykülerini de bu akıbetten kurtaramıyordu;
‘ Hayır, hiç kimse intihar kararına varmaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar. İşte bu alın yazısının hakimiyet gücü vardır. İnsana hükmeder. Fakat aynı zamanda bu, benim. Kendi kaderimi kendim yarattım. Şimdi artık elinden kaçamam, kendimden kaçamam.’
‘Diri Gömülen’ isimli kitabından yaptığım bu alıntı, bir bakıma Sadık Hidayet’in kendisini mutlak sona götüren yolda okurlarına sunulan bir ipucu manası taşıyor. Artık onun yazılarında ölüme güzelleme yapılan bölümlere daha sık rastlayabiliriz;
‘ Istırap, korku, dehşet ve yaşama arzusu, hepsi bitmişti bende. Bana telkin ettikleri dinî inançlardan kurtulmuş, huzura ermiştim. Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?’
Çağdaşlarından farklıydı. Bir tanrının varlığını kuşku ile karşıladığı gibi ölümden sonra bir hayatın var olduğunu da yadsıyor, hatta bunun düşüncesini dahi kabullenemiyordu. Bir özelliği daha vardı, onu da söylemezsek haksızlık olur düşüncesindeyim; Sadık Hidayet, et tüketmeyen ve bundan övünç duyan bir vejetaryendi. Bunun üzerine kaleme aldığı bir kitabı bile var. Bu da gösteriyor ki sadece insanın değil, hayvanın da yaşama hakkını savunan duyarlı bir yazardı.
Ve fakat dediğim gibi, bu namussuz dünyada yaşamakta zorlanmasının sebebi belki de biraz fazla namuslu oluşuydu. Takıntılar ve ruhunun çöküntüsü, 1951 senesinin Paris’inde onu ölüme götürecek son viraja sokmuştu bile;
‘Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden! Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kağıt parçalarını. Ne gelecek umurumda, ne onlar…’
Artık dönüşü olmayan bir yola girmişti bile. Dilerseniz ondan geriye kalan son anını yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi’nden dinleyelim;
"Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
Sadık Hidayet, tam altmış beş yıldır aramızda değil. Fakat eserleri, düşünceleri, yaşamı ve duruşu ile kendisini yaşatmaya devam ediyor. Ne acıdır ki eserleri doğup büyüdüğü, özünü ve geleneğini aldığı kendi toprağında, İran’da yasaktır. Onlarca dile çevrilen, ülkeleri dolaşan ve milyonlarca okurun eline ulaşan eserleri dilerim bir gün kendi öz anavatanında da özgür olur, insanlarını aydınlatamaya devam eder…
Son olarak kısa da olsa iyi ki gelip geçtin bu dünyadan ey Sâdık Hidâyet…
15 Ağustos 2016
İstanbul