- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yeni bir güne uyanmak ...

Bu sabah uyanıyorum ve kendimi inanılmaz hafiflemiş hissediyorum. Sanki dünyanın bütün dertlerinden kurtulmuşum. Penceremden içeri süzülen bir güneş ışığı olmasa da yüzümü pencereye dönüp gözlerimi kapattığımda sıcaklığını hissedebiliyorum güneşin, içimde ısınıyor aynı anda…
Uzun zamandan sonra istediğimi yapmış ve istifa dilekçemi vermiştim. Üstelik bir süredir görüştüğüm ve prensipte anlaştığım firma ile bugün sözleşmemi imzalamak üzere bir görüşmem vardı.
İşe gitmek durumunda olmadığım bilinci ile yastığıma biraz daha sıkı sarılarak devam etmek istedim uyumaya ama uyanmıştım bir kere, içeriden de kızarmış ekmek kokuları geliyordu bu kokuyu takip etmemek pek mümkün gelmedi ve yavaşça sıyrıldım yatağımdan. O saatte uyanmam beklenmediği için masada benim için hazırlanmış bir servis yoktu bunu da fırsat bilerek öncelikle sıcacık bir duş almak istedim sonrasında kahvaltımı edebilirdim nasılsa.
Ne zaman duşa girsem, akan suyla birlikte bütün negatif enerjimin de benden uzaklaştığını hissederim. Bütün günümü ılık suyun altında geçirilebilirim ama evin içindeki kızarmış ekmek kokusu hala cazibesini koruyor benim için. Kahvaltı etmeye duyduğum özlemle masada ne varsa yiyebilirim gibi gelse de son dönemde anlam veremediğim bir şekilde aldığım kilolar yüzünden onu da yapabilme şansım pek yok. Kızarmış ve yağsız kepek ekmeği o kadar da kötü değilmiş niye daha önce denemediysem. Kahvaltının üstüne içtiğim –genellikle beş şekerli- kahve yerine içerisine sadece bir şeker koyduğum koca kupa ve kahve de en az beş şekerli olan kardeşi kadar tatlı bir içime sahipti benim için.
Ne kadar da farklı bir gün bu, gazetelerimi ve kahvemi alıp koltuğuma geçtiğim zaman yine şaşırıyorum. Bütün haberler birbirinden olumlu her şey yolunda görünüyor dünyada ve ülkemde, keyifle okuyorum kahvemle beraber gazetemde bitiyor. Sonraki okuyuculara terk ediyorum onu ve odama geçiyorum, yatağım tüm cazibesi ile beni çağırıyor ama kendime hakim oluyorum ve yeni firmadaki görüşme için hazırlanmaya başlıyorum nede olsa artık kabul edildim diye kendimi bırakmak olmaz daha önceki görüşmelerde kullanmadığım bir kravat ve takım seçiyorum ama öncelikle duştan sonra karışan saçlar üzerinde çalışmak lazım. Ne zaman çok özensem bu saçlarımda istediğim gibi olmaz ama bu sefer olabileceğinin en iyisi oluyor, ilginç var bugünde bir şeyler kesinlikle. Hazırlanıp evden çıkıyorum ama sonra bir şey unuttuğum aklıma geliyor dönüp Ferhat Göçer’in yeni albümüne ait Cd’sini alıyorum.
Yola çıkmadan önce albümü dinlemek için ‘play’ tuşuna basıyorum uzun bir intro’dan sonra ilk şarkı olan ‘Cennet’in sözleri duyuluyor ve o noktada öylece hareketsiz kalıp dinliyorum sonuna kadar şarkıyı, yetmiyor yeniden başlatıyorum aynı şarkıyı ve ancak el frenini indirip yola çıkabiliyorum. Yollarda da bir gariplik var tamam genellikle mesai başlamadan önce yollarda olduğum için trafik bir başka oluyordu ama yine de bu denli boş olması garip geliyor. Bütün trafik lambaları tıpkı ‘Amerika’ da gece saatlerinde olduğu gibi ben yaklaşınca yeşil’e dönüyor gülümseyerek geçiyorum hepsinden ve işte yeni ofisimin otoparkındayım. 'Bu güvenlik beni nerden tanıyor?' 'Volkan bey' diyerek karşılıyor! Anlayamıyorum ama devam ediyorum yoluma, görüşeceğim kişide beni kocaman bir gülümseme ile karşılıyor, biraz muhabbetten sonra sözleşmemi çıkartıp bana uzatıyor, anlaştığımız rakamdan yaklaşık yüzde 25 daha fazla görünüyor yıllık brüt ücretim. Okuduğum satırdan sonra yüzümdeki ifadeden anlıyor bu değişikliğin nedenini kendi içimde sorguladığımı ve açıklamasını yapıyor -kim hayır der ki(?) okuma faslını bitirip karşılıklı imzalıyoruz.
Başlama tarihimi de bir hafta sonrasına erteliyor yeni görevime daha zinde başlamam adına, benden daha keyiflisi yok anlayacağınız.
Güvenlik kapıyı açarken 'iyi günler efendim' diyerek uğurluyor, yollar hala bomboş günün geri kalanıda tamamen bana ait. Kız arkadaşımı arayıp gelişmelerden haberdar ediyorum, tatil yapacağım hafta için planlar yapıyoruz. Telefonu elimden yan koltuğa bırakıyorum tam müziğin sesini biraz yükselteceğim anda irkiliyorum.
Telefonum çalmaması gereken bir şekilde çalıyor, duymamazlıktan gelip yola devam etmeye çalışıyorum, yollar hala yeterince boş, güneşte yüzünü bana dönmüş tamamen ama inatla çalıyor telefon Steve Miller;
‘Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own’ diyor…
Telefonumu elime alıyorum saat; 06:15…
'Bu sadece bir rüya olmamalı', gözlerimi kapatıp açıyorum gerçek ile rüya arasındaki farkı ayırt etmek için. Sonuç değişmiyor malesef, akşam uyumadan once yatağımın kenarına bıraktığım bilgisayarım kapanmamış ve hala ‘Cennet’ çalıyor…