Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

18 Şubat '09

 
Kategori
Eğitim
 

Yoldakiler

Yazarı: Harun TOKAK

1955 yılında Uşak'a bağlı Merkez - Kırka köyünde dünyaya geldi. İlköğrenimini orada tamamladı. Orta ve lise eğitimini Uşak'ta, üniversite eğitimini ise İzmir İlahiyat Fakültesi'nde 1979'da tamamladı. Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değişik kademelerinde görev yaptı. MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nde Eğitim Uzmanlığı ve Başbakanlık' ta bazı bakanlara müşavirlik yaptı.

Eserin Özeti:

ON BİR ARKADAŞTILAR

Güney Doğu dağları arasında küçük bir kasabaydı… Mehmet ve ailesi genellikle dar gelirli ailelerin yaşadığı bu kasabada oturuyordu. Sekiz kardeşlerdi. En büyük kardeşe alınan ayakkabı veya elbise, yırtılıp veya parçalanıncaya kadar diğer kardeşleri sırayla dolaşırdı.

Mehmet lisede okuyordu. Okulda hemen her gün boykot olurdu. Türlü bahanelerle olaylar çıkar, sık sık dersleri boş geçerdi. Sayısal bölümde olmasına rağmen Matematik ve Fizik dersleri de çoğu zaman boş geçiyordu. Kimya öğretmeni ancak iki ay dayanabilmiş ve istifa ederek ilçeyi terk etmişti.

PKK’nın özel günlerinde sıralar kırılarak bahçede yakılırdı. Etrafında da halaylar çekilirdi. Özel Harekat Polisinin okula gelmediği gün olmazdı.

Mehmet okulun futbol takımındaydı. On bir arkadaştılar… Okullarını başarıdan başarıya taşıyorlardı. Takım kaptanı Rıdvan’dı. Antrenmanlardan sonra da Rıdvan onları etrafına oturtur, Karl Marks’ın “Kapital”inden bölümler okurdu.

“Devletin Kürtlere zulmettiğini, onları yok saydığını, üniversiteyi kazansalar bile iş bulamayacaklarını” telkin eder dururdu. Rıdvan’ın, PKK sorumlusu olduğunu çok sonraları öğrendiler.

Bir gün babasına iki misafir geldi. Diyarbakır’dan gelmişlerdi. “Üniversiteye hazırlık dershanesi açtıklarını, zeki ve fakir öğrenciler için yollara düştüklerini, onları barındırabileceklerini, ” söylüyorlardı. “Biz bu evlatlarımız için yollardayız, ” dedi yaşça büyük olanı…

“Üniversiteye hazırlık, üniversite imtihanları, üniversiteyi bitirmek… Bunlar zaman kaybından başka bir şey değildi. Bitirsek de iş vermezlerdi, ” diye düşündü Mehmet ama babasına da direnmek istemedi.

O gün Mehmet’in hayatında yeni bir dönem başladı. Cuma günleri okul çıkışları Diyarbakır’a gidiyor, pazartesi günleri geri dönüyordu. Hafta sonları gündüz dershanede, akşamları yurtta dolu dolu vakit geçirirken Rıdvan’ın anlattıklarını da gözden geçiriyordu. Buradaki öğretmenleri; Kürt, Türk, Alevi, Suni herkesin kardeş olduğunu; herkesin aynı vatanı, bayrağı, dini, dili gayeyi ve ülküyü paylaştığını, ” anlatıyordu.

Bir gün okula geldiğinde takım arkadaşlarının sıraları bomboştu. Rıdvan hepsini ikna etmiş, dağa çıkarmıştı. Önce Bekaa Vadisi’ne eğitime götürülmüşler, sonra o dağ benim, bu dağ senin…

Soğuk bir kış gecesinde karlı dağlardan ateş düştü anaların yüreğine. Tek tek geri geldi arkadaşlarının cesetleri. Her arkadaşı geldiğinde, bir kere daha ölüyordu Mehmet. Yoldakiler Diyarbakır’dan neden geç gelmişlerdi? Onları da kurtaramazlar mıydı?

Mehmet karar vermişti öğretmen olacaktı. Kasabanın çocuklarını kurda kuşa kaptırmayacaktı. Mehmet o yıl Tıp Fakültesinin de üstünde bir puan tutturdu ama özellikle gidip Matematik Bölümüne kayıt yaptırdı.

Doğunun en çok eğitime, basiretli ve şefkatli öğretmenlere ihtiyacı vardı. O şimdi Doğu’da öğretmen… Memleketine sevdalı…

KÜHEYLANA SON BAKIŞ

1926 yılının bir Nisan günü dünyaya geldi Yusuf Kemal. Lise tahsilinden sonra babasının çiftliğine yerleşti. Buradaki zeytin ağaçları ile kaplı koca bir dağ, babasına aitti. O bu işi sürdürdü yıllarca.

1950 yılında eğitime gönül vermiş bir insanla tanıştı ve onun da hayatı değişti. Artık o her dakika “Çocukların eğitimi için ben ne yapabilirim?” diye düşünmeye başladı. İstanbul’da üç katlı bir düğün salonunu öğrenci yurduna dönüştürdü. Topkapı’da birkaç öğrencinin kalabileceği bir ev açtı. Özel Fatih Lisesi, onun desteğiyle yaptırmıştı. Altunizade’de bir bankın üzerinde otururken karşıda bir arsa görüp “Hayati! Bak evladım şuraya ne güzel yurt yapılır” demişti. Birkaç yıl sonra bu hayali de gerçek oldu. Daha sonra da Doğu illerine vurdu kendini ve Van’da bir okul inşaatına başladı. Van Gölü’nün masmavi serinliğinde gönülleri ferahlatan öğrenci seslerini duyduğunda “Oldu bu iş, ” diye oturup ağladı.

Hacı Kemal Ağabey, yaşının bir hayli ilerlemesine, şekerinin, kalbinin ve tansiyonunun olmasına rağmen eğitim için Asya yollarına düştü. Tacikistan’ın Tursunzade şehrinde ilk Türk Koleji’ni açtı. Daha sonra da Duşanbe, Kurgantepe ve Kulap şehirlerinde onun bitmez tükenmez gayretleriyle arka arkaya okullar açıldı.

Tacikler, “Hacı Ata sizi Allah gönderdi, ” diyorlardı. Artık o Taciklerin Hacı Ata’sıydı. Onun hayalinde hep Hocent vardı. “Türk Medeniyetinin ilk kurulduğu yer olan Maveraünnehir’de de mutlaka bir okul açmamız lazım” derdi.

Okulların ihtiyaçları Türkiye’den karşılandı. Yeni öğretmenleri ve okul eşyalarını Tacikistan’a getirmek için bir kargo uçağı kiraladı Hacı Ata. Uçak havaalanına indiğinde kötü bir sürpriz karşıladı onları. Başlarında siyah örmelerle, ellerinde silahlarla bir çete dikildi karşılarına. Okulların bilgisayarlarını, öğretmenlerin paralarını almak istiyorlardı. Hacı Kemal onların önüne dikildi ve yaşlı bir aslan gibi kükredi;

- Beni dinleyin! Karışıklıktan dolayı herkes ülkenizi terk ederken bu genç Türk öğretmenleri hayatlarını hiçe sayarak sizin çocuklarınızı eğitmek için geldiler buraya ama siz onları soymaya çalışıyorsunuz. Allah’tan korkun!”

Gözlerinden yağmur gibi süzülen yaşlar ıslatır beyaz sakalını. Çete lideri yüzündeki bereyi çıkardı ve ağlamaktaydı. Gözyaşlarını silerek, “Benim de anam Türk, hakkınızı helal edin, sizi üzdük, ” diyerek sarıldı ihtiyar aslanın boynuna. “Size yolda zarar verirler, ” diyerek çete, konvoy eşliğinde okula kadar götürdü öğretmenleri.

Tacikistan’ın yokluk yıllarıydı. Yollarda mazot kavanozla satılıyordu. Çay ve şeker gibi en temel gıda maddelerini bile bulmak mümkün değildi. Berber bile yoktur ve eli makas tutmasını bilen bir öğretmen tıraş ederdi arkadaşlarını.

Hacı Kemal’in; sınıflarda derslerin boş geçmesine gönlü razı olmazdı. Bir gün bir öğretmenin dersine girmek istedi. Müdür Bey onu bir sınıfa götürdü. Karşısındaki öğretmen, Aydın’da elinden tuttuğu bir çocuktu. Yüreğinin dayanamayacağını düşünerek sınıfa girmekten vazgeçti ve; “Allah’ım! Ben bu çocuğun kısa pantolonla gezdiği günleri hatırlıyorum, şimdi burada Tacik çocuklara ders anlatıyor, Allah’ım sen ne büyüksün, ” diyerek bir taşın üstüne oturdu ve saatlerce ağladı.

O öğrencilerin sesini duymak için okulun misafirhanesinde kalıyordu.

Kızının ağır hasta olduğu haberini alınca Türkiye’ye döndü. Kızıyla tek kelime konuşamadan sonsuzluğa yolcu etti onu. Kızı musallada yatarken İncirliovalıdaki yurt inşaatının bitip bitmediğini soracak kadar da eğitim sevdalısıydı.

Birkaç gün sonra tekrar Tacikistan’a döndü. Ama kalbi hiç rahat bırakmıyordu onu. Kalp krizi geçirdi ve on gün kadar yoğun bakımda kaldı. Durumu kötüydü ve ısrarlara dayanamayarak Türkiye’ye tedavi için geri döndü. Aydın’a gitti ve gençlik yıllarının geçtiği toprakları ziyaret etti. İstanbul’a döndüğünde ağırlaştı ve hastaneye kaldırıldı. 13 Mart 1997 Perşembe günü vefat etti… Yakınları onun “okul, okul” diye gittiğine şahit oldu.

Herkes O’nun ayakucundan, başucundan birer ikişer ayrılırken Tacik talebeler, yaralı güvercin gibi kabrinin kenarına kondular ve “Hacı Atamız öldü, ” diye gözyaşları döktüler. O yeri doldurulmaz bir yiğitti…

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara