Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ocak '12

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
881
 

Zil, şal ve gül

Zil, şal ve gül
 

La Sagrada Familia (Kutsal Aile Kilisesi) - Barselona


Pasaklı(!) İsabella’nın ülkesinde bir hafta geçirdim. “İspanya” olarak bildiğimiz bu diyar hakkında bir turistin şöyle bir görüp edinebileceği izlenimleri çok kaba hatlarıyla aktarmak niyetindeyim. Kültürel verilerini çok fazla aldığımız bir ülke, İspanya...!

İmajlarımızda oraya dair, hemencecik oluşan pek çok unsur var : “İspanyol Meyhanesi”nden başlayıp, boğa güreşlerine, flamenco dansçılarına; Dali, Picasso, Goya, Velasquez gibi ressamlarından, Cervantes gibi yazarlarına; Rodrigo, Asturias, Paco De Lucia, Julio İglesias gibi müzisyenlerinden, Amenobar, Almodovar gibi sinemacılarına uzanan epeyce zengin kültürel coğrafyası bizleri de zaman zaman etkisine almıştır. Elbette futbolla çok içli dışlı olanların ilgisine mazhar olan Real Madrid ve Barselona gibi ekipleri de saymalıyız. Ama Kristof Kolomb’u Yeni Dünya’ya yollayan kraliçeleri İsabella hakkında ilgi geliştirmemiz, bizdeki muhteşem dizi(!) sayesinde olmuştur. Orada Kastilya Prensesi olarak sahneye çıkan ve tarihi gerçeklerle ne kadar örtüştüğü muallak olan I.Isabella... Meğer “Pasaklı” namıyla marufmuş. Söylenceye göre bütün hayatında yalnızca iki defa yıkanmış, bu hazret! Tabii “hazret” kelimesini bir kadına ne kadar yakıştırabilsek de, “pasaklılığı” hemencecik yakıştırabiliyoruz! Her ne kadar ülkesinde çok büyük değişimlere yol açmış ve bugünkü durumunun temellerini atmış çok büyük bir imparator olsa da...! Diğer büyük kadın imparator Çariçe Katerina gibi süfli bazı özellikleriyle anılmaktan o da kurtulamamış!

Bugünün İspanya’sına gelecek olursak : 17 özerk bölgeden oluşuyor. Kastilya, Aragon, Katalunya, Endülüs, Valencia gibi ismini çok duyduklarımız da var, aralarında... Ama uzaktan bakınca İspanya işte...! Tarihte birbirleriyle ve diğer ülkelerle epey itiş-kakış yaşamış olsalar da İber Yarımadası’ndaki bu ülkenin asıl temeli Pasaklı(!) İsabella zamanında atılmış. Hayır, insan merak ediyor, bizim meşhur yüzyılımızda yolu İstanbul’a düşüp de Hürrem’in ayak oyunlarıyla hüsrana uğradıktan sonra mı böyle oldu acaba?! Neyse...!

Yaptığımız bir haftalık hızlandırılmış turun ana iki durağı Madrid ve Barselona idi. Bugünlerde ülkemizin en popüler turistik destinasyonları bu iki kent... “Aralık fırsatı” ile pazarlanan bu turlara bizden ilginin ne kadar yoğun olduğunu gözlerimizle gördük. Yılın tam bu zamanlarında İspanyolların bazı milli kutlamalarının tatili yaşanıyor ve onlar da hep gezilere gittikleri için dönen uçaklar oldukça ucuza taşıma yapabiliyorlarmış. Bu da bir fırsat yaratıyor tabii ki... Biz de bu fırsatı değerlendirmiştik zaten. Böylece gezdiğimiz her yerde diğer Türk gruplarla karşılaştık. İki ana kentin dışında Toledo, Zaragoza, Cirona ve Figueras ziyaret edebildiğimiz küçük kentler oldu. Kentler, büyük olsun, küçük olsun devasa Gotik Katedrallerle bezeli. Kökenlerindeki Vizigotlardan ismini almış “Gotik etki” sadece katedrallerde değil tüm görsel eserlerde kendini hissettiriyor. Her ne kadar bu turda hızdan dolayı pek anlayamasak da, Isabel zamanında iyice hızlanmış Engizisyon, görkemini bu topraklarda yaşamıştı ne de olsa!
Madrid yakınlarındaki Toledo, ilk başkentmiş. Hemen hemen o zamanlardaki haline en yakın biçimde korunmuş, tarihi şehirlerinin en önemlilerinden olan bu kentin prezantabl ismi El Greco... Yani “Yunanlı”. Yunanistan’dan gelip burada yerleşmiş ve tanınmış bu büyük ressamın en güzel resimlerini Madrid-Prado Müzesi’nde görmek kısmet oldu. Damaskino ürünleriyle de tanınmış pastoral manzaraları çok cazip Toledo’ya yarım gün az geldi. Turumuzun programı ne yazık ki o kadardı...

Turun üç gününü geçirdiğimiz Madrid’de ısrarlı kişisel çabalarımızın sonucunda bir günümüzü, dünyanın bu en büyük müzelerinden biri olanında geçirdik ve ödülümüz büyük oldu. Goya’nın sanat tarihinde kalın çizgilerle yerini alan pek çok resminin orijinalini gördük. Ayrıca Dali’yi yüzyıllarca öncesinden etkileyecek resimleri yapmış Bosch’un en tanınmış resimleri de oradaydı. Rubens, Rembrant, Velasquez, Titian, Tintoretto gibi büyükleri de saymalı... Hermitage, Louvre klasmanındaki bu müze, İspanya’ya gidenlere ve görsel sanatlarla ilgisi olanlara hararetle tavsiye olunur. Turlar bu müzeyi programlarına almaktan imtina ediyorlar gibime geldi. Ancak kendi özgür iradenizle zaman ayırabiliyorsunuz. Girişteki sonu gelmez sanılan kuyrukta beklemek fazla da sürmedi.

Son zamanlarda oldukça popülerleşen Barselona’nın yanında Madrid, biraz sönük kalmakla beraber İspanya gezisinin olmazsa olmazlarından bence... Sol Meydanı, özellikle yaşanması gereken bir de canlılığa sahip. Yılbaşı ve noelin yaklaşmış olması da bu canlılığa katkı yapmış. Burada salaş büfelerde satılan ekmek arası kalamar tava yedik. Birayla ayaküstü karın doyurmak için ilginçti. Bizdeki ekmek arası midye tavaya benzetilebilir. Ayrıca, tabii, oldukça da ucuzdu...
Meydana kurulmuş tezgahlarda en çok “belen” ismi verilen minik heykelciklerin satışı yapılıyor. İlk defa burada karşılaştığım adete göre, yılbaşı öncesi evlerde bu maketçiklerle düzenlemeler yapılıyormuş. Dini içerikli figürler özellikle Hz. İsa’nın doğum anını anlatıyor. Samanlıklar, koyunlar, eşekler, o zaman ki kılıklar içerisinde kadın, erkek ve çocuk figürleri değişik boyutlarda sunuluyor. Daha sonra bunların bire bir gerçek boyutlarda yapılmış olanlarıyla sunulan düzenlemeler de gördük. Özellikle Zaragoza’da devasa katedralin önündeki meydanda olanının akın akın ziyaretçisi vardı.

Zaragoza, Madrid’den Barselona’ya otobüsle giderken uğradığımız tarihi şehirdi. Özellikle devasa katedrali ve azizesiyle turistleri çekiyor. Katolikler için bir hac mekanı bu şehir de otantik özellikleriyle korunmuş. Hedefte Barselona olduğu için burada fazla oyalanmadık. Barselona’ya yaklaşırken çıplak ve sarp kayalıklardan oluşan görkemli bir dağ kümesi dikkat çekiyor. “Monserrat” olarak tanıtılan bu coğrafi oluşum bünyesinde tarihi bir manastırı gizliyormuş. Bizim Sümela gibi, tarihte hıristiyanların düşmanlarından korunmak üzere yaptıkları ve yaşadıkları bir yermiş, ki görmek ilginç olabilirdi! Neyse, “bir sonra ki İspanya seyahatinde, inşallah!” diyelim.

Barselona bugünlerde oldukça popüler bir turizm destinasyonu... 1.6 Milyon nüfusu var, ama 16 Milyon yıllık turist çekiyormuş. Buraya “İspanya’nın İstanbul’u” diyebiliriz. Liman kenti olan bu şehir Fransa’ya da oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Buraya gelmek için herkesin farklı motivasyonu var. Futbol merakı olanlar için çok özel; Bugün dünyanın en güçlü futbol takımlarından birini barındırıyor. Yanısıra elbette Messi gibi futbolcuları... Ki, bugün Katar, Barselona takımının sponsorluğunu yapıyor. Bu motivasyonla ilgi duyan tur arkadaşlarımız umduklarını buldular ve caddelerde spor otomobiliyle Messi’yi görüntülediler bile...!

Alışveriş yapmak motivasyonu ya da popülerliğinden dolayı burayı görmek isteyenlerin yanısıra buranın en önemli özelliğini bir mimarın yapıtları oluşturuyor:
Gaudi isimli Katalan, mimarlık tarihine adını yazdırmış birisi... “Organik Mimari” olarak isimlendirilen bir akımın yaratıcısı kendisi... Başlıbaşına bir yazı konusu olabilecek “Gaudi Mimarisi” buraya turist çeken en önemli öge... Kendisi bir akım yaratma düşüncesiyle mi çizdi eserlerini, kimbilir! Ama 20. YY başlarında Almanya’da Walter Gropius ve Bauhaus, Amerika’da Frank Lloyd Wright, Fransa’da Le Corbusier farklı anlayışları temsil ederken, İspanya, bu Katalan mimarın ortaya koyduğu anlayışın ürünlerini deriyordu. Tasarımında tamamen doğadan ilham almıştı. Doğada hiçbir zaman kendini aynen tekrarlayan unsurlar yoktu; Dikaçılı köşeler yoktu...! Mağaralar, ağaç kovukları onun modelleri oldu. Atıntı seramik parçaları onun elinde değer kazandı. Açık alan düzenlemelerinde, banklarda, havuzlarda, kertenkele heykellerinde, bahçe duvarlarında bu malzemeyi bolca kullanmış ve adeta soyut resimler yapmış. Şehrin tam da merkezinde yer alan iki apartmanının içinde halen ikamet edilmekte... Kiraları astronomik bu apartmanlar, ayrıca müze ziyaretine de açık yapılar. İçine girmeyip sadece önünden geçmek bile keyifli, bu binaların... Ama elbette en görkemli ve tanınmış binası La Sagrada Familia, “Kutsal Aile Kilisesi” bugün Barselona’nın en önemli simgelerinden birisidir. Bu binanın içini ve dışını gördükten sonra bugün birçok sinema filminin dekoruna da ilham verici olduğunu hemen anlarsınız. Bence, mesela Yüzüklerin Efendisi’nde Elf şehirleri buraya çok benziyordu. Hem modern hem fantastik bu kilisenin dışı kadar içi de etkileyici... Yolu düşene önündeki kuyruklara biraz katlanıp içini de görmelerini öneriyorum. Özellikle görsel sanatlarla ilgilenenlere...

Barselona, tamamiyle bir Katalan kenti... Bizde, özellikle son yıllarda sıkça duyduğumuz, birçok siyasi oluşum için sıkça örnek olarak kullanılan Katalanlar, “İspanyolluğu” kabul etmiyorlar. Kendilerine özel, bir bayrakları ve lisanları var. Bunları kullanmaya özen ve ısrar gösteriyorlar. Bu durumun onlara ne getirip, ne götürdüğü hakkında bir görüş sahibi olamadım!

Barselona, oldukça planlı ve organize kurulmuş ve gelişmiş. Merkezde geniş caddelerde yürümek son derece keyifli. En çok yoğunlaşan alanların başında “La Rambla” geliyor. Bizim İstiklal Caddemizi andırıyor, La Rambla... Genişçe yürüyüş parkurunun iki yanında trafik akıyor. Yürüyüş alanında hediyelikçiler ve kafeler yer alıyor. Ressamlar bölgesi yanısıra, hareketli heykeller ve sokak müzisyenleri de burayı canlandırıyor. Turistler için görmeden geçilmeyecek bir yer. Bu cadde, merkezden başlayıp limandaki devasa Kristof Kolomb heykelinde bitiyor. İspanyolların “Kolon” olarak söyledikleri bu tarihi şahsiyet devasa bir kolonun üzerinden batıyı işaret ediyor.
Bu bulvarı katederken ortalara denk gelen bir kesiminde “La Buqeria” isimli açık çarşıyı, gezenlere özellikle önerebilirim. Buralarda yeme-içmeye dair en zengin izlenim buradan edinilebilir. Bir çeşit sebze, meyve, balık, et hali La Buqeria... Özellikle çeşidi bol deniz ürünlerininin hareketli, en taze halini(!) görebilirsiniz. İsterseniz bir tabureye tüneyip, pişirilen ürünlerden atıştırabilirsiniz.

İspanya deyince birçoğumuzun imajında beliriveren bazı görüntüler vardır: Yelpaze, alında kıvrık bir kakül, kırmızı fırfırlı etekler, toza ve kana bulanmış hırslı bir boğa ile elinde kırmızı peleriniyle bir matador, ispanyol paçalı pantolonlar, yumurta topuklar, kızgın bir güneş, Don Kişot, Karmen, Guernica...ve bir de “İspanyol Meyhanesi” elbette...
“Kararmış tahta masa”lı, “bir şişe şarap”lı, “zayıf, incecik elli, kalın dudaklı bir kadının kulaklarda patlayan sesi”. Timur Selçuk’un bu şarkısındaki meyhaneyi aradık epeyce...! Onu değilse de, andıranını, Gotik Mahallesi denen bölgede bulduk. Barselona’nın ilk yerleşim bölgelerinden olan bu tarihi yapılaşma grubu, hemen limandan sonra başlıyor. La Rambla’dan limana inerken, sol taraftaki sokaklara dalarsanız, kendinizi Gotik Mahallede buluyorsunuz. 6-7 katlı, birbirine oldukça yakın yapılmış bu apartmanlar, dikaçılarla birbirini kesen sokaklarıyla, adeta bir labirent oluşturuyor. Eski yüzlü ama sağlam yapılı, cephe elemanları oldukça süslü bu apartmanlar sokakları karartıyor. Karanlık ve dar sokaklar taş kaplamalı... Yaşanmışlık dolu yollarda kaybolmak cazip görünüyor. Yer yer meydanlara çıkıyorsunuz. O zaman, muhtemelen bir katedralin girişine gelmiş oluyorsunuz. Bu alanlarda konuşlanmış sokak müzisyenleri, genelde mest edici melodiler icra ediyor.
Mahallenin, La Rambla’ya yaklaşan kısımlarında, tanınmış lüks marka mağazaları bulabiliyorsunuz. İçerilere ve derinlere ilerledikçe sokaklar ıssızlaşıyor. Köşebaşında, sırtını duvara yaslamış, bir dizini kırmış, jartiyeri görünen, mini etekli, uzun ağızlığıyla sigarasını yakacak birini bekleyen kadınlar görmek hiç şaşırtmayacak! İşte o zaman salaş kafelere rastgelmek mümkünleşiyor. Müşteri cezbetmek için girişte yer alan tabelada meşhuuuur(!) paella resimleri yer alan küçük bir kafeye daldık. İçerisi tam da bekleneceği gibi loştu. Üst katında bir masaya oturduk. “Kararmış tahta” değildi ama ortam çağırışımı beklentimize uygundu. Servisi yapan ise Hintli izlenimi bırakıyordu. Eh ne de olsa küreselleşmişiz! Artık hintli görmek için Hindistan’a gitmeye gerek yok... Kara renkli, deniz ürünlü paella yedik. Yanında kırmızı şarapla... Geleneksel olarak bir sahanda hazırlanıp, servis edilen bu yiyecek, biraz sulu kalmış pirinç pilavından ibaret. Bu pilava tercihinize göre ürünler serpiştiriyorlar. İrice parçalanmış sebze veya deniz ürünleri gibi... İspanya’yı yemek unsurunda pek de zengin bulmadık, doğrusu... Ama, işte oraya özgü bir pilav var! Bir de herkesin dilinde ”tapas”... Bizdeki “meze” deyimi gibi... Bir çok çeşidi olan atıştırmalık sandviç ve kanepelere ”tapas” deniyor. İsmi dışında bir fevkaladeliği olmadığını düşünüyorum. Genel olarak sokak kafelerinde bir kadeh kırmızı şarap yanı olarak tapaslardan ısmarlanıyor. Bu da keyifli bir öğün oluyor. Özellikle taze domates püresi ve zeytinyağıyla lezzet kazanan sıkı ekmekleri önerilebilir.

Malum, İspanya dünyanın en önemli zeytinyağı üreticilerinden. Denediklerimiz de oldukça lezzetliydi. Şarap yanında, bir kasede servis edilen zeytin dışında, zeytin yeme alışkanlıkları pek yokmuş. Bizim gibi, sabah kahvaltısının olmazsa olmazlarından hiç değildi, zeytin...! Bir de, onlarda siyah zeytin yokmuş, yeşil zeytinin çeşitlemeleri var.

Ben, ülkeleri turistik turlarla gezmeye pek alışık biri değilim. Tercihim, daima, gittiğim yerin olağan yaşamının içerisine girebilmektir. Tabii ki, bu, her zaman mümkün olacak bir durum değil. Rusya, Bulgaristan, Gürcistan, şimdi de Katar hayatımızı kazanmak için gittiğimiz ülkeler... Bu durumda, bulunduğum ülkenin keyfini sürebilmek için, bir turist gözüyle de bakmaya çalışıyorum. Hem yerlisinin yaşamını gözlemek, hem de turist gibi olabilmek için bir tur gezisinden daha çok zamana gerek var. İspanya gezimiz tam manasıyla turistik bir gezi idi. Bir haftalık zamanda, neyi ne kadar algılayabilirsek o kadardı. Buraya aktardıklarım, benim imgelemimdeki İspanya imajlarıyla da dolu oldu ister istemez... Turizmiyle öne çıkan ülkelerin kaderleri biraz da bu olmalı, değil mi?!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazdığınız isimleri, ünlü ressamları aklımda tutmak pek mümkün olmasa da İspanyanın o dar sokaklarında gezmiş, katedrallerin önünde eylenmiş, meyhanelerinde demlenmiş gibi oldum. Canlı, dolu dolu bir anlatım. Gitmek, görmek istediğim rüyalarımın ülkesi İspanya, İtalya ile birlikte. Selam olsun.

Ayrıntıda gezinmek 
 08.01.2012 14:58
Cevap :
Sevgili blogdaşım, rüyalarınızın ülkelerine en kısa zamanda gidebilmenizi yürekten temenni ederim.O zaman bahsi geçen isimleri de aklınıza yazabileceğinize eminim. Anlatım için söylediklerinize çok teşekkürler... Sevgilerle...   08.01.2012 17:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 93
Toplam yorum
: 134
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 1705
Kayıt tarihi
: 12.12.06
 
 

Ununu elemiş, eleğini henüz asmamış bir ''Mimar''ım. Hep özel sektörde çalıştım. Yoğun çalışma yılla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster