Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1268
 

Aranan ad bulundu; Simulakr!

Aranan ad bulundu; Simulakr!
 

Geçen Cuma akşamı yalnızlığıma hoş kokusuyla eşlik etsin diye kırmızı karanfiller aldım evime. Yaşama kısmen küskün, ama o denli de pişkin satıcıya ”Kokmuyor bunlar!..” dediğimde; “…Kokan gerçek karanfiller geçmişte kaldı, boşuna hayıflanma, ne kadar ararsan ara, kokanını bulamazsın artık buralarda…” şeklindeki cevabı aldığımda hem zihnimde hem satırlarımda aylardır etrafında dolaştığım tanımlama birden şimşek gibi çaktı zihnimde: “Simulakr”!

Bu kavram, bir insan veya nesne gibi ya da tam onların gölgesi olarak yapılmış unsurlara verilen isimdir. Örneğin; Balıkesir'in Burhaniye ilçesi yakınlarında büyük önder M.Kemal'in ellili yaşlardaki profilini andıran erezyona uğramış kayalar silsilesi, resimsi görüntüler sunan bulutlar hep birer simulakradır.

Günümüz dünyasında “ şey” için duyulan istek, aslında “ şey” sizdir. Yani sarışın, kalın dudaklı, ince belli ve uzun bacaklı bir kadın görüntüsüne aşk gibi bir duygu beslemişseniz, o sizin olduğunda bu duygu da hızla sizi terk eder, aşk sandığınız “ şey” de biter. Çünkü ondan çıkarsayıp imaj bombardımanı ile edindiğiniz görüntüye onun gerçeği hiçbir zaman tam olarak uymaz.

Doğal, normal ve insanoğlu olmamızdan ötürü hakkımız olan " şey" ler, önce bizlerden uzaklaştırılmakta, yapay imaj ve yöntemlerle yüceltilerek her yerde uzaktan gösterilmekte, sonrasında da aslı değil fakat milyonlarca kez çoğaltılmış olan kopyaları " size özel " denilerek bizlere satılmaktadır. Koyu bir kestirilemezlik ve anlışılamazlığın sisi altında şaşkınlık ve tedirginlik içerisinde devam eden trajedinin trajedisi bir oyundur bu...

Çoğumuz da sanırım benim gibi hep merak edip durmuşsunuzdur; nasıl oluyor da; bir icat, daha önce var olmayan bir ürüne dönüştürülerek, daha önce hiç ihtiyacımız değilken, birileri tarafından bize sorulmadan, çevrenin mahvedilmesi (ozon tabakasının delinmesi) pahasına ve onca kaynak tüketilerek, milyonlarca adet ve çeşitte üretiliyor? Hemen ardından da “ İşte bu, sizlerin yeni ihtiyacınız” denilerek, fetişist bir iştahla önümüze konuyor? Nasıl oluyor da, dur durak demeden bu süreç kesintisiz olarak hep devam ediyor? Sevinci ve mutluluğu aşırı tüketim ve başkalarının yarattıklarını kendimize mal etmekte kolayca buluyoruz da, paylaşmakta bulamıyoruz ( Erich Fromm) , en çok tüketim yerine en akıllıca tüketimin hem insanın hem de doğanın yararına olduğu gerçeği (E.F.) neden sürekli göz ardı ediliyor? Kapitalist iktisadın bu esrarengiz, bu alt edilmesi zor, becerikli ve tez canlı atmosferi içinde, bu renk, renk, bu çeşit, çeşit nihai ürünler nasıl oluyor da sorgusuz, sualsiz, gerektiğinde borç-harç içinde, aşırı bir iştahla edinilmeye çalışılıyor? Bu öylesi bir işleyiş ve öylesi bir sistem ki; benim zihnimde tıpkı Marcel Proust’un “Kayıp Zamanların İzinde, Swann’ların Tarafı” isimli kitabında adı geçen o; “…doğaüstü yaratılıştaki kendi bedeni de, karşısına çıkan bütün maddi engelleri, yolunu kesen nesneleri kendi kemik yapısına katıp içselleştirerek, hepsinin üstesinden gelen...” Golo adlı hayali yaratık gibi bir şey!.. İşte tam da bu bağlamda Macar düşünür G. Lucas’ın son derece yerinde bir saptamasına göre kapitalizmde, insan ve nesnenin niteliğinden soyutlaştırılıp, özünden ayrıştırılıp, estetize edilmiş metalar haline dönüştürülmesi söz konusudur.

Bu konu eski zamanlardan bu yana birçok düşünürün ilgisini çekmiş ve onlar tarafından değişik disiplinler çerçevesinde incelenmiştir. Örneğin Fransızca yazan Cenevre’li filozof ve yazar; Jean- Jacques Rousseau’nun (1712- 1778) siyaset kuramı ve siyaset felsefesinin klasik eserlerinden biri olan o ünlü “Toplum Sözleşmesi ” isimli eserinin giriş bölümünde belirtildiği gibi “… İnsan, aynı zamanda hem kendi içinden gelen, hem de benimsemek zorunda kaldığı bir yönelişle, bağımsızlık ve karşılıklı şeffaflık temeline dayanan bir asli masumiyet durumundan uzaklaşmış bulunmaktadır. Giderek doğanın verilerine aykırı yapay ihtiyaçlar yelpazesine yeni, yeni “katkılar” ekleyen ve bu yüzden değişip bozulan “doğanın insanı”, ”insanın insanı” haline gelmiştir. Böylelikle de kendisini bir dış görünüş, oyun ve eşitsizlik dünyasına sokmuştur…”. Buradan da anlıyoruz ki temel ihtiyaçlarının huzuru içindeki, o masum, saf insan, ”öz”ünden uzaklaşarak , “homo-economicus” un uygun bir zemin üzerinde yükseleceği bir görünüme bürünmüştür.(Bkz. "İktisat ve Psikoloji" başlıklı bloğum) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=82309

Yine bu bağlamda, eski önselci ve tümdengelimli mantığın yerine, deneysel ve tümevarımlı bir mantığın konmasının yolunu açan, ”Denemeler” i ve “Yeni Organ” adlı eserleri ile meşhur İngiliz filozof, yazar ve hukukçusu Francis Bacon’(1561-1626) ise “…doğaya boyun eğmeden ona hükmedemeyiz…”. İnsanı ”doğanın yorumcusu” durumuna getirecek olan deneyleme, sabır ve ölçüyle yapılmalıdır. Her türlü “idola” ya yada yanılmaya açık bulunan duyulur deneylerimizi sıkı bir denetimden geçirmeliyiz. Bacon’a göre insan aklı “saf” değil, bazı “idol”lerden kaynaklanan yanılsamalar ile malul. Zihnin putlarının yıkılması gerekmektedir. Bacon' un "put" tan kastı, gerçeklerin yerine konmuş, yanlış ve hatalı, akıl dışı yöntemler ve düşüncelerdi. Burada dört çeşit “idol”den bahsedilmekte;

Soy ( kabile ) idolleri : İnsan soyunun kendini dünyanın merkezinde görmesiyle, çevresindeki her şeyi kendisiyle ilgiliymiş, kendisine yönelikmiş gibi, hiç araştırmadan yorumlanmasıyla ilgili yanılsamalardır. Örneğin deprem veya sel gibi doğal afetlerin yıkıcı sonuçlarının tanrı tanımazlığın cezası olarak yorumlanması durumunda olduğu gibi.

Mağara idolleri : Binlerce yıllık davranış biçimi, gelenek ve alışkanlıkların birikimli bir tortusu olarak aklımızın önyargılarıdır. Her insanda kendi kişisel özelliklerine bağlı olarak değişiklikler gösterebilir. Acele karar vermek, kolay genellemelere gitmek, dikkatsizlik gibi psikolojik özellikler bunların örneklerindendir.

Tiyatro idolleri : Öğretisel önyargı ve yanılgılardır. Bu tür yanılgılar çoğunlukla belirli dini inançlara veya felsefi sistemlere bağlılık nedeniyle doğarlar. İlkçağ filozoflarının ürettikleri, temelsiz ve dramatik inançlar da bu sınıfa girer.

Toplumsal idoller (Çarşı idolleri) : Bacon’un silkip atılmasının en güç olduğunu söylediği bu tür yanılsanmalar, insan ilişkilerinden ve alışkanlıklarından kaynaklanmaktadırlar. Dil ve dilin içerdiği kavramların düşünce yapıları üzerindeki etkileri, bu tür yanılgıların en önemlileri olarak belirtilmektedir.

Bacon’a göre “amprizm” tüm bu yanılsamalardan arınarak gerçek hakkında bilimsel bilgiye ulaşmanın temel yoludur. Yani insan, yanılsama ve önyargılara değil, duyularıyla algıladıklarına güvenerek, duyduğu, gördüğü şeylerden hareketle, bunlardan sürekli bir şekilde, derece derece yükselen önermeler çıkararak gerçeği anlamaya çalışmalıdır ( Bkz. " İktisat ve psikoloji (2)" başlıklı bloğum ) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=82314

Diğer taraftan alternatiflerini pervasızca rafa kaldırış sonrası, bu acımasızca, dijital ve sanal cilveleriyle üstümüze, üstümüze gelen küreselleşmenin verimli beşiği olan kapitalizmin amaç, araç, gereçleriyle yani onun kültürel toplamlarıyla birlikte yaşayabilmeye çalışırken doğal olarak unutuyoruz tüm bunları. Çünkü ihtiyaç ötesi, aşırı tüketime, “öz”e değil de “görünüme” ve ”görünür olma ”ya, “olmaya” değil de “sahip olmaya” , “başarıya” değil de “yenmeye ve geçmeye” , üretmekten çok başkalarının alın teri edinimlerini kestirme yoldan kendine mal etmeye odaklı bir yapıdır bu yapı. Bu yapı ne yazık ki sadece kendisine fayda sağlayacak olan kültürel edimlerin ve eylemlerin yaşamasına izin verir. Bu durumun dışında kalan kültürel olgulara ise sadece kar getirdiği ölçüde, insanlar üzerinde bozulum yaratmak amacıyla destek olur ya da tasarlanmalarına göz yumabilir.

Zihinlerinizi kısa bir süreliğine yokladığınız da hiç düşünmediniz mi, “BBG Evleri” ni ve benzeri yarışma programlarını. Önce sıkı dost görünüp sonrasında izleyicileri ortak edip rakiplerin kapı dışı edildiği, ortalama altı becerilere sahip insanların sonsuz bir iştahla ekrana çıkıp kendilerini bir anda “görünür” ve de “başarılı” kıldıkları bu programların ana mesajını... Bu tür ve paraya ( kestirme ve görünür başarıya) ulaşma amaçlı yarışma programlarının dünyanın her yerinde aynı anda görülmez bir el tarafından düğmeye basılmış gibi arz-ı endam eylemeleri basit bir rastlantı ya da reyting amaçlı kopya çekme durumu muydu? Hiç şüphesiz ki sadece öyle değildi, kodları bir önceki cümlede saklı olan “bozulma” eylemleriydi bunlar, hatta “çürüme”! ( Bkz. " Başarma Arzusu ve Yaratıcılık" başlıklı bloğum )
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=84755

Bu dünyada asıl gerçek, sanki bir köşeden yapışmış sökülüp atılması gereken bir tür “ur” gibi algılanmaktadır. Peki, nasıl yaratılıyor gerçekliğe ilişkin bu algı yanılsaması? Hiç şüphesiz kişilikleri de ülkeleri bölüp yönetir gibi bölüp parçalayıp yöneterek! Günümüzde evlilikler neredeyse beşinci yılına varmadan teker teker sona ermekte. İşinden zevk alan kimseler kalmadı desek yeridir. Herkes sanki büyük bir teleşla ve ince neşterlerle urlarını bir an evvel söküp atma uğraşısında...

Üç ana bölümden oluşuyorsa bedenim; baş, gövde ve ayaklar. Tarih öncesinden gelen tarih bilinciyse ayaklarım, yarına uzanan düşlerim, hayallerim ve umutlarımdır başım. Ayaklarımla başımın bu manada uyumlu kardeşliği de tarihsel bilincimdir. Oysa küresel göktaşlarıyla yağan mesajlar, diyor ki sanki insana:

Unut bunları sen, yarı-ergen ve bilinçsizce yaşa!..

O öğüten, sindiren organının en geniş alanı kapladığı yerin olan, sadece gövden ile yaşa.

Hep daha fazlasını isteyen, çılgın bir ediniş, tıkınış ve tüketiş içinde yaşa.

Gündelik, “an”lık hazlarla, kelebekler gibi ve balık hafızalarla, her sabah yeniden doğup her akşam ölüşlerle yaşa!..

Gerçekliğin değil, gerçeklikten çıkmış, artık "O" olmayan hiper (üst) – gerçekliğin insanı olarak yaşa!..

Bu tür, kelebeksi bir var oluş ne kadar rengârenk olsa da, günlük var oluşların birikimli bir toplamından oluşmaz ki genel ve soylu bir var oluş; tarihsiz, düşsüz ve bilinçsizce. O tamamen farklı bir var oluştur.

Sanki tüm erkeklerimizin zihninde çabucak hafta sonuna ulaşıp, sarışın, kalın dudaklı, ince belli ve uzun bacaklı dilberlerden gelecek olan “e-iletileri” okumak, yanında bir Jack Danillie’s açarak bir DVD koyup izleyerek üst gerçekliğimizin içinde erime hayali yatıyor gibi. Bu “ yanılsama gerçekliğe ” her gün zihnimizdeki benzeri görüntüleri yeniden canlı tutabilmesi için gereksinim duyarız. O görüntüyü bozabilecek “ öz- gerçeklik” ile ilişkiden uzak tutulmaya çalışırız.

C. Mouffe’ (1943-...) den esinlenerek söylemek gerekirse hiper- gerçekliğin beyinlere ve yüreklere sızması karşısında dünyanın, toplumun ve insanlığın olması gerektigi gibi, yeniden ve tam olarak kurulması artık pek mümkün görülmüyor. Artık biz sanki sonsuza kadar lanetlenmiş gibiyiz.

Oysaki kendimizi savunmak ve bir çıkış yolu bulmak zorundayız. Bu bağlamda ben hiper-gerçekliğin küresel rejisörlerine bırakmak istemiyorum insanlığa yaptığını; " Yanılt, böl, parçala ve yönet! " . Bu kez ben bölüyorum bedenimi üçe; baş, gövde ve ayaklarım olarak, kozmik zamanımı da öyle, dün, bugün ve yarın olarak. Kendim yönetebilmek için kendimi, bilinçli ve özgürce, onların silahıyla koruyarak kendimi. Ben ve kozmik zamanım üçer parçayız, özerk olsak da, senin aksine, çok güçlü halatlar atarak birbirimize, geri dönüşsüz bir uyum ve bütünlük içinde direnerek. Tarihselliğim, anın üretken dinamizmi ve yarın umutlarımla. Ben, ana parçalarımın bilinciyle öz bütünselliğimi bilerek ve severek. Onu önce acemi ama azimli bir çaylak çalışkanlığımla oluşturup, Mevlana’dan aldığım feyiz ve Yunus Emre sadeliği ve her ikisinin derviş sabrıyla koruyarak. Yoksa yeryüzündeki insan sayısı kadar çoğaltılıp enformasyon teknolojisiyle her birinin zihnine bir “chip” gibi yerleştirilen sahte bir gerçeklikle başka türlü nasıl savaşabilirim?

Ey şaşmaz bilincim! Düne ve yarınlarıma; tarihime, düşlerime ve umutlarıma uzanan, bilincimin soluklandığı, sabırla kazılmış tüm dehlizlerimi, tünellerimi, olur ya şaşırıp da, bilmem kaç “M” hipermarket raflarından boşalma ürünlerle tıka basa doldurup da soluksuz bırakma beni!

Reklâmlarla sersemlemiş, aşüfte taleplerle şımartılmış, yarı-ergen bir çocuk arsızlığıyla baş başa bırakma beni!

Tünellerimi tıkayan o cicili bicili ürünlerin önünde, hep yarı aç ve yarı bitap bir halde koyma beni!. http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=89222

Sonuç itibariyle insanın evrimi artık doğanın denetiminden çıkıp zevklerin ve tüketimin sisli bulvarında kendi eline geçmiş gibi görünmektedir. Doğada hiçbir canlının zorda kalmadıkça değişemeyeceği ve kendine yenileceği gerçeğine rağmen doğa bu ilk raunda oldukça şüphe uyandıracak tarzda çabuk mağlup olarak bitirmiş görünmektedir. Gerçekçi bir var oluşu ilke edinen deneyimli ve şaşmaz bilinç, her birimiz için teker teker göreve çağrılmazsa, doğa insanı kendi zevklerine yendirerek, baş düşmanı “Simulakr” ı öldürerek ikinci raundu alabilir! Buna da hazırlıklı olmak gerek.

İ.Ersin KABOĞLU

26 / Şubat / 2008, Ankara

Fotoğraf: uderka.files.wordpress.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu kavramların içinde kaybolmamakta bizlerin elinde Her birey kendi bünyesini temizler ve seviyesine göre yaşamayı bilirse ancak dengeli bi toplum haline gelebiliriz :) BenCe! :) Gerçekten çok güzel bi yazı....Emeğinize sağlık

SuYa AnLaTTıM KenDiMi!!! 
 29.07.2008 9:17
Cevap :
Keşke dediğiniz gibi herşey bireyin kendi elinde olsa! Düşündüm ben de bunun üzerine tekrar, şu hep dilimize dolayıp " Hayat " diye tüm yüklenmelerimizi sırtlayan " fani süreç " tam olarak ne olaki diye? Daha çok bizim dışımızda, kontrol alanlarımızın çok ötesinde, cari üretim-tüketim-bölüşüm ilişkileri bazında, dönem dönem egemenlerin kotardığı ideolojik-teknolojik- özdeksel-rekabetçi ve algısal bir yapı belirdi gözümde. Bu yapı, o, "süreç" dediğim sınırlı ve anlamlı bütünün en az yüzde 80'ini kaplıyor zaten (belki de 90'nını). Bizlerse binlerce yıllık içinde ruh- dayanışma-özgürlük-sevda-paylaşım-acıma-sorumluluk ve benzeri yüzlerce duygusal bir var oluşla çıkıyoruz onun karşısına. Tabii ki kolay uyuşmaz bunlar, yapamazlar fazlaca bir arada. Kala kala yüzde 10 ila 20'lik bir alan kalıyor bize o insancıl değerlerimizi yaşatabilmek ve kontrol edebilmek için sanki. Kimimiz buna da şükür diyor, kimimizse isyan ediyor. Değerli yorumunuz için içten teşekkür ve sevgilerle  29.07.2008 12:42
 

Öncelikle bilgi birikiminizle ördüğünüz yazılarınızı imrenerek okuduğumu söylemek istiyorum... Teknoloji verdiğinden fazlasını alıyor aslında... bir örnek vermem gerekirse ilk önce cep telefonuna ihtiyacın var senin diyor, sonra kameralı cep telefonuna ihtiyacın var, sonra görüntülü konuşma yapabileceğin bir telefona ihtiyacın var... geliştirdikleri her ürünü bir şekilde ihtiyacımız olduğuna inandırıyorlar... ve insanlar ortada reklam panoları gibi dolaşıyor... çok arkadaşım var ayın sonunu zor getirir ama bilmem kaç liralık telofonlarla dolaşır niye böyle diye sorulduğunda ise 'bunun şu özelliği var, bu özelliği var... hem benim ihtiyacım vardı' der... sevgilerimle

vi/dan 
 28.02.2008 22:40
Cevap :
Her an gözümüzün önünde oluşan, adeta çocuk ve yarı-ergen insanlar dışında sadece çok küçük bir bilinçli azınlık varmış izlenimi veren güncel örneğin de tam yerinde olmuş. Katkın ve iltifatın için çok teşekkürler, sevgilerle...  29.02.2008 8:57
 

Sonuçta kendi kendime sorduğum soru şu: insana yakışır bir biçimde bu sürecin kontrolünün anahtarı, biyolojik olarak herşeye rağmen sağ kalmaya koşullanmış, ölüme direnen bireyde mevcut mu? Bunun üstesinden gelen ya da geleceğini iddia eden inançlar ve sistemler geçmişte pek çok örneği görüldüğü üzere bizi körü körüne bağlanmaya ve sonuçta mistizme götürmez mi? Sevgilerimle Mütevazi Bilge Dostum.

Hakan Kildokum 
 27.02.2008 10:52
Cevap :
Sevgili "Bilge Şahin", yazımı çok detaylı okuyup inceleme lütfunu göstermişsin. "Görülmüştür"! damgasını hep yanlış yere basarlar. Genellikle, en önemli sözcüklerin üzerine denk gelir bu damga fakat seninki bu geniş sayılabilecek analizimde eksik gibi duran son derece temel bir boşluğa oturmuş. Çok teşekkürler.Fakat benim temel yaklaşımım da teknolojinin ve onu doğuran süreçlerin yadsınması söz konusu değildir, ki bu süreçler " nüfus artışları-hatta patlamaları-nın" getirebileceği sorunlara da doğru yerde, zamanda ve yöntemlerle kullanılarak çözüm olabilir. Aşırı tüketim çılgınlığı, kaynakların ve olanakların ters seçimi ve kullanımı ile, buna değgin kültürel öğelerin toplamının bir sembol etrafında eleştirisiydi benim asıl muradım. Önerebileceğim seçenek, aşağıda Aynur hanıma verdiğim yanıtta belirttiğim URPE seçimlerine ek olarak, çevreci bir " tamir ekonomisi " bağlamındadır. Ben aynı damgayı izninle o tertemiz ve bilge kalbine ve zihnine de vurmak isterim.Sevgilerimle.  27.02.2008 14:37
 

dünyanın nufusu, M.S. 1000'de 350 milyondan, 1850'de 1.260 milyona, 2000'de 6 milyara yükselmiş. Azalan seyrine karşın halen artış oranı yılda yaklaşık %1,8. Üstelik dünya nufusunun yaklaşık %22’sini barındıran Çin, ekilebilir arazilerin sadece %7’sine sahip. Diğer Asya ülkeleri ve Afrika bu hesapta yok. Teknolojik gelişmenin daha yavaş fakat refahın daha eşit dağılması durumunda sonuç ne olurdu diye aklımdan geçirdim değerli düşün yazını okuduktan sonra. Belki, insanoğlu ve kızı estetiği, diğergamlığı ön plana alıp, doğaya daha yakın olduğunda daha yavaş çoğalacaklardır diye düşünülebilir. Diğer taraftan kapitalizmin ahlakının en az etkili olduğunu varsaydığım dünyanın azgelişmiş bölgelerinde nufus artış hızının yüksekliği de bir problematik. Bu bölgelerde ortalama ömür düşük olmakla birlikte tıptaki gelişmeler sayesinde giderek artmakta. Dünya dışı yaşam alternatifi bir yana, yeryüzünde bu süreci kontrol etmenin ve yönetmenin zorunluluğu ve bunun neredeyse olanaksızlığı da ortada.

Hakan Kildokum 
 27.02.2008 10:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 335
Toplam yorum
: 3204
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2366
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster