Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mayıs '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
665
 

İstanbul'u Mustafa Kemal fethetti

İstanbul'u Mustafa Kemal fethetti
 

İşgal orduları


İçinde yaşadığımız İstanbul’u Fatih’in fethettiğini sananlar çok feci yanılıyorlar. 30 Ekim 1918 Mondros antlaşmasından sonra İstanbul elimizden çıktı. Sevr Antlaşması geçerli olsaydı, bugün Çanakkale ve İstanbul’u müttefiklerden kurulu bir komisyon idare edecekti.

Aradaki 5 yıl kesintiyi akıllarına getirmeden –çünkü o zaman gerçekler ortaya çıkar- sanıyorlar ki hâlâ Fatih’in İstanbul’unda yaşıyoruz.

İstanbul işgal edildiğinde İstiklal Caddesi Yunan bayrakları ile donanmıştı. Yunan askeri Trakya’da Çatalca’ya kadar gelmişti. İstanbul’a giremiyordu, çünkü İngiliz, -kendi yemek istediği için- İstanbul’u Yunanistan’a yedirmek istemiyordu. Sanki hiç bunlar olmamış gibi şimdi Fatih’in İstanbul’u alışını kutluyoruz.

İngilizlerin amacı Türkleri İstanbul’dan, hatta Anadolu’dan Asya’ya sürmekti. Bu olabilirdi. O zamanki nüfus, azınlıklar dahil 12 milyonu bulmuyordu. Bir hatırlatma: Sovyetler Birliği işgal ettiği yerlerde yaşayan Almanları, Kırım’dan Tatarları, Kafkaslardan Ahıska Türklerini sürebilmiştir. Zaten Ermeni soykırımı ile suçlanıyorduk. Aynısı bizim başımıza gelebilirdi. Türk askeri İstanbul’a Lozan Barış antlaşmasından sonra 6 Ekim 1923’te ayak basabilmiştir. Bu başarının en büyük mimarı da Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kurtuluş Savaşı verilmeseydi, o olmasaydı bugün çok farklı bir konumda olabilirdik. Gerçeklerden kopuk, hayal aleminde yaşayan, tarihi de kendi istedikleri gibi yazan adamlar bunları göremez. Çünkü o zaman hayal şatoları yerle bir olur.

Bunlar ya hesap bilmiyor, ya da hiç dayak yememişler.

Bir hatırlatma, 13 Kasım 1918’de, cepheden İstanbul’a geldiğinde, Haydarpaşa Garı önünde düşman zırhlılarını görünce “Geldikleri gibi giderler” diyen Mustafa Kemal’dir, padişah değil. Onlar düşmanlarını askeri törenlerle karşılamakla meşguldüler.

Sağır kulaklar belki işitir, kör gözler belki görür diye, Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bölümler:

YIL 1918-1919

Ateşi ve ihaneti gördük

ve yanan gözlerimizle durduk

bu dünyanın üzerinde.

İstanbul 918 Teşrinlerinde,

İzmir 919 Mayısında

ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :

Mayıs ortalarından

Haziran ortalarına kadar

yani tütün kırma mevsimi,

yani, arpalar biçilip

buğdaya başlanırken

yuvarlandılar...

Adana,

Antep,

Urfa,

Maraş :

düşmüş

dövüşüyordu...

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

memleketi Alaman'a satanlar,

yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar

düştüler can kaygusuna

ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından

karanlığa karışarak basıp gittiler.

Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,

en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,

iki kat soyulmamak için.

Ateşi ve ihaneti gördük.

Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,

Yeşilırmak, Kızılırmak,

Gültepe, Tilbeşar Ovası,

gördü uzun dişli İngiliz'i.

Ve Aksu'yla Köpsu,

Karagöl'le Söğüt Gölü

ve gümüş basamaklı türbesinde yatan

büyük, âşık ölü,

şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.

Ve Çukurova,

kıyasıya düzlük,

uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya

ve Seyhan ve Ceyhan

ve kara gözlü Yürük kızı,

gördü mavi üniformalı Fransız'ı.

Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.

Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu

ve ağalar :

Bağdasar Ağa'dan

Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar,

düşmanla birlik oldular.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,

gelinlerin ırzına geçip,

çocukları öldürüp

ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,

dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan

ve çığ gibi çoğaldı çeteler

ve köylülerden paşalar görüldü,

kara donlu köylülerden.

Ve bizim tarafa geçenler oldu

Tunuslu ve Hindli kölelerden.

YIL 1919, İSTANBUL'UN HÂLİ

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Seferberliği görmüşüz :

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

bir de İttihatçılar,

bir de uzun konçlu Alman çizmesi

914'ten 18'e kadar

yedi bitirdi bizi.

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

erimiş altın pahasında gazyağı

ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te

aktı Ren şarapları su gibi

ve şekerin sahibi

kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.

Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

Bir de sakalı Halife'nin,

bir de Vilhelm'in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

güzelizdir,

dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.

Öfkeli, büyük bir şair :

«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»

demiş

bize

ve bir başkası,

yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

işte, arzederiz halimizi

Türk halkının yüce katına.

Mevsim yazdır,

919'dur.

Ve teşrinlerinde geçen yılın

dört düvele teslim ettiler bizi,

gözü kanlı dört düvele

anadan doğma çırılçıplak.

Ve kurumuştu

ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

bir de Yunan,

bir de zavallı Afrika zencileri

yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz :

Vahdettin Sultan,

ve damadı Ferit

ve İngiliz muhipleri

ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz,

yüce Türk halkı,

malûmun olsun çektiğimiz acılar...

...

MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ

“Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?” (Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)

920'nin 16 Martı.

Öğleden evvel

saat onda

makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki :

«Der-aliye 16/3/1920.

İngilizler bastı bu sabah

Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.

Müsademe edildi.

İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.

Berâyi malûmat arzolunur.

Manastırlı Hamdi.»

920'nin 16 Martı.

Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı :

«Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.

Şimdi işte

İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.

İşte giriyorlar içeri.

Nizamiye kapısına.

Teli kes.

İngilizler burdadır.»

920'nin 16 Martı.

Manastırlı Hamdi Efendi

buldu Ankara'dakini tekrar :

«Paşa hazretleri,

Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri

Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan,

bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.

Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.

Paşa hazretleri,

Emri devletlerine muntazırım.

16 Mart 1920

Hamdi»

920'nin 16 Martı.

Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :

«Sabah bizim asker uykuda iken

İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken

askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.

Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup

İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp

Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.

İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.

İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.

Kovmuşlar.

Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.

Şimdi haber aldım efendim.»

920'nin 16 Martı

uykuda kesti kâfir üçümüzü,

kurşuna dizdi kâfir ikimizi.

İngiliz'in hepsi değil domuzu

Sabaha karşı aldı canımızı.

920'nin 16 Martı

basıldı Vezneciler'de karargâh.

Uyan be tosunum uyan.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,

bir de Zileli Abdülkadir.

920'nin 16 Martı

Bozdoğan Kemeri'nde

kurşuna dizdi kâfir ikimizi.

Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,

Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920'nin 16 Martı

uykuda kesti kâfir üçümüzü.

Soktu Osman'ın karnına kasaturayı,

bastı göğsüne kâfirin dizi.

Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.

Doymadı dünyasına Abdülkadir.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

kurşuna dizdi ikimizi.

920'nin 16 Mart sabahı,

karakolun karşısında

bırakmadım elimden silâhı,

yere serdim iki İngiliz'i.

Senin ırzını kurtardım İstanbul'um,

Sana can feda çakır gözlü gülüm.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,

kurşuna dizdi ikimizi.

Şimdi üçümüz :

Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,

taşları yan yana yatar Eyüp'te.

Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,

belki maşrıkta, belki mağripte,

biz de bilemeyiz yerini.

Uykuda kestiler üçümüzü,

kurşuna dizdiler ikimizi,

Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,

Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

Bir de altıncımız var,

kara kaytan bıyıklı bir şehit,

son mekânı şöyle dursun,

adını da bilen yok...

Sene 1922

ve 15 vilâyet ve sancak

ve 9 büyük şehir

düşman elindedir.

İnanılmaz şeyler düşmandadır ki

bunların arasında :

7 göl, 11 nehir

ve köklerinde baltamızın yarası

ve yangınlarıyla bizim olan

yüz kere yüz bin dönüm orman,

bir tersane, iki silâh fabrikası,

ve 19 körfez ve liman ki

belki birçoğunun

rıhtımı,

mendireği,

kırmızı, yeşil fenerleri yoktur

ve belki sularında

ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,

fakat onlar

tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.

Sonra, 3 deniz,

6 kol tren hattı,

sonra, göz alabildiğine yol :

sılaya gittiğimiz,

gurbette göründüğümüz

ve neden

ve niçin olduğunu sormadan

çöle, Çanakkale'ye,

ölüme gittiğimiz yol

ve sonra toprak

ve o toprağın insanları :

Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,

klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur

Manisa'lı saraçlar,

yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar

ve kurnaz

ve cesur

ve ağırbaşlı ve çapkın

ve kütleleriyle delikanlı

İstanbul ve İzmir işçileri

ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,

kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,

ve sonra, ırgat,

ortakçı,

maraba,

davarlı ve davarsız,

yarım meşin çizmeli

ve ham çarıklı köylüler.

15 vilâyet ve sancak

ve 9 büyük şehir

düşman elindedir.  

MEHMET ATAK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Evet,ilk kez Fatih Sultan Mehmet'in fethiyle bir Türk kenti olmuştur İstanbul'umuz, ancak 1919'dan sonra halâ daha bir Türk kentiyse, bunu Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuzdur. Duyarlılığınızı ve tarih bilincinizi yansıtan bu değerli yazınıza teşekkürlerimizle Sinan Bey, selamlar...

Filiz Alev 
 31.05.2016 0:10
Cevap :
Ben teşekkür ederim Filiz Hanım. Her şeye yetişmek mümkün değil ama elimden geldiği kadar.... Saygılar. ... Fırsat varken, aklıma gelmişken şunu da yazayım dedim, ben dini duyguları çok olan biri değilim ama vatandaşlar şunu da bir düşünsünler. Ayasofya'nın camiden müzeye dönmesinden şikayet edenler, Atatürk olmasaydı, Ayasofya kilise olur muydu, Edirne Selimiye, Sultanahmet, Süleymaniye cami olarak kalır mıydı yaksa minareleri yıkılıp kilise mi olurdu? Yalnız din değil bütün değerlerimiz ayaklar altına alınacaktı. Nasıl bir tehlike atlattığımızın farkında değiller.  01.06.2016 2:28
 

BU MUHTEŞEM DUYGULARINIZI TAMAMLAR DÜŞÜNCESİYLE SİZE AŞAĞIDAKİ YAZIMI ÖNERİYORUM. http://blog.milliyet.com.tr/cumhuriyet-destani/Blog/?BlogNo=434069

Kerim Korkut 
 30.05.2016 11:14
Cevap :
Teşekkür ederim Kerim kardeşim. Bakacağım.   30.05.2016 22:47
 

Şuur dolu bir makale... Emeğinize, dimağınıza sağlık. Selâmlar...

İsmail Hakkı CENGİZ 
 29.05.2016 18:31
Cevap :
Teşekkür ederim İsmail Bey. Selamlar.  30.05.2016 22:46
 

Kaleminize sağlık Mehmet Bey, bir de çok söyledikleri Fatih'in nesli olabilmeyi becerebilseler. http://blog.milliyet.com.tr/fatih-in-nesli-olmak-/Blog/?BlogNo=471904

MEHMET ATAK 
 26.05.2016 13:09
Cevap :
Teşekkür ederim Mehmet Bey. Yazınıza bakacağım. Saygılar.  26.05.2016 14:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 151
Toplam yorum
: 316
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 18821
Kayıt tarihi
: 27.09.09
 
 

Antakya 1955 Doğumluyum. O.D.T.Ü. Mimarlık Fakültesi 1982 Mezunuyum. O zamandan beri firmalarda m..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster