Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '13

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
995
 

Kadro vermek vazife mi addedildi?

Kadro vermek vazife mi addedildi?
 

İktidar ile Gülen Hareketi veya “cemaat” arasında yaşanan dershane krizinde beni en çok şaşırtan, eski dostların birbirine bu kadar çabuk ve de kolay düşman kesilmesi oldu. Ülkemizdeki laik muhafazakâr eksenindeki kutuplaşmayı artık iyiden iyiye kanıksamışken, muhafazakâr kesimin içindeki bu beklenmedik kırılma gerçekten de sürpriz oldu. Her ne kadar bu iki farklı güç odağı arasında zaman zaman iktidar yıpranmasına bağlı sürtüşmeler görülse de, karşılıklı menfaatlerin ve güç birliğinin çok sağlam bir “yapıştırıcı” olduğu varsayılıyordu.

Ancak bu güç odaklarından birinin elinden en büyük birleştirici unsur olan maddi gelir kaynağı alınınca veya alınmak istenince, eski dostlar bir gecede düşman oldu.

Tüm varsayımlar geçerliliğini yitirdi.

Daha önce de “Siyasetin Kucağındaki Eğitim” adlı yazımda belirttiğim gibi, böylesine bir “kavganın” eğitim üzerinden verilmesini son derece sakıncalı buluyorum, özellikle de dershaneler sorunun nedeni değil de sonucuyken. Eğitim konusunda uluslararası klasmanda adeta yerlerde sürünürken. Onlarca yıldan beri evrensel ve hakkaniyetli bir eğitim politikasını oturtamamışken.

Ama görülen o ki, güç savaşı bir kez başlayınca ne toplumsal fayda ne de ilkesel duruş gözetiliyor.

Atış serbest moduna geçiliyor.

Bu serbest atışlar sırasında da çok ilginç itiraflarda bulunuluyor.

Bu itiraflardan birisi Hakan Albayrak’ın “Gülen Hareketi kendine yazık ediyor” adlı yazısında yer alıyor. Albayrak, iktidarın daima Gülen Hareketi’yle beraber yürüdüğü, bu hareketin mensuplarına kadro vermeyi adeta vazife bellediği, hatta bunu “Cemaat burayı ele geçirdi” noktasına kadar vardırttığını öne sürüyor. Diyeceksiniz ki, bu zaten bilinen bir gerçek. Ancak iktidar tarafından hep aksi söylenmiyor muydu? Kimsenin hiçbir konuda kayrılmadığı, tüm söylenenlerin çirkin iftiralardan ibaret olduğu dillendirilmiyor muydu?

Kadro’nun sözlükteki anlamı, “Bir kamu kuruluşunun veya işletmenin, denetimini ya da yönlendirme işlerini gerçekleştirenler ve bunların taşıdığı ödev, yetki ve sorumlulukların tümü” olarak ifade ediliyor. Kamu hepimize ait bir alan olduğuna göre, bununla ilgili göreve gelenlerin de aslında hepimizin içinden liyakat, yani yeterlilik ve kifayete göre, “tarafsız” bir şekilde seçilmesi gerekmez midir? Ya da tersinde demokrasimizin en temel sorunlarından biri, iktidara gelenlerin kendilerini tüm ülkenin sahibi olarak görmeleri ve keyfince görevlendirmelerde ve atamalarda bulunmaları değil midir? Ülkemizin en büyük sorunu, doğru eleme mekanizmasıyla doğru yere doğru kişiyi seçme yerine, yeterli ya da yetersiz hep ”benim adamım”ın tercih edilmesi değil midir?

Tabii ki öyledir.

Bu yüzden de zaten ülkemiz ve bölgemiz veya genel olarak Müslüman ülkeler bir türlü kalkınıp gelişememektedir.

Diyeceksiniz ki, bu hep var olan bir uygulamaydı. Doğrudur, ancak dindarlar veya muhafazakâr kesim bu konuda iyiden iyiye fütursuz davranıyor. Söylemde dinin tüm eğilmez bükülmez ilkelerini arkasına alırken, eylemde tam aksini sergiliyor. Yapılan her şey yanlış ve görevlendirilen tüm kişiler de yetersiz ya da yanlıştır demiyorum. Ne olursa olsun, halkın bir bölümünün bu kadar destek vermesinin arkasında yapılan doğruların mutlaka ki önemli bir payı vardır.

Ancak yapılan doğrular kadar yanlışlar da vardır.

Yanlışların başında da, kadrolaşma mantığının sorgulanmaksızın tüm alanlarda uygulanması ve bunun sonucunda da sadece kul hakkının yenmesi değil, ülke ve devlet menfaatlerinin de ciddi anlamda zarar görmesi gelmektedir. Bazı “vazife bellemeler” o noktaya vardı ki, örneğin ihaleyi alanın hangi ihaleyi aldığından haberi bile olmuyor. İhale adeta kucağına düşüyor. Bu belki hafriyat gibi nispeten basit işlerde o kadar da büyük sorun yaratmayabilir, ancak üst düzeyde uzmanlık ve birikim isteyen konularda çok vahim sonuçlar doğuruyor. Parlak ambalajların altında copy-paste mantığıyla fahiş fiyatlara ilkel hizmetler sunuluyor. Hem de her alanda. İlk ciddi depremde, yeni yapılan nice modern görünümlü kamu binasının çok büyük hasar aldığını görürseniz örneğin, sakın şaşırmayın derim. Bunun böyle olacağını anlamanız de için detaylara bakmanız yeterlidir.  Kaldı ki çok basit işlerde dahi bunu hak edene vermeniz kamusal menfaatin gereğidir. Teoride de bu dinen böyledir, hem de tartışmasız bir şekilde. Gel gelelim pratikte bu ülkede herhangi bir etik değer kalmamış gibidir.

Para her türlü değerin üstündedir.

Para aynı zamanda iktidar ve güç demektir.

Bu yüzden de para söz konusu olunca, eski dostlar dahi anında düşman kesilmektedir.

Ancak tüm bunların ötesinde, iktidar ile cemaat arasında alevlenen çatışma ülkemizde kutuplaşmayı yeni bir boyuta taşıdı. Klasik cephelerdeki karşılıklı atışları ve acımasızlıkları kanıksamışken, bunun aynı şiddetle “kendinden” olana da yönelebildiğini gördük. Yaşam tarzları itibarıyla zerre kadar muhafazakârlık taşımayan bazı süzme Beyaz Türklerin, yaranma amacıyla kendi toplum kesimlerine karşı kustukları nefreti şimdi aynı hevesle iktidarın düşmanı olarak gördükleri Gülen Hareketine yöneltmeleri ise ayrıca dikkat çekici bir konu.  Neredeyse Başbakan’dan çok başbakancı kesilecekler.

Varılan noktada tartışılması gereken, bavulun bir gazeteciye ulaştırılmış olması değildir. O bilgilerin nasıl o kadar kolay o bavula konulup, hangi nedenlerle hangi gazeteciye ulaştırılmış olduğudur. Kendi menfaatleri ve hakları söz konusu olduğunda bu kadar öfkelenenlerin, zamanında başkalarına yaptıkları konusunda günah çıkarmasıdır. Denetimsiz güç odağının yanında veya içinde yer alanların eninde sonunda o gücün kurbanı olduğudur.

Görüldüğü üzere çoğulcu ve tarafsız hukuk devletinden oluşan gerçek demokrasi hepimize lazımdır.

Gerçek dindarlık da öyle.

Sahi, onları hangi kadroların arasında kaybettik?

Zuhal Nakay

Not: Fikir Zamanı’na “Adalet ve İntikam” adlı yazıma yer verdikleri için teşekkür ederim, farklı platformlarda fikir paylaşımında bulunabilmek beni hep mutlu etmiştir. Bu vesileyle Mehmet Bekaroğlu’nun “Dershaneler kavgası: Nedir, niçin bu kadar sert geçiyor, nereye varır?” ve Emrah Çelik’in “Fazla İnançlıyız” adlı yorumlarına da göz atmanızı tavsiye ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

sorun nerde anlayamadim, onemli olan kisinin donanimidir ve devlet kadrolarinda her gorusten insan olmasi dogaldir, sence cemaatten insanlara devlet kadrolari yasak mi edilmeli ?? kaldi ki Cumhuriyet tarihinde tum hukumetler burokratlarini kendilerine yakin gorusteki insanlardan seçerler, bu da seçildikleri programi uygulamada partizan engellerle karsilasmamalari açisindan normaldir ve dunyanin her ulkesinde de bu boyledir ...

Demokrasi Penceresinden 
 12.12.2013 10:50
Cevap :
Sorun “kadro vermeyi vazife addedip”, donanıma göre değil de sadece belli dünya görüşündeki insanları kamu görevlerine getirmektir. Benim de zaten savunduğum, her görüşten insanın tarafsız bir seçimle liyakat temelinde görevlendirilmesidir. Kendine yakın görüşteki insanlardan bürokrat seçme ile tüm kadroları kendi adamları tarafından doldurma arasında büyük fark vardır. Bu da partizanlığın diğer bir uygulama şeklidir ve gelişmiş ülkeler de bunu önleyebildikleri için gelişebilmişlerdir. Dünyayı örnek verirken bu ülkeleri daha yakından incelemeyi tavsiye ederim. Ben onlardan biri olan İsviçre’de büyüdüm ve çalıştım, o yüzden aradaki farkı çok iyi biliyorum. İlginize teşekkür ederim, saygılarımla…  13.12.2013 11:30
 

Güzel değinmişsiniz.Ama bazı şeylerin ispata ihtiyacı var.Yani bina kötümü ?Hani değerleri ispatı?Depremi beklemek zorunda değiliz...Bri şeyler kötü meselaİstanbul peyjaşı ve trafiği.Al işle günlerce aylarca.Elimizde somut veri var çünkü...Diğer bir konuda kayırmacılığın değişmemesi eski hastalıkların devam etmesi...Şimdi Anayasa değşikliği ile sadece tutukluktan kurtulan cephenin o Anayasa değişikliğine günlerce küfrettirmesi öcü göstermesi ve insanları istmezüğe yönlendirmesi nedir?Bir memlekette kayırmacılık hiç bitmez.Ama kanunsuzluktamı bitmemeli?Buna sabır gösterilebilrmi?Çok masum bir Anayasa değişikliğini rejim meselesi haline dönüştürüp sonra ondan faydalanmak akıllıca ve dürüstçemi?Gene yapılamayan yeni Anayasa?Kanun olmazsa,düzen olmazsa nasıl düzelecek,yürüyecek işler?Hangi yamukluğu düzeltebiliriz?Anayasa asgari demekidaha asgaride bile anlaşamayan bir toplum?Adam %50 çoüunluk oluşturmuş halen seçkin güruh beğenmiyor onların reyini...Kimse şikayet etmemeli bence

Keniron 
 12.12.2013 9:26
Cevap :
Birincisi, %50 “çoğunluk” kimsenin elinden eleştiri hakkını almaz. İkincisi, her eleştiriyi “seçkinci” görmek ve “şikâyet” olarak kabul etmek, önyargının başka bir şeklidir. Bina örneğini verirken, bir mimar olarak gözlemlerimi aktarıyorum. İstanbul’un trafik ve yapılaşma sorunlarını ise “15 yılda 15 milyon konut” adlı mimari yazımda dile getirdim (bkz. http://blog.milliyet.com.tr/15-yilda-15-milyon-konut/Blog/?BlogNo=437611). Anayasa değişikliğinin de hiç masum olmadığını ve başkanlık sistemi gibi siyasi rejimi tümden değiştirme amacı güttüğünü düşünüyorum. Yoksa gerçek anlamda çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasiyi hayata geçirecek yeni bir anayasa hepimizin hayali. Bu konuda da arzu ederseniz “Çoğulcu Ve Özgürlükçü Demokrasi Şart mı?” adlı yazıma bir göz atabilirisiniz (bkz. http://www.gazetemen.com/13/51838/0/cogulcu-ve-ozgurlukcu-demokrasi-sart-mi.html). İlginize teşekkür ederim, saygılarımla…  13.12.2013 11:50
 

Yerinde tespitlerinizden dolayı tebrik ederim.

mehmet fehmi yüksel 
 12.12.2013 9:19
Cevap :
Ben de ilginize teşekkür ederim, saygılarımla...  12.12.2013 12:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 561
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster