Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Haziran '09

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
986
 

Küresel ekolojik ve zirai yağma anıları!

Küresel ekolojik ve zirai yağma anıları!
 

Özlem: Doyumsuz ve hoyrat kullanımlardan uzak, bakir ve olağanüstü güzel dünya...


Antalya'nın Aksu bölgesi, Kundu mevkiinde cennet gibi bir yerdeyim. Doğa, çevre düzeni son derece özenli ve açık büfede de her daim -hani derler ya- ' bir tek kuş sütü eksik'! Madalyonun görünen yüzü bu. Ya diğer yüzü? Onu da görme diyen yanımı yine dizginleyemedim ve sizlerle -biraz uzunca da olsa- paylaşmak istedim.

Bir tarafta yaklaşık yirmi milyar yılda oluşmuş, uçsuz bucaksız makrokozmos (uzay-evren), diğer yanda hayret verici küçük boyutlardaki mikrokozmosun karmaşık yapı ve mekanizmaları. Bu sonsuzlık içinde 5 milyar yıl önce oluşmuş, içinde 'hayat' olan, bilinen tek gezegende (yerkürede), tek 'zeki' canlı türü...Son beş milyon yıldan bu yana gelişen insan! Bu canlı türü, doğanın kurguladığı hayatta kalma temel hedefine yönelik olarak onca yıldır mücadele vermekte! Bu süreç içinde de, karşısına çıkan zorlukları aşma, çevreyi yararına kullanma gereği ve bazı özel zorlanmaların sonucu ve ödülü olarak 'zekâ', yanısıra da 'merak' ya da 'öğrenme aşkı'nı da edindi. Bu dürtü sayesinde gelişen algılama, kaydetme ve yorumlama yetilerinin kapasitesi ölçüsünde muazzam ve karmaşık evreni tanımlamaya çalışmakta... Bu yolda çalışırken, aynı 'uzay'ın kendi içinde de saklı olduğunu keşfetti. İnsanlığın hem makrokosmozdan mikrokosmoza hem de tersi istikamette yolculuğu aynı hızda halen devam etmekte...

Normal, doyumlu, kendisi ve çevresi ile barışık insanlar ve bilim adamlarının çoğu bu duyguları hissedip yaşarken sermaye ise kendisine sürekli yeni değerlenme alanları açıp doğayı tüketmeye devam etti. Nasıl mı? En güncel ve küresel örneğe bakarsak, meselâ doğaya salınan karbondioksit oranını azaltıp ozon tabakasındaki tehlikeli açılmayı önlemek, sermayedarın aklının ucundan dahi geçmez. Çünkü böylesi bir girişimin mevcut nakit akışlarını ve kârlarını, yerine yenisini aynı hız ile koyamayacak şekilde aksatacağını bilir! Ya da yağmur ormanlarının yerine konulabilecek, aynı bollukta ve ucuzlukta başka bir kaynak bulunmadıkça dünyanın akciğerlerinin yok edilmesini asla umursamaz.

En genel anlamda, üretimin amacı ve organizasyonu, baştan sona insan- doğa ve çevre odaklı, tamemen farklı bir anlayışla yeniden inşa edilmediği sürece, bu acı gerçeklik maalesef fazla değişmeyecektir.

Günümüzde alternatif bir iktisadi ve sosyal sistem olarak varlığını hala sürdüren Küba’yı sürekli yıpratmaya çalışan propagandacıların en çok üzerinde durdukları konu oradaki 'yoksulluktur'.(1) Çünkü onlara göre tüketemeyen insanlar yoksul, tüketenler ise zengindir. Oysa yine kendileri tarafından üretilen istatistikler göstermiştir ki; bir Çinli, bir ABD vatandaşı kadar tüketecek olsa, dünyanın tüm kaynakları çok kısa bir süre içinde tükenir. Bu bile sermaye yanlısı anamalcı tüketim toplumunun sağlıklı ve istenir bir yapıya, hele ki dünyanın kaynaklarıyla uyumlu bir yapıya asla sahip olamayacağını göstermektedir. Sömürge ve yeni-sömürgelerden gelen kaynakların hoyratça tüketilmesi üzerine kurulu tüketim kalıpları, insanlığın refahının değil, bir tüketim makinesi olarak robotlaştırılmasının göstergesidir. Ancak bu boyutta bir tüketim olmaksızın sistemin kendi ayakları üzerinde durabilmesinin olanağı da pek yok gibidir. Aşırı üretim ve tüketim sorunu ile bu mal ve hizmetlere dayalı türevsel mali araçların yarattığı finansal köpük nedeniyle yaşanan krizler gün gibi ortadadır!

Anamalcı sistemde bir mala üretim sürecinde emek tarafından kazandırılan değer, satış ile paraya çevrilir ve tüketilerek gerçekleşir. Bu anlamda satış ve tüketim, adeta sistemin kalp atışları gibidir. Aksi halde sistem yaşayamaz, kârını gerçekleştiremez. Bu nedenle her türden doğal, insani vb. kaynağın kapitalist üretim-tüketim zincirinin birer halkası haline getirilmesi kaçınılmazdır. Sermaye sahiplerinin tek tek nefes alabilecekleri, sağlıklı beslenebilecekleri koşullar ortadan kalkmadıkça onlar için sorun yoktur. Geri kalan insanlık için düşündükleri tek şey çok basit bir cümle ile ifade edilebilir; "Paraları kadar yaşasınlar." "...Sağlıkta, barınmada vb. alanlarda zaten işlemekte olan bu sosyal-darvinist dayatma, giderek bir canlı türü olarak varolma noktasında da insanlığın önüne çıkmaktadır. Zaten parası olmayan insanın mevcut sistem içinde hiçbir değeri yoktur. Çünkü o tüketemez. Bu ürkütücü düşünme biçiminin ifadeleri günlük konuşma diline de yerleşiyor. Örneğin “ülkemize kaliteli turist gelmiyor” denildiğinde, 'kalite' sözcüğü çok tüketen, yani para harcayan, zengin anlamında kullanılıyor. Bu yaklaşımda yoksullar ise kalitesizdir, çünkü az tüketirler, az paraları vardır...(2)

Irkçılığın her türüne birden karşı olmak gerek! Bu tür söylemlerde de kanımca bir tür " tüketim ırkçılığı" söz konusudur. Hem de sadece insanları değil, doğal hayatı ve çevreyi de mahveden bir tür ırkçılık!

Zirai yayılmacılık ve yağma tarihinden bir kaç örnek,

Tarihte bu konudaki en dramatik olay XIX.yy'ın ilk yarısında Çin ile başta İngiltere olmak üzere dönemin egemen batılı güçleri arasında başlayıp 1860'lara değin süren 'Afyon Savaşları'dır.

İngiltere, İngiliz tüccarlar eliyle Hindistan'da yetiştirdiği afyonu 1800'lerin ilk çeyreğinden itibaren yasadışı yollarla Çin'e sokmaya başlamış ve dış ticaretindeki açığı kapatmak için yaptığı bu işe giderek hız vermiştir. Uyuştrucunun gizlice ülkeye sızması ise, bir yandan Çin Devletinin kendi toprakları üzerindeki otoritesini derinden sarsmış, diğer taraftan da toplumdaki yozlaşma kısa sürede çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Uzun tereddütler sonrası Çin Hükümeti afyon yasağı koyarak bu ticareti durdurma girişiminde bulunmuştur. Bu durumlarda hep bir bahane aranır ya! Bir İngiliz denizcinin yargılanması konusunda doğan hukuki anlaşmazlığın yol açtığı gerginlik sonucu 1838'de I. Afyon Savaşı patlak vermiştir. Küçük ama güçlü İngiliz kuvvetleri karşısında, donanımları ve komuta nitelikleri yetersiz olan Çin kuvvetleri savaşı yitirmiştir. 1842'de imzalanan Nanjing (ve 1843'te imzalanan Bogue Ek) Antlaşmaları ile Çin'in önemli bir miktarda tazminat ödemesi, ticaret ve yerleşim amacıyla (Hong-Kong'un da aralarında olduğu) beş limanını İngilizlere bırakması, İngiliz yurttaşlarının İngiliz mahkemelerinde yargılanmaları konuları karara bağlanmıştır. İngilizler ayrıca, düşkün oldukları çay ekim alanları başta olmak üzere tarlaları yok pahasına kiralamışlar ve ülkenin kendilerine en çok yarar sağlayacak şekilde dışa açılmasını da şart koşmuşlardır. Diğer bazı Batılı devletler de Çin Hükümeti'nden benzer istekterde bulunup benzer ayrıcalıkları elde etmişlerdir.

"Ok Savaşı" olarak da bilinen II. Afyon Savaşı, ticari ayrıcılıklarını arttırmak isteyen İngilizlerin Ok adlı gemideki İngiliz bayrağının indirilmesini bahane ederek 1856 yılında başlattıkları savaştır. Bir Fransız misyonerin öldürülmesi bahanesi ile Fransa da İngiltere yanında savaşa girmiş, savaş sonucunda İngiltere ve Fransa 1858 yılında Çin hükümetini Tianjin Andlaşması'nı imzalamaya zorlamışlardır. Ancak Çin buna yanaşmayınca savaş yeniden başlamıştır. Bu savaşta da zora düşen Çin 1860 Pekin Sözleşmesi'ni imzalamak zorunda kalmıştır. Bu andlaşmaya göre yabancı elçiler Pekin'de yerleşebilecek, birçok yeni liman ticaret ve yerleşim için Batılılara açılacak, yabancılar Çin'in iç bölgelerine seyahat edebilecek ve Hıristiyan misyonerlere hareket serbestisi tanınacaktı. Ayrıca 1858'de Shang-Hai da yapılan görüşmelerle Çin'e yapılan afyon ihracatı da yasallaşmıştır.

Çin'in XIX. yy.'da ve XX. yy'ın başında Batılı devletlerle yaptığı Tianjin benzeri egemenlik ve toprak bütünlüğünden büyük ödünler verdiği andlaşmalar diplomasi tarihinde "Eşitsiz Andlaşmalar" olarak da anılır.

Çin'e yaşatılan tüm bu uzun ve sancılı süreç sonucunda ülkede yayılan sefalet, hükümetlerin zaafları ve ülke topraklarının yavaş yavaş elden çıkıyor olması ülke içinde birçok ayaklanmaya da neden olmuştur.

Kolombiya'da ise 1920’li yıllarda muz plantasyonlarının işletim hakkını elinde toplayan ABDli tarım tekeli United Fruit Company, Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanında anlattığı gibi, görüşme delegasyonunu bekleyen muz işçilerinin grevinde yüzlerce işçiyi kiralık adamları eliyle katletmiştir.(3)

İnsan tarafından tüketimi çok eskilere giden kahveye gelecek olursak...VIII. yy.'a, Etiyopya'ya kadar uzanan, ilk içimi efsaneye göre 1300 yılında keçileri bazı küçük yeşil ve kırmızı meyveleri yedikten sonra dans etmeye başlayan Yemen'li Kaldi adlı bir çobana dayandırılan kahveye...Kızıldeniz kıyısındaki Arap ülkelerinin, uzun yıllar tekelini ellerinde tutmaya çalıştıkları kahveyi XVII. yy.da Baba adında bir Hintli, Hindistan'a taşımıştır. Ancak kahve, İngiliz işgaline kadar bu ülkedeki varlığını bir ayrıntı olarak sürdürür. O tarihlerde en büyük sorun, kahve üretilen bölgelerin ve ürünün transit ticaret yollarının Osmanlı egemenliğinde olmasıydı. Bu durum karşısında Hollandalılar, 1690'da, Arabistan'dan satın aldıkları kahve fidanlarını, gemilerle kendi sömürgeleri olan Endonezya'ya taşımışlardır. Özellikle Cava Adası'nda kahve yetiştirmeye başladılar.(4)

Ardından, Sumatra ve Bali adalarında da geniş plantasyonlar kurulmuştur. Avrupa'nın bir numaralı kahve satıcıları Hollandalılar olmuştu. Ne var ki, özellikle Fransa, bu ticarette geri kalmak istemiyordu. 1715 yılında Yemen sultanını ziyaret eden bir Fransız resmi heyeti, birkaç kahve fidanı koparmayı başardı. Bu ganimet titiz bir biçimde Reunion Adası'na taşındı ve burada kahve üretimine geçildi. Fransa'nın girişimi İngilizler'i ve tabii bu arada Hollandalılar'ı yeniden hareketlendirdi. 1715'te Hollanda gemileri, kahveyi Surinam'a, İngiliz gemileri ise Jamaica'ya taşıdılar. Böylece, Uzakdoğu ve Pasifik adalarından sonra, Orta ve Latin Amerika da kahveyle tanışmıştır.(4, adı geçen kaynak)

Kahvenin Latin Amerika'daki öyküsü ise kanlıydı. Bu kıtadaki dev plantasyonlarda çalıştırılmak üzere, onbinlerce Afrikalı köle olarak Yeni Kıta'ya götürüldü. Kölelerin büyük bölümü yolda, bir kısmı da plantasyonlarda feci koşullarına dayanamayarak can vermiştir. Kahvenin yayılma öyküsü de, sömürgecilik ve yayılmacılık hareketleri ile bire bir paralellik arzetmektedir. 1880'de Afrika'nın paylaşımı artık iyice belirginleşince, kahvenin bu kez Atlantik'ten geri dönüş öyküsü de başlamıştır. Böylelikle Fildişi Sahili, Gine gibi ülkelerde yeni kahve plantasyonları kurulmuştur.(4, agk)

Günümüze gelindiğinde kanlı ve yayılmacı tarihinin artık oldukça uzağında has kahve dururken, onun kabuğu yine Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) aracılığıyla ' Nescafe ' şeklinde üretip tüm dünya genelinde pazarlamakta Bu durum, halis meyve sularımıza karşı bünyeye hiç bir yararı olmayan ' Cola 'nın özendirilmesi ile de aynı mantığa dayanmakta...Yeni ürünler geliştirip yeni pazarlar ve yeni kazanç alanları açmak. İnsan sağlığı mı? Artık biliyoruz ki o konu, onların sorunu değil! Ayrıca 'bozulan sağlık' konusu da yine başaka sermayedarların, dev ilaç endüstrisinin iştahlı bir kazanç alanıdır.

Bu arada 1861-1865 yılları arasında cereyan eden ABD iç savaşı'nın çıkmasında özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmesine yönelik işgücü rekabetinin büyük bir payı olduğunu da unutmayalım. Bilindiği üzere buralarda çalışan işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerle sağlanmaktaydı. Ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve kölelik kaldırılmıştı. Batı kesiminde de yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda da kölelik yasaklanıyordu. Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin yaşam tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı A.Lincoln seçimi kazanınca, güneyli yedi eyalet yeni başkanın sözüne kesin gözüyle bakarak hemen bağımsızlıklarını ilan ettiler. Sonra sayıları 11'e yükseldi ve ayrı bir devlet halinde birleştiler. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi. Savaşı Kuzey Devletleri kazandı.

Günümüze, ülkemize dönersek...

31 Ekim 2006 tarihinde Resmi gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve çiftçiyi tarımsal üretim sürecinde kendi ürettiği üründen tohumluğunu ayırıp kullanmaktan alıkoyan bir 'Tohumculuk Yasamız' var artık! Bu yasa ile çiftçi ürettiğinden tohumunu kendi ayırıp kullanamayacak, tohumunu üretecek şirkete para verecek, sonra da ondan satın alabilecek. Bu husus yasal yaptırımlara bağlanmış durumda! Yasa, bu haliyle tohumculuğumuzu bir kaç uluslararası tekelin eline bırakmış olup çiftçilerin tohumculuk ve tarım hakları ağır bir şekilde ihlale uğramaktadır. Böylelikle, ilgili şirketlerin sadece tarıma değil gıdaya da egemen olmalarının önü sınırsızca açılmış, ulusal gıda güvenliği yanısıra biyolojik çeşitlilik de önemli bir risk altına girmiştir. Sadece bizde mi? Hayır! ÇUŞ'ler lehine çıkarılan bu tür yasalardan dünya ölçeğinde üç milyara yakın çiftçi çok olumsuz yönde etkilenmektedir.(5)

Prof. Dr. Kenan Demirkol, sağlığımıza zararlı olan zeytinyağı dışındaki yağların batılı egemen ve yayılmacı güçlerin ürünü olduğunu söylüyor. "...Dünyanın en önde gelen küresel gücünün bir marifeti de Türkiye'de zeytin ağaçlarının yerine portakal ağaçları diktirmek! Kendi mısır ve ayçiçek yağlarını pazarlamak için... Bu yağlar daha ucuz olunca, zeytin üreticisi zeytinliğini bozup portakal dikmiş! Ne acı! İnsanlar kırılıyor hastalıktan! Olanlara bakın...İkinci Dünya Savaşından sonra ayçiçeği yağını ilk Rusya üretip tüketmeye başlamış ve Balkan göçmenleri aracılığı ile Türkiye’ye ayçiçeği yağı kültürü de girmiştir. Mısırözü yağı ABD yayılmacılığı üzerinden dünyayı sarmıştır. Günümüzdeki Kanola dayatması da yine bu ülke odaklı bir gelişmedir. Biliniyor ki Kanola, kolzanın (*) GDO’lu tohumundan üretilir...".(6)

'Ekolojik ve Zirai yayılmacılık ' derken zincir halkalarının doğal halkaları doğal uzanımı gereği bu duruma da; 'Gıda emperyalizmi' demek durumunda kalacağız!

Diğer traftan 1980 sonrası liberal politikalarla iyice zora giren tarım kesimimizde 2001 yılından bu yana ' Üretme, dur, durduğun yerde bir süre karnını doyuralım!" anlamına gelen Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uylaması, IMF ve Dünya Bankası telkin ve kredileriyle sürdürülmektedir. Onlar istiyor diye dekara 10 milyon lira DGD karşılığında; kısa bir süreç sonunda tarımsal desteklerin tümünün kaldırılmasının, girdi sübvansiyonlarına son verilmesinin, destekleme alım yapan kuruluşların tümünün özelleştirilmesinin, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilmesinin, tüm temel ürünlerde taban fiyat uygulamalarından vazgeçilmesinin önü iyice açılmıştır. Kısaca, DGD köylülükten çiftçiliğe geçişin önünü tıkayan akıl dışı bir uygulamadır.

Bu ülkede basit 'Mikro İktisata Giriş' kitaplarındaki 'King Kanunu' ve 'Cobweb teoremi'ni bilenlerde mi kalmadı acaba? Yoksa (c)esaret meselesi mi?

Bu öykü uzundur, kolay kolay bitmez ve daha uzun sürede devam edeceğe benzer. En iyisi şimdilik kaydıyla burada noktayı koyalım.(**)


İ.Ersin KABOĞLU,
8 Haziran 2009, Antalya

Kaynakça ve Dipnotlar:

(1) 'Fahrenheit 9/11' filminin ünlü belgeselci Michael Moore'un NTV'de de yayımlanan bir belgeselinde işlediği gibi, yoksul denilen, beğenilmeyen Küba'da sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri son derece yaygın, organize ve ucuzdur. Aynı belgeselde işlendiği üzere; 11 Eylül 2001 sonrası çöken ikiz kulelerin enkaz kaldırma işlemlerine gönüllü olarak yardım eden ve bu yüzden ciddi rahatsızlıklarla karşılaşan bazı ABD vatandaşları ABD sağlık ve sosyal güvenlik sistemi tarafından dışlanmışlardır. Moore'da onları Küba'ya götürerek çok kısa bir sürede, nitelikli ve ucuz yöntemlerle sağlıklarına kavuşmalarına aracı olmuştur. Bu belgeselde bazı ilaçların fiyatlarının ABD' dekinin 120'de biri kadar ucuz oluşu ise çok dramatik ve ilginç bir gerçekdi.

http://www.michaelmoore.com/mustread/index.php?id=1117

(2)'Kapitalizm Doğayı Koruyabilir mi?', Y.Tüfekçi, 'Barikat Dergisi', Sayı:23. Temmuz-Ağustos 2004.

(3) 'Kilit Ülke Kolombiya', Soner Torlak (Mavi Defter), 11.03.2008. www.sendika.org.tr

(4)' Kahve, Sınır Tanımayan Tohum ', http://www.balkanskidom.com/archive/index.php?t-1774.html

(5) 5553 Sayı ve 31.10.2006 Tarihli Tohumculuk Yasası:

http://www.paylasimnet.com/yeni-tohumculuk-yasasi-5553-t-680.html

(6) Milliyet Blog yazarı 'Zelinartung'un, Aynı ortamda ' Neden Zeytin Dalı Barışın Sembolüdür' başlıklı bloğuma yazdığı 24.01.2009 tarihli yorum-bilgi'den alınmıştır.

(*) Kanola Yağı, Kolza bitki tohumlarının genetik yolla ıslah edilmesi ile elde edilmiş tohumlardan üretilen bir yağ çeşididir. Kozla ise, yağlı gıda bitkilerinin içinde en fazla zehirli olanıdır. İçindeki zehir öldürücü olduğu için böcekler tarafından dahi yenmez.

(**) Bu konuda bir önceki yazım için bkz. http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=158367

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 351
Toplam yorum
: 3309
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2368
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster