Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
93
 

Özlem Çiçekleri

Özlem Çiçekleri
 

    İstanbul’un unutulmuş bir kenar mahalle sokağında alaca karanlık çökmek üzereydi. İnci Gelin pencereye yaslanmış, ikide bir buğulanan camı silerek çocukların okuldan dönmesini bekliyordu.

    Son günlerde hava erken kararır olmuştu. Duvardaki saate baktı, dört buçuğu gösteriyordu. ‘’ Şimdi memlekette çoktan akşam olmuştur ‘’ diye geçirdi içinden. Memleket… Yıllardır aklından çıkmayan, bitmeyen özlem. Düşünceleri aniden seneler öncesine kaydı. Bakışları buğulu camda donup kalmıştı.

     Galiba böyle bir akşam vaktiydi? Kızgın bir yaz günü güneşi karşı dağların doruklarında kaybolmuş, ortalığa ruh okşayıcı bir serinlik çökmüştü. Biraz önce ineği sağmış, sütü avluda yaktığı odun ateşine koymuştu. Bir yandan beyinin işten dönmesini beklerken bir yandan da aşağı vadide boğuk bir uğultuyla çalışan çay fabrikasını seyrediyordu. Fabrikanın fırınlarından ortalığa mis gibi kavrulmuş çay kokusu yayılmıştı. İnci Gelin iflah olmaz bir sigara tiryakisi gibi bu kokuyu doyasıya ciğerlerine çekti. Kendini tam bu akşam vaktinin büyüsüne kaptırmıştı ki içeride uyuyan çocuğun ağlamasıyla kendine geldi. Hemen içeri koşup onu pışpışlayayım derken sütü ateşte unuttu. Peşinden keskin bir yanık kokusu o güzelim taze çay kokusunu bastırıverdi. İnci Gelin söylene söylene dışarı koştu. Tam sütü ateşten indiriyordu ki, beyi çıkıp gelmesin mi? İnci Gelin nefes nefese :

            - Hoş geldin, dedi.

            - Hoş bulduk İnci. Ne o? Nefes nefese kalmışsın.

            - Sorma…Sütü kaynatıyordum çocuk ağladı. Tam susturayım derken…

            - İçerde kaynatsaydın ya.

            - O kadar güzel bir hava var ki…

            İsmail külçe gibi avludaki iskemleye çökerken:

            - Öyleyse otur da doyasıya içine çek, diye güldü, Çünkü sonra çok arayacaksın.

            İnci Gelin eşinin ne demek istediğini anlayamamıştı. Geldi başına dikildi:

            - Ne demek bu yani?

            İsmail sigarasından keyifli keyifli bir nefes çekerek:

            - İstanbul’daki iş vardı ya, olmuş. Bu sabah Osman aradı. Ay başında başlıyorum.

            - Ya, o kadar çabuk mu?

            - Evet ya. Ne sandın? Osman evi bile tutmuş. Ay başında boşalıyormuş ev.

            İnci Gelin saf saf sodu :

            - Daire kirası pahalı değil mi? Bir oda tutsaydın ya.

            İsmail karısının saflığına gülmeden edemedi:

            - Burada şu koca eve sığmıyorsun. İstanbul’da bir dairecik çok mu geldi?

            - Ayol, bizi de mi götüreceksin? diye sordu.

            İsmail:

            - Hayır, Hacıariflerin Mustali’yle birlikte gideceğim.   diye sitem etti karısına. Mustali köyün delisi, saf ve hoş bir adamdı.

            - En geç on beş gün içinde toparlanıp yola çıkmalıyız İnci. Ona göre hazırlan.

            İnci Gelin hala şaşkınlık içindeydi:

         - On beş gün mü? Sen şaşırdın herhalde? Bu yaz ortası her şeyi yüzüstü terk edip mi gideceğiz? İkinci el çayı yeni bitirdik. Üçüncüyü kime bırakacağız? Ya bunca emek verdiğim bağ bahçe ne olacak?

            İsmail ‘’ adam sende ‘’ manasında elini salladı:

            -Boş versene sen…Bu dediklerin için bin bir güçlükle bulduğum işimi mi bırakayım? Çayı da yarılığa veririz olur biter.

            - Sana gitme diyemem ama ben bebemle kışa kadar kalabilirim.

            İsmail’in canı sıkılmıştı:

            - Sizi burada yalnız bırakamam. Anca beraber, kanca beraber… diye kestirip attı. Sonra da ayağa kalkıp eve girerken İnci Gelin su ısıtmak bahanesiyle bir süre daha dışarıda kaldı. Biliyordu, beyine karşı gelmesi mümkün değildi. Bir kadının yeri kocasının yanıydı. Ne kadar ayak direse de sonunda kocasıyla birlikte İstanbul’a gidecekti.İlgili resim 

 

            Sanki bir daha göremeyecekmiş gibi yeni bir geceyle daha kucaklaşan karşı yatan kara dağlara, suları çoktan kararmış olan Taşlıdere’ye ve yıldız yıldız parlayan fabrika ışıklarına uzun uzun baktı. Sonra ot vermek için ahıra girdi ve kırk yıllık bir dost gibi ineğin boynuna sarıldı. Aklına birden bire bir çocuk şarkısın sözleri geldi: ‘’ Ayrılık geldi başa katlanmak gerek. ‘’  Gözleri dolu dolu oldu birden. Dışarı çıkarken başörtüsüyle silmeye çalıştı ama nafile, becerememişti. 

            Ertesi gün konuyu arkadaşlarına açtığında, ‘’ Kız sen deli misin? ‘’ diye sitem ettiler. ‘’ Elalem İstanbul’a gitmek için can atıyor. Sen istemiyorsun. Bunca işten kurtulup hanım hanım oturacaksın. Daha ne istiyorsun? ‘’ Annesinin fikri de pek farklı değildi,   ‘’ Yavrum, kadının yeri kocasının yanıdır. Onunla birlikte git ki gözü arkada kalmasın. ‘’

            On beş gün ne çabuk geçmişti. Bir sabah, dünden toplanmış eşyaları kamyona yükleme başlamışlardı. İnci Gelin İsmail’in ısrarla karşı çıkmasına rağmen çiçeklerini de beraberinde almıştı. Bu çiçekler gurbete taşıyamayacağı o mutlu dünyasına birer pencere olacaklardı.

            Ve sonunda ayrılık saati gelip çatmıştı. İnci Gelin başta anne babası ve kardeşleri olmak üzere uğurlamaya gelenlerle tek tek vedalaştı. Kamyon gelin arabası gibi durmadan korna çalarak yavaş yavaş Trabzon Limanı’na doğru yola çıkarken, şoför mahallinde bir kadın yavrusunu göğsüne bastırmış, sessizce gözyaşı döküyordu.karadeniz açıkları ile ilgili görsel sonucu  

 

            Emektar Ege vapuru, Karadeniz’i İstanbul’a taşıyan bir göç kervanı gibiydi. Tonlarca eşya rıhtıma yığılmış, güverteye çıkarılmayı bekliyordu. Nihayet girişlere izin verildi ve yüzlerce kişi eşyalarını sırtlayarak iskeleye üşüştüler. İsmail de anlaştığı hamalla birlikte ileri atıldı. İtiş- kakış arasında güverteye ulaşanlar şimdi eşyalarını yerleştirecekleri uygun bir yer arıyorlardı.

            Son eşya da güverteye çıkarılınca İsmail hamalın parasını verdi ve tam iki gün iki gece kalacakları üçüncü mevki kamaralarına indiler. Bu kamaralar on kişilikti ve karı koca ancak yemek salonunda veya güverteye çıkınca birbirini görebileceklerdi.

            Her şeye rağmen gemide fazla sıkılmadı İnci Gelin. Kısa zamanda kaynaşıverdiği kamara arkadaşlarıyla birlikte, yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamadı.

            İnci Gelin hayatında ilk defa gördüğü Boğaziçi’ni ve şahane İstanbul siluetini hayranlıkla seyretmişti. Ancak vapur Karaköy rıhtımına yanaşınca Trabzon’da yaşanan hayhuyun birkaç misli ile karşılaşan İnci Gelin’in moralı bozuluverdi. Neyse ki rıhtımda kendilerine sallanan dost eller yüzünü güldürmeye yetmişti. İsmail’in amca oğlu Osman ile hanımı karşılamaya gelmişlerdi. Rıhtıma indiğinde çocukluk arkadaşı Fatma’nın gözlerinde okuduğu mutluluk içinde sımsıcak duygular uyandırdı. İnci Gelin’in korktuğu başına gelmemişti. Her şeye rağmen bu koca şehre gülerek ayak basmıştı.

            İşte bu ilk ümit kıvılcımı İnci Gelin’in içini tutuşturmaya yetecekti ama Fener yokuşundaki evlerini görünce hayalleri birden yıkılıverdi. İsmail mahçup mahçup:

            - Ne yapayım İnci? İlk girişte maaşım az olacak. Gücümüz ancak buna yetti, demişti. İnci Gelin on beş gündür içinde saklamaya çalıştığı hıncı bir anda dışarı vurdu:     

            - O güzelim evimizin ne ettiği vardı da, geldik bu ahıra girdik?balat fenerde sokakları ile ilgili görsel sonucu 

 

            Her şeye rağmen burada yaşamaya mecbur olduğunu biliyordu. Bu yüzden içi kan ağlaya ağlaya dört elle işe sarıldı ve Fatma’nın da yardımıyla Fener’deki harap daire sımsıcak, yaşamaya değer bir yuva haline geliverdi. Bir de buram buram sıla kokan o güzelim özlem çiçeklerini pencerelere yerleştirince İnci Gelin’in yüzü güldü, gözleri parladı.

            Ve yıllar peş peşe devrildi. İsmail’in geliri artınca şimdiki eve taşındılar. Bir çocukları daha oldu. Derken çocuklar büyüdüler, okula başladılar.

            En azından üç yılda bir memlekete gitmelerine rağmen, İnce Gelin’in hasreti hiç bitmedi. Hep günün birinde aynen geldikleri gibi döneceklerini hayal etti. Bunca yıl aynı kökten türettiği özlem çiçeklerine baktıkça gözlerinde hep o akşam vaktı canlandı. O yıldız yıldız fabrika ışıklarını görür gibi oldu. Ciğerlerinde hep o doyumsuz taze çay kokusunu hissetti.

     …………………..   …………………..

            Kapı zili arka arkaya iki defa çaldığında silkinerek kendine geldi. Hemen fırlayıp otomatiğe basarken:

            - Amma da dalmışım ha… dedi kendi kendine. Çocukların okuldan gelişini fark edememişti  çünkü. 

           

  

Adil Bozkurt bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 299
Toplam yorum
: 156
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 429
Kayıt tarihi
: 19.02.11
 
 

Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. Teknoloji Yönetimi dalında mast..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster