Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '10

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
774
 

Toprağı Bol Olsun

Toprağı Bol Olsun
 

benden


Sorsam bilir misin bir insanın yaşam hakkına ne kadar toprak düşer?
 
Hikâye şöyle:
Zengin bir tüccarla evli olan abla fakir bir çiftçi ile evli kız kardeşini ziyaret etmek üzere köyüne gelir. Şehir hayatının rahatlığını, çocuklarının giydiği zarif elbiseleri, yedikleri lezzetli yemekleri anlatır, övünür de övünür. Küçük kız kardeş bu böbürlenmeye içerler. "Hayatımı seninki ile değişmem" der. "Benimki sıkıcı olabilir ama tasasızdır. Siz debdebeli bir hayat sürebilirsiniz ama sürekli endişe içinde dönenir durursunuz."
 
Kadının kocası Pokhom kulak misafiridir. Duyduklarına özentiden içi ezilir. "Ah bir zengin olsam! Tek tasam toprağımın az olması. Yeteri kadar toprağım olsa şeytandan bile korkmam" der. Şeytan bunu bir meydan okuma sayar. "Öyle mi?" der. "Sana yeteri kadar toprak verelim bakalım" diye mırıldanır.
 
Şeytan işe koyulur ve Pokhom'un şansını açar; işleri tıkırında gider yeterli parayı kazanır. Pokhom 100 dönüm toprak satın alarak arazi sahibi olur.
 
Bir akşam evlerinde bir yolcuyu misafir eder. Misafir Volga'nın kıyısında ekinlerin at boyu büyüdüğünü, toprağın ucuz olduğunu anlatır. Pokhom satıp savar, Volga'nın kıyısında 400 dönüm satın alır. Artık durumu çok iyidir ama hâlâ halinden memnun değildir. Bir gün seyyar bir tüccar ona uzaklarda, Başkirlerin yaşadığı bakir topraklardan bahseder. Tüccar’ın anlattığına göre bu topraklar o kadar geniştir ki insan bir sene durmadan yürüse sonuna ulaşamaz. “Ama Başkirler saftır, birkaç rubleye ellerinden binlerce dönüm alınabilir” der tüccar.
 
Pokhom yanına hediyeler alarak gene yollara düşer ve Başkirleri bulur. Her şey tüccarın anlattığı gibidir. Pokhom toprak satın almak istediğini söyler. Hediyeler Başkirleri memnun etmiştir. Pazarlık için obanın en yaşlısı çağrılır.
 
"İstediğin kadar toprak seç" der yaşlı adam, kahkahayla. "Çok arazi var; satmakla bitmez."
"Kaça?"
"Günlüğü bin ruble. Bir günde ne kadar mesafe kat edersen o kadar toprak senin olacak."
"Bir günde insan çok mesafe kat edebilir."
"Hepsi senin" der ihtiyar gülerek. "Ama bir şart var. Eğer güneş battığında başladığın yere dönmüş olmazsan toprağı da paranı da kaybedersin."
 
Ertesi sabah güneş doğarken Pokhom ve Başkirler bir tepede buluşurlar. İhtiyar Başkir kalpağını yere koyar ve "Buradan başla" der Pokhom’a. "Gördüğün her yer bize ait. Yürüyerek bir dikdörtgen çiz, içindeki toprak sana ait olsun."
 
Pokhom bin rubleyi kalpağın içine atar ve yola çıkar. "En az 40 kilometre yürürüm bir günde" diye düşünür. Beş kilometre yürüdükten sonra kıvrılıp dönmeyi düşünür ama "Daha erken, beş kilometre daha yürüyeyim" diyerek yola devam eder. Sonra sol taraftaki toprağı beğenerek sola dönüp çemberi kapatmaya başlar. Yürür babam yürür. Birden bire durup geriye baktığında güneşin alçalmaya başladığını görür. Tepede Başkirler karınca gibidir. Onlara doğru koşmaya başlar. Nefes nefesedir. Neden bu kadar uzağa gittim! Ya her şeyi kaybedersem! Adımlarını sıklaştırır. Fakat tepenin yamacına vardığında güneş kaybolmuştur.
 
"Buradan güneş hâlâ görünüyor, acele et" diye bağırır yaşlı Başkir. Pokhom son bir gayretle tepeye vuran güneşe doğru koşar. Sırtından ter boşanarak, bacakları titreyerek, tam ufka gömülmekte olan güneşin son ışıkları tepenin arka yüzünden de sıyrılırken kendini kalpağın üzerine atar.
 
"Bravo" diye bağırır ihtiyar. "Çok toprağın oldu." Ama Pokhom duymuş olsa da buna cevap veremezdi. Ağzından kanlı köpükler gelerek ölür. Koşmaktan çatlamıştır. Boyu iki, eni bir metrelik bir çukur açıp onu içine gömerler. Toprağı bol olsun diye duasını ederler. İhtiyar Başkir aslında şeytandır. Bir kahkaha atarken, "Yeteri kadar toprağın oldu artık sevgili Pokhom" der.
 
Tolstoy'un özetlediğim bu öyküsünü bana hatırlatan arkadaşım Ata Benlioğlu'na teşekkürlerimi sunarım. Darüşşafaka’da İngilizce dersinde okumuştuk. O zaman öykü bir insanın açgözlü doymazlığını anlatıyor sanmıştım. Dün yeniden okuyunca ve dünya hâllerini düşününce anladım ki bir insanı değil insan uygarlığını yermekteymiş. Bir insanın örneğinde insan uygarlığının en temel zaafı olan sahiplenilmiş maddi varlığı yaşamın tek amacına yüceltmeye bozuk atmaktadır. Böyle algılamayı güncellenmiş bilincimden doğrulama onayımla kendime armağan ediyorum.
 
Aslında o zaman da doğru anlamış sayılırım; tabi ki ancak bir mezar derinliğinde. Şimdiyse bir insanlık tarihi derinliğinde anlayabiliyorum. Anlıyorum ki eğer yaşamı sahip olabileceğim maddiyattan ibaret görme gafletine düşersem tüm ömrümü sahip olma telaş ve endişesi içinde bitirmiş olabilirim.  Bu da kendime özel veya insanlığın ortak malı maddiyatın bile keyfini çıkaramadan bir mezar çukurunda ebedi istirahat ile yetineceğim anlamına gelir. Burada "insanlık belası" diye gösterilen sorun insanın maddiyatçı sahiplenme arzusu gibi görünse de, insanın elde ettiklerinin keyfini çıkarmasını önleyici asıl sorun, insan uygarlığının başarı zirvesini mal ve para istifiyle ölçmesidir. Sorun, insanın sahip olduklarıyla kendini ve insanlığı güzelleştirici ve iyi edici biçimde keyifle kullanmayı bir yaşam biçimi yapmadan, sürekli daha çoğuna sahip olma tutkusuyla ömür tüketmeyi başarıdan saymasıdır. Başka bir deyişle insan sahip olduklarını keyifle tüketemeden ömrünü tüketmektedir…
 
Toprağı bol olsun…” Bizim kültürümüzde bu özdeyiş dua sayılır. Ölülerimiz için, "Toprağı bol olsun" diye dua ederiz; bunun ölen insanın mezarına küreklenen toprak olmadığı açıktır. Öyle olsaydı beddua sayılırdı. Allah, ruhunu toprağın rahmetiyle kucaklasın demeye gelir. Ölülerimizi “toprağı bol olsun” diye uğurlarken, hayatta olanı da “bu dünya kimseye kalmaz; baki kalan hoşça anılmaktır" diye uyarmış oluruz. Dolayısıyla ölünün toprak bolluğu onun geride bıraktığı herkese açık güzellikler üretmeye devam edebilen bereketli yaşantı tarlasıdır.
 
Mevlana boşuna dememiş, “yalınlık ve hoşgörüde toprak gibi alçak gönüllü ol” diye. İnsanın en basit ve temiz geçinme kaynağı, en namuslu ve helal işi bir toprağı emeğiyle işlemesidir.
 
Muharrem Soyek
fisun gökduman kökcü bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hep düşünürüm, gerçek bir sosyal devlet düzeninde insanlar varlık edinmeye çabalamak yerine yaşamdan keyif almanın yolarını ararlar diye. Söylediğim öyküde anlası amaçlananla dolaylı olarak ve çok uzaktan ilgili sadece ama sosyal güvencelerin yoksunuğunu anımsayıverdim. Öykü ise muhteşem. Baştan okurken, siz yazdınız diye de pek sevindiğimi burada söylemeliyim. Selamlarımla esenlikler...

Ezgi Umut 
 02.02.2011 21:37
Cevap :
Sosyal devletin bir özelliği de insanın toplumsal fayda sağlamayan sınırsız mülk ve servet edinimini engelleyebilmesi olmalıdır. Temel yaşam ihtiyaçlarını insan sağlayan sosyal devlet güvencesi olsa bile insan daha fazla maddiyat sahiplenmek için hırslanmaya devam edebilir. Öykü özetindeki yazım biçiminden belki de ben yazdım sanmışsınızdır. Ancak bu denli güçlü öyküler yazabilecek kadar iyi değilim. Ben de özeti bari iyi olsun demiştim kendime. Teşekkürler.  03.02.2011 15:10
 

Gunumuz politikacilarina ve bazi isadamlarina ne kadar uygun. Emegine saglik.

Hilmi Köksal Alişanoğlu 
 15.01.2011 17:04
Cevap :
Aslında uygunluğun ne politika ne de zenginlikle çok da bağlantısı yok.  15.01.2011 18:24
 

Güzel, iyi anlatılmış ve insanıderinden etkileyen bir öykü.. İnsanoğlunun öyküsü... İnsanoğlu'nun dünyadaki aptalca hırsı hiç bir zaman bitip tükenmiyor... Sanki Asırlarca burada yaşayıp, herşeyi sahipleneceğiz... Ne o kadar ömrümüz var, ne de o kadar gücümüz.. Ne der eskiler, eni sonu bir karış toprak, bir beyaz örtü... İşte dünya.. belki bir oyun... Ama bu oyunu niye oynadığımız pek belli değil... Bazıları "Bir sınav, " diyorlar da... Neyin sınavını yapıyorlar, anlamış değilim.. Hoşça kalınız...

Erdal Ceyhan 
 01.01.2011 10:13
Cevap :
İster yalan isterse son sınav olsun. Bunların hiç önemi yok. Çünkü yalanı da sınavı da bu dünyadan başka bir yerde bilinir değil zaten. Esas olan dünya nimetlerine onlardan faydalanabileceğimiz, ya da başkalarının faydasına sunabileceğimiz kadar sahip olma gayretinden ileri hırsa kapılmadan yaşayabilmektir. Böyle olunca gözümüz ve gönlümüz yaşama keyfini duyumdamış oalrak ölebiliriz. İşte o zaman toprağımız bol olmuş olacaktır. Eğer ki öte dünyada sevap günah hesabı vereceksek faydalandığımız ve faydalandırdığımız her maddi ve manevi sahiplenmelerimiz sevap olaraki heba ettiğimiz nimetler de günahımız olarak karşımıza çıkacaktır. Yok bu dünya gerçek öbür dünya yalansa, o zaman da bu dünyada keyfini sürebilecek kadar maddi manevi sahiplenmenin yaşam hazzı doygunluğuyla pişman olmadan ölebiliriz. sevgilerle selamlar  01.01.2011 15:00
 

ne güzel bir anımsatma...yüreğinizellerinizesağlık...selamlar...

Nedim ÜSTÜN 
 21.12.2010 16:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 633
Toplam yorum
: 2690
Toplam mesaj
: 236
Ort. okunma sayısı
: 770
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster