- Kategori
- Güncel
"Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz"dan bu güne ne değişti?

Anayasa Mahkemesinin kararından hoşnut olmadığımı söylememe gerek var mı bilmiyorum. Ama nedense kararın verildiği günden beri ne kararı savunanlar, ne de kararı eleştirenler kadar ciddi olmayı beceremedim.
Hukuken kararın problemli olduğunu söylemek bile hafif kaçıyor gerçekten. Çünkü karardan, ülkemizin yönetim tarzında bir değişime gidildiği sonucunu çıkarmak bile mümkün. Artık bir Cumhuriyet değiliz. Ya da olsa olsa İran Cumhuriyeti gibi bir cumhuriyet.
Son tahlilde de İran’da da bir molla grubu, rejimin vazgeçilmez ilkeleri üzerinden hegomanya kurabiliyor. Orada da, Anayasa Koruyucuları Konseyi denilen bir meclis üstü kurum mevcut ve onlarda kâğıt üzerinde yazılan ilkeler (daha doğrusu kendi iktidarlarının köşe başlarını) üzerinden halkın tüm egemenliğinin üzerinde belirleyici olabiliyor. Sırf meclisin kararları üzerinde de değil, aynı zamanda meclise girecek kişilerde tek tek bu konseyin denetiminden geçiyor.
Bizler, o tür bir cumhuriyet olmadığımızı (ya da olmak istemediğimizi) iddia ediyoruz ama aynı yönetim tarzını tercih ediyoruz.
Elbette bu noktada statükocu zihniyetin en sevdiği slogan giriyor devreye, “Demokrasinin kendisini koruma hakkı vardır”. “Bizler” denir bu fikre göre, “eğer demokrasiyi korumak için bazı önlemler almazsak, İran rejimine döneceğiz, birileri bizim başımızda başka bir konsey koyacak kendi ilkeleri adına” . Ama aynı zihniyet ise ne yazık ki şu soruyu kendi kendisine sormuyor; “Korumaya çalıştığımız şey bir demokrasi midir yoksa halkla hiçbir teması olmayan "kendimize ait ama daha modern" bir bürokratik elitin iktidarı mı?”
Elbette Türkiye’de dünyanın ulaştığı medeniyet seviyesinden ve çağdaş hukuk düzeninden kopmaya yönelik bir tehdit var. Her ne kadar mevcut seviye ve standartların oldukça uzağında da olsak, elimizdekileri de kaptırma riskini taşıyoruz. Ne de olsa bu ülkede şu an hükümet olan ama iktidar olamayan siyasal akım ve onun siyasal kökleri de, anayasa, hukuk ve demokrasi adına kendisini yeterince ispat etmiş değiller/di.
İşine gelmeyince kendi yürürlüğe soktuğu anayasayı kaldıran II. Abdülhamit’ten, “Anayasayı bir kez delsek ne olur” diyen Özal’a kadar hukukla ve kanunla arası çok iyi olmayan bir çizgiden bahsediyoruz neticede. Tarih boyunca milli irade çoğunluğuna sahip olan bu çizgi, toplumun yazılı olmayan kurallarını (töreleri), çağdaş hukukun normlarına tercih eden bir geleneğe sahip. Bu geleneğin hamurunda da, toplumsal yaşamı, eşitlik, özgürlük, paylaşım, ortak yaşam ve adaleti kurma adına sistematikleştirecek ve disipline edecek kurallar yerine, suyu akarına bırakma, keyfiliği ve bilineni dayatma var.
Şimdi Anayasa Mahkemesi kararına feveran eden kesimlerin önemli bir kısmının fikri arka planı ne yazık ki bu tepkiyi samimi kılmıyor. Çünkü olaya bir güç çatışması gözüyle bakıyor ve karşılarındaki güç direncini arttırdıkça daha yüksek telden direnci kırma çabasına girişiyorlar.
Elbette mahkeme kararına tepki verilmesi gerekir. Bu kararın savunulur tarafı yoktur. Ancak bu karara tepki gerekçesi, “Allahın emrine mahkeme kararı ile engel olamazsınız” olamaz. Bu gerekçe olsa olsa mahkemeyi haklı kılar. Aynı mantık, Allah’ın emri olan ama modern bir ülkenin idaresinde söz konusu olamayacak şeylere dair kararlara da itiraz etme hakkını da verir.
Bu noktada bu ülkenin muhafazakârlarının, demokrasiyi içselleştirdiklerini ispatlayan adımları atması gerekiyor. Ama ne yazık ki beklenen tepkiler bu yönde değil. Aksine yaşanan sıkıntıdan taktik anlamda kendisine artı puan yazmaya çalışan ve galibiyetinin ardından kendi otoriter sistemini kurmanın hesabını yaptığı izlenimi veren bir grup var.
Örneğin Star’dan Mustafa Karaalioğlu, sözleşmenin bozulduğundan ve açık olan bir savaşın başladığından bahsediyor. Tespitine diyecek bir şey yok. Yani sözleşme bozuldu. Ama bu ülkede ilk defa yaşanan bir şey değil ki. Bu ülkede yaşanan her bir darbe, ülkeye egemen zihniyetin sıkıştığında kendi yasalarını bile yok saydığı gerçeğini ortaya koymuyor muydu? Ama Örneğin ben 1971 ve 1980 yıllarındaki sözleşme bozulmalarında aynı kesimin, bu bozulan sözleşmeye dair çok fazla itiraz ettiğini hatırlamıyorum. Aksine toplumda sol kesimi budamak için uğraşan cuntanın ardından devletin her kademesine yerleşen, üniversitelere dadanan ve Özal iktidarından sonra Türk – İslam sentezi ideoloji ile şahlanan bir kesimi hatırlıyor zihnim. Bu gün, solun 1980 sonrası geliştirdiği tüm tezlerin üzerine atlayan bir siyasal İslam var. Ülkenin militarist bürokratik bir elitin hâkimiyetinde, soğuk savaş konsepti ve 3. Dünyacılık ideoloji ile biçimlendiği tezleri tüm siyasal İslamcıların diline pelesenk olmuş durumda. Ama bu söylemler yeterince samimi bir içerik taşımıyor.
Anayasa Mahkemesinin vereceği karar gün gibi ortada iken, AKP bile bile duvara toslamayı tercih ettiği gerçeğini yok sayabilir miyiz? Radikal’den İsmet Berkan ve Milliyet’ten Taha Akyol iktidarı uyarmıştı. Hatta aynı Taha Akyol Cumhurbaşkanının yasayı iade etmesini önerirken, zannedersem muhafazakâr basın çıkacak karar için en sert yazılarını hazırlamaya başlamıştı herhalde.
Muhafazakâr basının bu ülkede demokrasi ve özgürlük olmadığı (evet yok, yeni kaybolmuş bir şey değil ki) söylemi karşılığını hemen buluyor zaten. Bu söylemden etkilenen kitle ise, bu ülkede olmayan özgürlüğü Humeyni de arayabiliyor. Daha doğrusu Humeyni İran’ına öykünüp bu ülkenin Anayasa Mahkemesi karalarına itiraz edebiliyor.
Bu ülkede inançlı kesimin, ülke yönetimi için öngörülerini net ve samimi bir şekilde kamuoyuna sunmaları ve özgürlükler arasında hiyerarşik bir ayrım yapmadan, çağdaş bir ülke yaratmak adına, sistemin dışladığı tüm kesimlerle ele ele vermesi gerekiyor. AKP’ye verilen %47 oyun, yalnızca siyasal İslamın oyu olduğu yanılgısına düştükleri sürece, hata üstüne hata yapmaya devam edecekler.