​ Güzel bir bahçenin sırrı / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mart '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Güzel bir bahçenin sırrı

Güzel bir bahçenin sırrı
 

İstanbul'un köy kısmına bahçe içinde bir eve taşınmanın benim için tek bir anlamı olmuştu her zaman, bir köpek alacaktım.(*) Annem ve babam ise çocukluk günlerindeki rengarek ve cıvıl cıvıl bahçelerin özlemini çekiyorlarmış meğer. Uzun emekler sonunda artık iyice zenginleşip güzelleşen bahçemiz sadece göz zevkimize hitab etmekle kalmıyor, bize hayat hakkında da dersler de veriyor.

Daha Kilyos'a taşınmadan bir kaç yıl önce, kooperatif hangi evde kimin oturacığını belirleyen kura çekimini gerçekleştirdiği zaman babamla beraber henüz bir tuğla yığını olan evimize geldik. Taşındığımız zaman bahçemiz yeşil olsun diye sarmaşık, meşe fidanı ve fındık tohumu ekmişti babam.

Annem ve babam, tamamen taşındığımız ilk günden itibaren evimizin küçük bahçesini güzelleştirmeye çabadılar. Hafta sonları çiçekçiye gitmek, eve bahçıcan getirmek, toprağı eşelemek ve kapatmak, çiçeklerin yerlerini değiştirmek, çimden çıkan yabani otları ayıklamak gibi aktivitelerle geçti vakitleri. Güzel bir bahçe için çok emek harcadılar. Bu dünyanın çok uzağında olan ben ise çimlerde Romeo ile güreşirken çiçekleri kırmama özeni gösterdim elimden geldiğince. Bu dönemde annem balkona çıkıp top oynayan çocukları kovan mahallenin asabi kadınları gibi uyardı beni, "oğlum, gidin başka yerde boğuşun, çiçekleri kıracaksınız" Yaklaşık iki yıl boyunca çiçeklerin ihtiyaçları olan sevgi ve saygıyı onlardan esirgedim.

Sonra bir baktım, onlarda yaşıyor. Herbiri Romeo kadar kıymetli aslında...

Sonra yavaş yavaş keşfetmeye başladım ben de. Ön bahçedekine Manolya diyorsanız arkada ki ne? Meğer birisi yapraklıymış birisi yapraksız. Yapraklı olan nazlı bir kız gibi yazın nadide bir kaç çiçek açarmış fakat 12 ay boyunca yaprakları yeşil kalırmış. Çiçekli olan ise kışın tüm yapraklarını döküp kel kalır ama bahar geldiğinde baştan aşağı çiçeklerle kaplanırmış. Sonra o çiçekler yeşil yapraklara dönüşürmüş. İlk evvel Manolyayı tanıdım. Onun yeri ayrıdır benim için.

Sonra biraz daha "çıkarcı" bir bahçe sahibi oldum ben. Çiçekler yapraklar değil de yemiş verip vermedikleri daha çok ilgilendirdi beni. Her ne kadar annem burasının bir tarla olmasını istemiyorsa da, önce bir dometes fidesi ektik sonra çilek. Benim en çok sevdiğim ise reyhan oldu. Makarna haşlanırken sos için bahçeye inip reyhan toplamak çok hoşuma gitti.

Geçen sene İstanbul Belediyesi'nin yaptığı olağanüstü çalışma neticesinde (ilk defa belediyenin bir işe yaradığını hissettim) Nisan ayının ortalarında beton şehir bir lale bahçesine dönüşünce beni de bir heyecan aldı. Emirgan korusunda gördüğüm her bir lalenin formuna ve renklerine hayran oldum. Bir çiçeğin bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Bir dahaki seneye bizim bahçeyede lale ekeceğim dedim. Sadece lafta kalmadı bu hayalim. Bahçede fazla yerimiz olmadığından sadece 6 soğan ekebilmiştim Aralık ayında. Hepsi yeşerdi ve iki tanesi de serpildi. Geçen hafta yağmur yağdıktan sonra fotoğrafların çektim. Yapraklarındaki yağmur damlaları özellikle çok hoşuma gitti.

Artık yavaş yavaş öğreniyorum ki çiçekler sadece şeklen değil karakter olarak da birbirlerinden çok farklı. Mevsim çiçeklerine ihtiyacı var güzel bir bahçenin. Lalenin formunu ve yükselme azmini izlemeye, sümbülün kokusuna ve yerden sadece bir karış yükselebilen menekşelerin coşkusuna da ihtiyacı var. İstanbul'un simgesi erguvanın olmadığı bir bahçe olur mu hiç? Asla olmamalı. Eli kulağında, açacak erguvanlar. Bir, bilemediniz iki hafta. Alev ağacımızda kızaracak ve adına yakışır bir hale bürünecek yakında. Bahçenin bir kenarına oturmuş bir aslan varmış gibi hisseceğiz ona baktıkça. Kimisinin Japon kirazı dediği, benim süs kirazı bildiğim ağacımızın iri pembe çiçekleri ha patladı ha patlayacaklar.

Güzel bir bahçenin mevsim çiçeklerinden fazlasına da ihtiyacı var. Dengeli beslenmek ve güzel bir bahçe yapmak ne kadar birbirlerine benziyor. Mevsimler gelip geçiyor fakat bazı ağaçlarımız ve çiçeklerimiz her dem güzeller. Defnemiz mesela her saman sağlam ve inatçı dallarıyla sert Kilyos poyrazına direniyor. Yapraklı manolyamıza ilave olarak yaprakları son baharda mavi hariç gökkuşağının tüm renkerine bürünen, babamın ta Kanada'dan bir toğum olarak getirdiği meşemiz de hep bizimleler.

Mavi sedirimiz ise hayatta ikinci bir şansın ne kadar önemli olduğunu öğretiyor bize. 4 yıl önce bahçıvanın sipariş üzerine getirdiği ağacı kimse beğenmemişti. Yamuk yumuk bir şeydi. "Eksek mi ekmesek mi" dediler. Ektiler. Gerçekten 3 yıldır bahçedeki en çirkin ağaçtı. Poyraz ona çok ağır geldi, belini büktü. "Öldüm, ölüyorum" diye bağırıp durdu. Bir türlü toparlayamadık ama ondan hiç vazgeçmedik. Bu sene işte o da kendine geldi. Özellikle akşam olduğunda ve üzerine ışık vurduğunda yaprakları çok güzel parlıyor.

Bir de süs zeytini var. Bakıp bakıp kendimizi Ege'de bir yerlerde mesela Ayvalık'da ya da Alaçatı'da sanalım diye...

İşte böyle dostlar. Öğreniyorum ki çiçeklerin ve ağaçların çeşidi arttıkça bahçe daha güzel oluyor. Kimisi ilgiye muhtaç, kimisi özgür kalmak istiyor, budarsanız küsüyor. Bizim de çiçekler kadar kendimizle ve çevremizle barışık ve farklı olanı olduğu gibi kabul edeceğimiz günlerin gelmesi dileğiyle.

Sevgiler

K.

Not, MB bahçesinden koparılan Lale'nin yokluğuna alışamadığımı belirtmek istiyorum.

* gece ve romeo http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=32675#

 
Toplam blog
: 295
: 733
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

Bugün ölseniz mesela, ya da hafifletelim biraz hadi, bu giriş çok karamsar oldu. Bugün ortadan kay..