- Kategori
- Öykü
Aşk-ı Vefa
Saçlarım yüzüme düşmüş, bir kolum yataktan dışarı sarkmış huzursuz, kımıldanıyor, uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeyim.
O, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, yanıma geldi. Yatağın kenarına oturdu. Eliyle yüzüme düşmüş saçlarımı kaldırınca uyandım. Sevinçle yerimden doğruldum ve zifiri karanlıkta bile seçtiğim yüzüne şaşkınlık ve heyecanla bakarak: “Sen geldin…Sen! gerçekten sen misin?” diyor, telaştan kelimelerimi şaşırarak, sorular sormaya çalışıyordum. O, sadece yüzüme biraz ciddi, biraz üzgün bir ifadeyle, sessizce bakıyordu. Öyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Karanlık aydınlanmaya, o silikleşmeye başlamıştı. Yok oluyordu. Ellerimi uzattım, dokunmaya çalıştım, yoktu. Ne yaşıyordum? Ya da yaşamış mıydım? Yataktan ter içinde, fırlayarak uyandım ve hızla etrafıma bakındım. Yoktu… Az önce şurada, yatağın kenarında olduğuna dair binlerce yemin edebilirdim. Ne yazık ki yine daha önce yüzlercesini gördüğüm rüyalardan biri olduğunu anlayarak, hıçkırıklara boğuldum.
****
Her şey yolunda giderken, evlilik, mükemmel çocuklar, uyumlu bir eş. Neydi? Ne zamandı? Bir şeylerin ters gitmeye başlaması. Oysa ben, hayatımın on yıl sonrasını bile planlayacak kadar güvende olduğunu düşünüyordum. Kısacası, benim çocuklarım vardı. İstediğim gibi yetiştiriyordum. Eşimle uyumlu ve herhangi maddi, manevi hiçbir sorunum da yoktu. Ben, eşimle yaşlandığımda, tek katlı bir evde oturacak, bahçesinde her meyve ağacından bir tane olacak ve sebze yetiştirecektik. Torunlarımız bizde kalacak, onlar için ördekler, civcivler alacaktık. Her şeye hazırdık. Bütün bunların olmaması için neden yoktu. Hem neden olmasındı ki? İstediğimiz şeyler olağan dışı değildi. Ortalama her ailenin yaşamı böyleydi çevremizde. Biz de onlardan biri neden olmayalım ki? Üzerine durup düşünüp hayal bile kurmazdım. O huzur beni ve ailemi çepeçevre sarmış, akışta yaşamanın tadını çıkararak günlerimizi geçiriyorduk.
****
O kara bulutlar ne zaman başımızı sardı, çok hatırlamıyorum. Birden akış terse dönmüş, bilinmeyen sular, belirsizlikler içerisinde beni yabancı duyguların ve güvensizlik çemberinin ortasında bırakmıştı. Maddi sorunlar, arkasından eşimin ilgisizliği. Kâbus dolu günler, sonunda bir gün o bilindik son geldi çattı. Evliliğimi kaybediyordum ve bu umurumda bile değildi. Dayanılmaz bir gitme isteği. Hiçbir yere sığamama, huzursuz, uykusuz geceler, nedensiz ağlamalar. Kendine yabancılaşma. Kafka’nın dediği o muhteşem cümle “benim yalnızlığım insanlarla dolu.” Tam da böyle çevrem insanlarla dolu onlarla gülüyor, eğleniyor gibi devam ederken, aslında yok oluyor ölüyordum.
Bitmek bilmeyen tartışmaların sonunda artık sessizliğe gömülmüş, konuşulacak her şeyi tüketmiştik. Çok ağladığım bir akşam, eşim yanıma gelmiş;
“Benden boşanmak ister misin?” diye sormuştu. Kıpkırmızı gözlerle yüzüne bakmış, bunu defalarca düşünmeme rağmen, teklifi onun yapmasından inanılmaz kırılmıştım. Yüzüne bakmaya kıyamadığım, beni her şeyden çok seven eşim, dünyanın en yabancı gözleriyle yüzüme bakıyor, benden cevap bekliyordu.
“Bunu bana nasıl sorarsın?” demiş, fakat hızla bu sürece doğru birlikte ilerlemiştik. Üç ay sonra boşandım. Boşanmamın üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen, o ruh halim devam ediyordu. Yalnızlığın yanına çocuklarımla arama da bir soğukluk girmişti. Bu beni daha fazla bunalıma sürüklemiş, adeta evden çıkamaz hale gelmiştim. Perdeleri kapatıp sürekli uymaya başlamıştım. Hızla kilo kaybediyor, aynada kendime bakamıyordum. Bu süreçte iş yerinden ayrılmak zorunda kalmıştım. Maddi sorunlar da eklenince, kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuştum.
Böyle günlerin birinde her nasılsa silkelenip ayağa kalktım. İş aramaya başladım. Bir firmada düşük maaşla işe başladım.
****
Günler geçiyor, ben normal hayata dönüyordum. Psikolojim biraz düzelmişti. Kendime, giyimime özen gösteriyor, eski güzelliğime yavaş yavaş kavuşuyordum. Hala çok zayıf, ama sağlıklı görünüyordum. Saçlarım pırıl pırıl parlıyor omuzlarımdan dökülüyordu. Yaşıma göre fazlasıyla genç görünüyordum. Bununla birlikte güzelliğimin farkında değildim. Bir gün hem de hiç ummadığım bir zamanda, hayatımda boşanmadan daha büyük fırtına, beni alt üst eden olayların başlangıcıyla karşılaştım. Evet, sonrasında âşık olacağım adama rastladım o gün. Nereden bilebilirdim ki… Yaşamımda o kadar mutsuzluklardan sonra üstelik o yaşımda. Çoluk çocuk sahibi bir kadın. Çocuklar neredeyse yetişkin olabilecek yaşlara yakın. Eskilerin deyimiyle “bizden geçti artık” ya da hissetmek bile saçma gelir ya öyle işte…
O gün işten biraz geç ayrılmıştım. Karşıma çıkmış yüzüme gülerek bakıyordu. Birkaç kez gözlerimi kaçırdıktan sonra cesaretimi toplayıp “ne var?” der gibi yüzüne baktım. Selam verdi içtenlikle. Cevap vermeden yürüdüm. O güne dair hatırladığım tek şey umursamazlık ve hiçbir şey hissetmediğimdi. Sonrasında sık sık iş çıkışı karşılaştım. Her defasında bıkmadan bana selam veriyordu. Bu aylarca böyle sürdü gitti.
Bir gün iş çıkışı yine karşılaşmayı umarken bu defa onu göremedim. Etrafıma bakınmaya başladım, yoktu. Ertesi günü, yine yoktu. Günlerce her iş çıkışı gözlerim onu aramaya başladı. Kendime kızıyordum. Ancak, deli gibi merak ediyordum. Sonunda, bir akşamüzeri her zamanki gibi karşılaştık yine. Bu kez ben gülümseyerek selam verdim. Sessiz ve sakin selamımı aldı, ayrıldık.
O gece hep onu düşündüm. Sabaha kadar aklımdan çıkmadı. Bana karşı soğuk ve hissiz olduğunu hissettim, neden böyle olmuştu? Kimdi? Günlerdir yoktu, neredeydi? Döndüğünde neden benden uzak ve mesafeli olmuştu?
Sabaha karşı uykusuz kıpkırmızı gözlerle kalktım. Kendime bir kahve yaptım. Aynada düşünceli gözlerle kendime baktım. Yorgun ve uykusuz görünüyordum. Hafif bir makyaj yapıp, kot pantolon ve tişörtümü giyip evden ayrıldım.
İş yerine yaklaştığımda, uzaktan beni beklediğini gördüm. Heyecandan elim ayağıma dolandı. Yanına iyice yaklaşınca selam verdi ve;
“Akşam iş çıkışı uygun olursanız sizinle bir yemek yiyebilir miyiz?” diye sordu. Uykusuz, yorgun bir gecenin ardından heyecan da eklenince kekeleyerek;
“Peki, olur…” diyebilmiştim.
Tüm gün robot gibi çalışmış, akşamın olmasını iple çekmiştim. Ancak, iş çıkış saati yaklaştığında elim ayağıma dolanmış, teklifi kabul ettiğim için pişmanlıklar içinde ne yapacağımı bilmez bir vaziyette iyiden iyiye gerilmiştim. Yanımda çalışan iş arkadaşlarım durumumu fark etmiş;
“Sende bir hal var bugün… İyi misin?” diye soruyorlardı.
Ben, telaş ve heyecanla işyerinden fırlayarak, adeta koşarak buluşacağımız yere doğru ilerledim. İçimde tarif edilmez duygular, çoktan unuttuğum heyecanlar, adeta genç bir kız gibi kıpır kıpır yerimde duramıyordum.
O gün yemek heyecanıma rağmen çok güzel geçti. Fark ettiğim onca duygularımla birlikte uzunzamandır gülmediğimi hatırladım. Çocukluğundan başladı anlatmaya ve yaşamındaki her dramı mizah yoluyla anlatarak hem güldürdü hem hüzünlendirdi beni. O akşam niyetini açık açık söyledi.
“Hayatımın sonuna kadar seninle olmak istiyorum. Uzun zamandır seni izliyorum. İlk gördüğüm andan itibaren seni aylarca takip ettim. Önceleri bekar sandım, boşanmış ve kocaman çocukların olduğunu görünce yaklaşamadım. İzin ver hayatına gireyim. Bak her şey çok güzel olacak.” dedi.
Ben, ne diyeceğimi bilemeden öylece dinliyordum. Eve vardığımda heyecanlı mutlu bir kadındım.
Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Hayatımda o güne kadar hiç yaşamadığım duyguları yaşıyordum. O kadar mutluydum ki; ne içinde bulunduğum maddi sıkıntıları dert ediyor ne de çocuklarımla yaşadığım sorunları. Hiçbir şey umurumda değildi. Mutluydum, seviyor, seviliyordum. İnsan başka ne isterdi ki? Beni güldürüyor, eğlendiriyor, yaşamıma anlam katıyordu. Aşk, beni daha da gençleştirmiş, güzelleştirmişti. Arkadaşlarım arasında neşem ve enerjimle daha da aranan, sevilen biri olmuştum.
Fakat, ben, sadece onunla olmak istiyordum. Bana değer veriyor, en yoğun günlerinde bile uykusuzluk pahasına zaman ayırıyordu. Onun da yaşamında her insanda olduğu gibi sorunları vardı. Zaman zaman agresifleşiyor, bana da yansıtıyordu. Ben, anlayışla karşılıyor, üzerinde durmuyor, onu sakinleştirip her şeyimle yanında olduğumu hissettirmeye çalışıyordum. Onsuz tek günüm geçmiyordu. Görüşmesek bile iletişimimiz devam ediyor, günün sonunda mutlaka telefonla görüşüyorduk.
Aradan yıllar geçti. Her ilişkide olduğu gibi tekdüze heyecansız günlerimiz başladı. Bir ara ayrıldık ve altı ay hiç görüşmedik. Mutsuzluktan ve acıdan öleceğimi sandım. Yalvararak zorla barıştım. Fakat, artık bir şeyler yolunda gitmiyordu. Sevgisini eskisi gibi hissetmiyordum. Bana anlatmadığı bir hayatı olduğunu düşünüyor, bununla birlikte o kadar seviyordum ki kaybetmekten korktuğum için soramıyordum. Benimle olsun da her haline razıydım. Bağımlısı, hastası olmuştum. Gitgide kişiliğim bozulmaya başlamış, kibarca, yaptığı hakaretleri sineye çeker olmuştum. Ben, yaşadıklarımın farkında değilken, o her söylediği sözü bilinçli seçerek beni kendinden soğutmaya çalışıyordu. Tabi ben, bunu, çok sonraları düşündükçe anlamıştım. Ben, onun üzerine düştükçe ve beni bırakmasından korktukça o beni en hassas yerimden vuruyor, istediği gibi olmazsam beni bırakmakla tehdit ediyordu. O, seven âşık olan adam gitmiş yerine acımasız, canavara dönüşmüş biri gelmişti.
Eskisinden mutsuz adeta artık aramasını, yazmasını istemez olmuştum. Fakat, her nasılsa beni bırakmasını hala istemiyordum. Onsuz nasıl yaşanır bilmiyordum. Eski enerjik hallerim gitmiş yerine bir enkaz kalmıştı. Ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Çalışamaz olmuş, iş yerinden ayrılmıştım. Zaten, zor olan maddi durumum gitgide bozulmuş, beş parasız ortada kalmıştım. Artık hiç görüşmüyorduk. O yazarsa, tedirginlikle cevap yazıyor ve her yazışmanın ardından gözyaşlarına boğuluyordum. Mutsuzluktan ölünebilseydi, ben de çok yaşamazdım sanırım.
Böyle günlerden birinde yine bana yazdı. Klişe bir hal hatır sormalardan sonra, sebepsiz yere söylediğim bir sözü büyüttü. Ve; “artık sana yazmayacağım.” dedi. Nasıl söyledim, nasıl yaptım bilmiyorum; “zaten bunu yapmak istiyordun, uzun zamandır ben sende bittim. Yeni bir şey değil bu.” diyebildim. Ve bitti.
Elimdeki mesaja donuk gözlerle bakıyor, “bitti” diyordum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, acım bütün vücuduma dağılıyor. Gözlerim kararıyordu.
Yaşadığım neydi Allah’ım? O verilen sözler, o mutluluğumuz, o hayallerimiz, hepsi mi yalandı? Sahi hiç sevmemiş miydi? Peki ben neden kendimden bu kadar ödün vermiştim? Kişiliğimi kaybetmiş, ona yalvarmıştım. Ne kadar hatalı olduğumu çok sonraları anlıyordum. Seven, âşık olan insan, olduğu gibi sever. O, eğer beni gerçekten sevdiyse bir zamanlar, kişiliğimle duruşumla sevmişti. Fakat, sonrasında, erkek egosuyla beni kendine köle etmiş, ancak o köleyi sevememişti.
Kendimi toparlamam zaman aldıysa da mücadeleyi bırakmamıştım. Bir arkadaşım vasıtası ile psikoloğa giderek durumumu fark ettim. Aslında, insanın en büyük eksiğinin, kendinin ve içinde yaşadığı durumun farkına varamaması olduğunu öğrendim. Hayat, insana eğitimi en zor zamanlarında veriyormuş. Binlerce kitap okusam, yüzlerce nasihat dinleseydim, yaşadıklarımdan öğrendiğimi öğrenemezdim. O çaresiz günlerimi kendimi suçlayarak geçirmiştim. Öyle ya; aşk senin neyine? Hele hele bir ilişki. Ancak, birkaç yıl geçtikten sonra, yaşadığım tecrübenin iyi tarafından bakmayı öğrenebilmiştim. Ben bendim. Yaşadıklarımla, duygularımla, hatalarımla bendim. Benden kaybolmuş hiçbir şey yoktu. Hayatıma, hayata karşı duruşuma eklenmiş tecrübeler vardı artık. Daha sakin, daha hüzünlü, daha donanımlıydım.
Kendimi geliştirmeye devam ederek yeni bir işe girdim. Hayat devam ediyordu her şeye rağmen. Zaman zaman gülüyor hatta eğleniyordum. Bununla birlikte gülüşümde bir hüzün, eğlencelerim kısa süreli devam ediyordu.
Bu arada eski eşim az çok yaşadıklarımı öğrenmiş, benimle konuşmak istediğini bildirmişti. Onu tamamen unuttuğumu düşünerek şaşırmış, ancak teklifini de kabul etmiştim. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Bu zaman içerisinde onunla ilgili hiçbir şeyi merak etmemiştim. Benden sonra ne yaşadığını bilmiyordum. Birden farkında olmadan onu merak ettim. Çocuklarımın babası, bir zamanlar sevdiğim adamdı o.
Ertesi günü onunla buluştuk. Uzun uzun konuştuk. Benden sonra evlenmemiş, annesiyle birlikte yaşamıştı. Boşanmayı istediği, evliliğimizde beni ihmal ettiği, işi buralara getirdiği için çok pişman olduğunu itiraf ediyordu. İşlerinin düzeldiğini, bizi düşünecek çok vakti olduğunu anlatıyordu. Ancak, benim için hala bir şey ifade etmiyor, onu affedemiyordum. Hatta yaşadığım aşkta bile onu suçluyordum neredeyse içimden. O, zamana bırakmamızı, benimle görüşmek istediğini söyledi. Kabul etmedim.
Günler geçiyor, eski eşim sık sık bir şeyleri bahane ederek yeniden hayatıma giriyordu. Bunu fark ediyor, ancak akışa bırakıyordum, her şeyi bıraktığım gibi. Bir yıl daha geçmişti. Boşanmamızın üzerinden de yaklaşık sekiz yıl geçmiş, zaman su gibi akıp gitmişti.
Çocuklarla bir arada, benim reddedemeyeceğim küçük toplantılar, yemekler düzenleyen eski eşim, neredeyse hayatımın içindeydi artık. Evliliğimizin ilk yıllarında onu sevdiğim zamanlardaki gibi davranıyor, kendini sürekli hatırlatıyordu. Yalnız bir kadın için, güven duygusunun ne kadar önemli olduğunu hissediyordum. Ancak, içimdeki aşka ihanet etmeyeceğim diyerek, asla ona karşı bir yakınlık göstermiyordum. O benim için bir yabancıydı artık.
İki yıl kadar sonra bir gün telefonuma bir mesaj geldi “nasılsın?”, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Aslında hep beklediğim, umut ettiğim bir andı bu. Heyecanla cevapladım. Kısa bir hal hatırdan sonra görüşmek istediğini söyledi. Kabul ettim.
Neredeyse üç yıldır tek bir haber dahi almadığım aşkım, sevdiğim adamla yeniden buluşacaktım. Aynı heyecanla hazırlandım, uçar gibi yanına koştum. Karşılaşmamız heyecanlı ve güzeldi. Ama bir şey eksikti. Ne olduğunu yanında oturduğum sürece bulamadım. Tekrar buluşmayı planlayarak ayrıldık. Eski eşim durmadan arıyor, ihtiyaçlarımı soruyordu. Daha da öteye giderek, sormadan ihtiyacım olan şeyleri bulup, bunları karşılamaya çalışıyordu.
Onunla yeniden buluşuyordum. Ancak, ilk karşılaştığımız o beni rahatsız eden duygu, yakamı bir türlü bırakmıyor, beni huzursuz ediyordu. Bu duyguyla ona mesafeli davranıyordum. Ancak, ters mıknatıs gibi bu defa da tam tersine o üzerime düşüyor, beni bunaltıyordu.
Eski eşim, bir gün yemekte başbaşa kaldığımızda, benimle yeniden evlenmek istediğini, çocuklarımız olduğunu ve eskisi gibi olabileceğimizi söyledi. Şaşkınlıkla bunu istemediğimi ifade ederek, hızla yanından ayrıldım. Aynı günün akşamında o da; “Artık evlenelim biz. Yeterince bekledik. Bence biz bunu hak ettik.” dedi gülümseyerek. Kendinden o kadar emindi ki, yüzükleri hazırlamış, karşımda gülümsüyordu. Durdum ve yüzüne baktım;
“Ben düşünmek istiyorum.” dedim.
O, önce şaşkınlıkla, sonra da öfkeyle yüzüme bakıp;
“Ne düşünmek mi istiyorsun?” diyerek elindeki yüzükleri en uzak köşeye kadar fırlattı yine aynı öfkeyle yüzüme bakıp;
“Düşün şimdi, iyice düşün.” dedi, hızla yanımdan uzaklaştı. Orada öylece kalakaldım. Gözümün önünden bütün yaşantım, film şeridi gibi geçmeye başladı.
Aradan birkaç gün geçmişti. Eski eşim yanıma gelerek, hatırımı sordu. Tekliften hiç söz etmeden bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu.
“Ne olursa olsun her zaman yanındayım. Evlenmemiz şart değil. Sen benim için değerlisin. Tabi ki evlenmeyi çok istiyorum ancak sen istediğinde olur bu” dedi. Aklım karmakarışık oturuyordum. Gözlerimi yere indirmiş düşünüyordum. Elini elimin üzerine koyup, “Hadi düşünme artık. Her şey olacağına varır.” dedi. Yanımdan ayrıldığı gibi o geldi. Bizi bir yerlerden izlemiş olmalıydı. Yanıma diz çöküp yalvarmaya başladı;
“Ben hata ettim lütfen affet, sensiz yaşayamam, seni çok seviyorum. Sen ne zaman istersen evleniriz. Ben hemen olsun istiyorum. Heyecanımı bağışla, biz birbirimizi çok sevdik. Artık beklemek istemiyorum. Sensiz bir gün bile geçirmek istemiyorum artık.”
Birden, o döndüğünden beri beni huzursuz eden şeyi buldum.
Asya’nın İlyas’la gitmesini istemişti filmi izleyen herkes. Kamyona yazı yazmak, güzel sözler söylemek değildi aşk, sahiplenmekti. Güvende hissettirmekti… Sevgi, Cemşit’in hakkıydı. Emekti. En önemlisi, güvendi. Ayağa kalktım. Arkamı döndüm. Yolun sonunda, eski eşimin gözünde yaşlarla tedirgin, bize baktığını fark ettim. YÜRÜDÜM…