- Kategori
- Kitap
Belki siz de okursunuz

"İnsanlık denilen tarihte çıktıkları sokaklara bir devlet töreniyle diri diri gömülen hayatlara"
417 sayfalık soluk soluğa okunan çok çarpıcı bir romanı bitirdim dün... “Daha…” Diğer romanlarını henüz okumadım Hakan Günday’ın. Ama bu kitaptan sonra okuma isteği duymamak mümkün değil. Çünkü her sayfasında ayrı bir yağış şeklinin, hem dil, hem de kurgu olarak çok kuvvetli bir yaratı fırtınasının içinde buldum kendimi.
” Kitap Fransa’da çok beğenilmiş olması ve en saygın edebiyat ödülü Prix Medicis’e layık görülmesiyle dikkatimi çekmişti. Daha önce de “Kar” romanıyla Orhan Pamuk’a verilmiş aynı ödül. Okuyunca hak ettiğini düşündüm. Diyeceğim, boşuna vermiyorlar demek ki o ödülleri.
Hikaye, 9-24 çocuklukla- gençlik, dönemleri arasında kahramanımız Gaza’nın gözünden anlatılıyor. Kötücüllükle iyiliğin, sevgiyle nefretin , acımasızlıkla, vicdanın çarpıştığı dehşet verici ve çileli bir hayat var karşımızda.
Gaza’nın dünyaya gelişi bile başlı başına bir trajedi zaten. Annesi tarafından istenmeyen bir bebek o. Annesi ölüyor doğum sırasında ve insan kaçakçılığı yapan babası Ahad’la, onun yardımcısı olarak devam etmek zorunda kalıyor hayatına.
Yaşının üzerinde bir zeka potansiyeline sahip. Okulda da çok başarılı. Ancak içinde bulunduğu hayat koşulları, babasının katı tutumu onun güzel bir hayatın düşünü bile kurmasına izin vermiyor.
Bildikleri tek Türkçe kelime romana adını veren “Daha” olan kaçak göçmenler arasında işkenceyi, öldürmeyi, tecavüzü, kötü muameleyi öğrenerek büyüyor Gaza. Ve her gün biraz daha insanlığından uzaklaşıp barbar bir kişiliğe dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.
Romanın başlarında çok beğendiğim için tek başına bir öykü gibi dönüp dönüp yeniden okuduğum, bir bölüm vardı: Gaza’nın “ Dünyanın en güzel kızı” dediği siyah saçlı, siyah gözlü bir kıza karşı duyduğu aşk. Sonrasında da bir daha yaşayamadı aynı güzel duyguları. Kamyon kasasındaki talaşların arasında eriyip gitti o masumiyet. Ölesiye nefret etti çıkarları için “dünyanın en güzel kızı”nı ona sunan ya da bir başkasının hayatını kolaylıkla elinden alabilen kaçak göçmenlerden. Her kadınla başka bir vahşiliğe dönüştü. Başka bir dünyanın en güzel kızı olamadı artık hiç Gaza için. Ve şöyle anlatıyordu duygularını o günün sabahında:
“Bütün iş buydu. Daha fazlası değil….Ama o sabah…Daha fazlası da vardı…Hatta o sabah her şey fazladan da fazlaydı! Uyanışım fazlaydı. Yataktan kalkışım, yürüyüşüm fazla. Yüzümü yıkayışım ve yine yürüyüşüm fazlaydı. Mutluluğa benzeyen bir şeyle kaplanmıştım. Ellerim, gözlerim ve gördüklerim fazlaydı. Bana hayatımı unutturan bir şey vardı üstümde…Fazladan bir şey. ..Aşk.
Yirmi dört kişilik bir gurup bekliyordu depoda. Dordor’un dediği gibi kafile! İki gündür oradaydılar. Aralarında da beni o fazladan şeye batırıp çıkarmış olan dünyanın en güzel kızı…Benim yaşlarımda olmalıydı. Belki bir yaş büyük. Belki de iki. Siyah saçları vardı. Siyah gözleri… Nereli olduğunu bilmiyordum. Ama düşünüyordum sormayı. Adını, yaşını neleri sevdiğini, büyüyünce ne olmayı düşündüğünü…Derçisu’yun orada, tırdan bizim kamyona geçerken gördüğüm andan beri gözümün önünden gitmiyordu. Uyuyamıyor, farkında olmadan nefesimi tutuyor, sonra nefes nefese kalıyor, bir zamanlar Ender’in yaptığı gibi kendi kendime gülüyordum. Nasıl aşık olunur bilmiyordum ama böyle bir şey olmalıydı…”
Roman dört bölümden oluşuyor. Her bölüm Rönesans dönemi resim sanatındaki boyama teknikleriyle ilgili terimlerle ifade ediliyor. ( Sfumato, Cangıante, Chıaroscuro, Unıone ) Bu terimler aynı zamanda Gaza’nın zaman içinde değişen ruh hallerini simgeliyor.
Final de o kadar güzel yazılmıştı ki şimdi hatırlarken bile içimin ürperiğini hissediyorum.
Tanıtım için bu kadar yeter herhalde. Gaza’nın Kandalı’dan Afganistan’a uzanan kırmızı reçeteli, acı yolculuğunu okursanız yine konuşuruz.