Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '17

 
Kategori
Gezi Rehberleri
Okunma Sayısı
119
 

Bermuda Şeytan Dörtgeni! “Cape Town, Pilanesberg, Johannesburg, Sun City”

Bermuda Şeytan Dörtgeni! “Cape Town, Pilanesberg, Johannesburg, Sun City”
 

Hani bazı, yıllaaarrr yılı kulaktan kulağa aktarılan gizemini o günün sıcaklığıyla hala daha koruyan esrarengiz olaylar vardır. “Atlas Okyanusundaki koordinatları gereği birçok gemi, uçak ve insana mezar olmuş kimine göre gizemli kimine göre lanetli, Bermuda Şeytan Üçgeni gibi…”

 

Bu konuda o kadar çok şey söylenmiştir ki;

“… uzaylılar,

… suyun altındaki yoğun manyetik çekim etkisi,

… okyanusun altında yer alan büyük doğalgaz kaynağı,

… …”

Hangisi doğrudur halaaa daha tam olarak bilinmese de birçok insan bir bilinmezliğin içinde kayboluuup gitmiş.

Kaybolmak?

Kimi zaman istemeden, kimi zamanda isteyerek!

Aynı benim gibi bir süredir heyecanını tüüümmm hücrelerimde hissettiğim kendi tabirimle, Bermuda Şeytan Dörtgeninin derinliklerinde…

Adeta birbirini dövercesine çarpan dalgalarıyla bir olan Atlas ve Hint Okyanusunun birleştiği Ümit Burnunun (Fırtınalar Burnu) kayalık zirvesinden, gözlerim kapalı rüzgarın uğultusunu ve kayalara vuran dalgaların sesini dinlemeye;

“Ben, tüm insanların uyum ve eşit fırsatlara sahip şekilde beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, uğrunda yaşamak ve ulaşmak istediğim bir idealdir. Ama gerektiğinde bunun uğrunda ölürüm de” diyen ve beni geeerrrrçekten derinden etkileyen “sıra dışı” hikayesiyle Mandela’dan kalanları yerinde dinlemeye, hissetmeye;

Güney Afrika kabile hayatına tüm renkleri ve tatlarıyla Lesedi Kültür Köyünde şahitlik etmeye, dokunmaya;

Ülkenin eeennn büyük Milli Parkında “Big Five” ı tüüümmm dileğimle görmeye, heyecana…

Ve tüüümmm bunların harmanıyla, Atlas Okyanusunun derinliklerinde kaybolanlar gibi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin girdabında kaybolmaya…

İşte taamda bu duygularla biniyorum uçağa…

Seçtiğim güzel müziklerin dinletisiyle raks eden ruhum, eeennn sevdiğim içeceği yudumlarken damağımda bıraktığı aromasıyla sanırım “an”ı yaşıyorum.

Nasıl geçtiğini bile anlamadığım on saatlik yolculuğun sonlarına doğru kaptan pilotun “inişe geçiyoruz” anonsuyla, içimden sessizce haykırıyorum.

“Sendeyiiimmm Şeytan Dörtgeniiiii…”

Her anlamda rengârenk insanların yaşadığı ve kültür zenginliği bakımından dünya üzerinde sayılı ülkelerden biri olan Güney Afrika’da gezilecek, görülecek, duyulacak, tadılacak ve tabii ki hissedilecek o kadar çok şey var ki…

Tam bir duygu pıtırcığı olan ben, işte taamda bu duygularla çekiyorum içime miiiiisssss gibi havayı Cape Town havaalanında…

An itibariyle mutluluğum, düşüncesiyle bile daha şimdiden içimi ısıtan bilinmezliklere ve tabi ki keşfe…

Veee ilk keşfimiz dünya üzerinde bir ilk belki de tek olan üç başkentli ülkenin yasama başkenti olan Cape Town oluyor.

Canlı gece hayatı ve kalabalık eşcinsel nüfusuyla kozmopolit bir şehir olan Cape Town, uzuuun kumsalları, altın madenleri, şarap mahzenleri, binleeerrrce çeşit bitki ve kuş türüyle görülesi bir yer.

Elbette bu kadarla da kalmıyor…

Dağların eteğine kurulmuş hırçın dalgalarla adeta dövülen sahildeki Bantry Bay, Camps Bay ve Clifton bölgelerinden geçip bir balıkçı kasabası olan Hout Bay’a varmamızla, kulağıma gelen Afrikan ezgileriyle acaaayip keyifliyim. Müziği iz süren kulaklarım, beni tekneyle açılacağımız limana götürüyor. Özellikle ağaç oymacılığın ağırlıkta olduğu hediyelik eşyaların arasından geçerken raks ederek ben, kendimi Duiker adasına götürecek teknede buluyorum.

Limandan uzaklaştıkça adeta yeni bir anı yaşıyorum.

“Gözlerim kapalı dalgaların tekneye çarpmasıyla oluşan doğanın melodisi ve yüzüme sıçrayan su tanecikleriyle hissettiğim, huzuuurrr…”

Bu huzurla aralıyorum bir süre sonra gözlerimi,

“Alabildiğine gri, beyaz, kahverengi ve mavi…”

Ve

Hedefe varılan noktada, dalgaların arasında Duiker adasına çıkmaya çalışan irili ufaklı tombiş Afrika’nın meşhur kürklü foklarıyla uzaktaaannn geçirilen dakikaların ardından, 1488 yılında Portekizli denizci tarafından keşfedilen Güney Afrika’nın en ucuna, Ümit Burnuna doğru yola çıkıyoruz.

O an tek bir isteğim var. O da, Atlas ve Hint Okyanusunun adeta bir olduğu noktada ellerimi suya sokup “……” dilemek ve teşekkür etmek.

Aaayyynen de öyle oluyor. Islak iri taşların üzerinde okyanusa doğru gidebildiğimce gidip, suya düşmekle düşmemek arasında ellerim suda, işte taamda o anda diliyorum…

Dileğimin de ardından, dünyanın en yüksek ve tarihi deniz fenerine “Cape Point’e “doğru finikülerle yol alırken manzara harika.

Zirve?

Teeek kelimeyle “müthiş”

Ve kayalıkların zirvesinde bırakıyorum kendimi aana.

“Gözlerim kapalı yalnızca rüzgârın uğultusunu ve kayalara vuran dalgaların sesini dinliyorum.”

Aanla dinginleşen ben, dönüş yolunda bölgeye özgü bitki örtüsü ve serbest gezen maymunların arasında yokuş aşağı yürürken, içimdeki çocuğu dışarı çıkarmış eğğğlene eğlene bizi Boulders Beach’e götürecek araca doğru ilerliyorum.

Hint Okyanusu tarafında ve Simons Town yakınında olan plaj, yumuşak beyaz kumu ve masif granit kaya parçalarıyla, binlerce Afrika penguenine ev sahipliği yapmakta..

Ve

Birbirleriyle adeta aşk yaşayan “şirinlik abidelerine” bu kadar yakın olacağımı hiç düşünmeyen ben, sahilde bir taraftan çektiğim fotoğraflarla anı ölümsüzleştirmeye çalışırken, güzel bir günü daha “yeni güzelliklere kadar” virgülle ayırıyorum.

Yeni, yağmurlu bir günün sabahında mı?

Akvaryumun önünden bindiğimiz kırmızı tur otobüsüyle güzel bir o kadarda eğlenceli şehir turunun ardından, Afrika’nın en destansı manzarasını izlemek için Masa Dağının 1080 metre zirvesinde, yalnızca teşekkür ediyorum; gören gözlerime, işiten kulaklarıma, ana…

Tüüümmm bu güzelliklerin yanında ziyaret edilmesi gereken bir yer daha var ki, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin çalkantılı siyasi hayatını yansıtan, demokrasinin baskı ve ırkçılık karşısında elde ettiği zaferi sembolize eden Robben Adası…

Hollanda koloni ve İngiliz sömürge döneminde aralıklarla hapishane, akıl hastanesi, askeri üs ve cüzzamlıların izole edildiği bir yer olarak kullanılmış olan ada, ırk ayrımı güden eski yönetime karşı “Eğer onları affetmezsek, kırgınlık ve intikam duyguları hep var olacaktır. Biz ise geçmişi unutalım, şimdiye ve geleceğe bakalım ama geçmişte yaşanan acımasızların da bir daha yaşanmasına asla izin vermeyelim” diyen, sıra dışı lider, Nelson Mandela’nın 18 yıl hapis yattığı adada olmak…

Yaşanmış hikâyeleri o dönemin mahkûmu rehberden dinlerken, yaşadığım gelgitlerle boğazıma düğümlenenler, tariflenemez.

Veee

Ada turunun sonunda, bir anda bastıran sağnak yağışla iliklerime kadar ıslanan ben, tüüümmm yaşanmışlıkları orada bırakarak ayrılıyorum…

Kendimce yeni yaşanmışlıklara, Afrika vahşi yaşamının en tehlikeli memeli hayvanlarını “Big Five”ı görmeye, Pilanesberg’e…

Tabiri caizse, an itibariyle adeta belgeselin içinde bir karakterim.

Filler, gergedanlar, öküz başlı antiloplar, zebralar, zürafalar, leoparlar, su aygırları veeeee bir anda kükreme sesiyle, “buraların kralı benim” diyen aslanın avını yakalama çabası…

Milyonlaaarca yıl önce volkanik patlamalarla şeklini almış bu devasa ve etkileyici arazide; gerek sabahın gerekse akşamın ayazında kalın battaniyelere sarılmış bizlerin, tüm sessizliği ve hareketsizliği, Pilanesberg National Parkının düzenine, doğal yaşama...

Ve doğal kalmış bir şeylere geç kalmamak adına doğru zamanda doğru yerde olma bilinciyle, Güney Afrika Cumhuriyetinin girdabında aadeta kaybolan ben, bölgenin en büyük etnik grubu Zulu kabilesi ve diğerlerinin (Xhosa, Basotho, Pedi) gündelik yaşantısına, sosyal hayatlarına, yemeklerine ve danslarına dahil olup, “cennetin insanlarıyla” Lesedi Kültür Köyünde kayboluyorum.

An itibariyle mutluluk, yerel kıyafetleri ve gülen yüzleriyle bizleri karşılayan sempatik kabile halkında; mükemmel örülmüş çatılarıyla mantarı anımsatan evlerin arasında, aadeta şirine edasıyla yürümekte; ilk defa tattığım timsah etinin damağımda bıraktığı aromada; yerli halkla yapılan çoook keyifli dansta ve bir anda karşıma çıkıp, kucağıma oturan dünyaaa tatlısı Afrikalı çocukla çekilen sııımmmsıcak fotoğrafta…

Yüreği sıcak, cennetin insanlarını da geride bıraktıktan sonra Bermuda Şeytan Dörtgenimin son durağı olan Sun City’e doğru yol alıyoruz, keyiiifffle, huzurla.

Yool boyunca biriktirdiğim anılarla harmanlanmış beynim, bir o kadar dolu, bir o kadar boş…

Yüzümde,

Hooş bir tebessüm.

Ve

Palmiye ağaçları, suni göl, deniz ve plajları, kumarhaneleri, golf sahaları, timsah çiftliği ve lüks otelleriyle muazzam paralar harcanarak yoktan var edilmiş Sun City’de olmak…

Tüüüm koşuşturmalara bu şehirde “dur” diyen ben, yeşilin binbir tonu arasındaki Lost City de (Kaybolmuş Şehirde) bırakıyorum kendimi aana…

Tekneyle açıldığımız gölde doğaya bir de bu açıdan bakmaya, bir anda omzuma atlayan minik bir o kadar da sevimli maymunları beslemeye, daha önce ismini bile duymadığım kuşların izini sürmeye, terliklerim elimde yalın ayak enerjimi toprağa boşaltmaya, oyun parkında çocuklaaar gibi eğlenmeye, yürümeye, görmeye, duymaya, dokunmaya, hissetmeye..

Birçok rengi bünyesinde barındıran, zaman zaman nefesimi kesen ve böylesine duyguları bana yaşatan Güney Afrika seyahati için sonsuuuzzz teşekkürler.

Kim bilir!

Belki sizde bir gün Bermuda Şeytan Dörtgeninde kaybolursunuz…

Ayynı benim gibi.

 

Süheyla Zarzık

04. 12. 2017

https://plus.google.com/113099090222250466981

http://suheylazarzik.wixsite.com/motivationandpeak

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 12
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 158
Kayıt tarihi
: 06.07.16
 
 

Süheyla ZARZIK'ın yaşam misyonu çevresinde “gülen yüzler” yaratmak ancak, bu gülen yüzleri de, ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster