​ Bir beyin zihin sancılanması / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Aralık '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Bir beyin zihin sancılanması

Bir beyin zihin sancılanması
 

Üç eşit dozda okuyunuz, beklenmedik bir etki görüldüğünde editöre başvurunuz.


Hayırlı işler blog. Öğlen yemeğinde karnabahar yiyen insanı karnının şişinden tespit etmek gibi bir yeteneğim var. Pek öğündüğüm bir yetenek değil ama yine de yetenek işte. Hatta kişinin gaz kokusundan, karnabaharı salata olarak mı yoksa kızartma olarak mı yediğini dahi çok net söyleyebiliyorum o derece gelişmiş bir yeteneğe sahibim yani. Bu arada 35’ime kadar karnabahara karnı-bahar dediğim için Türk Dil Kurumundan özür diliyorum, bundan ötürü çektiğim vicdan azabından bir nebze de olsa kurtulmak adına, Salı pazarlarına gidip tezgâhlardaki yanlış yazılmış karnabahar etiketlerini düzeltiyorum. Fiyata müdahale edip indirim yaptığımda oluyordu ama pazarcılar beni pırasa koçanıyla kovalayanda fiyatla oynamaktan vazgeçtim, zaten çok da pahalı da değil 1 liraya alıp ailecek şişinebilirsiniz, ama lütfen kapalı alanlarda osurmayalım, osuruksuz hava sahası da mühim bişi.

Starbucks’da kahve içen masum köylüye hiç dayanamam. Onun, bir kahve bedeli olarak en az yarım römork pancar parası ödeyeceğinden haberi yok. Saf yürekli, nur yüzlü, temiz bakışlı bu insanın; ceketi kırçıllı gri, göyneği koyu kahverenginin bir ton açığı, ayakkabısı sarı mekap. Kıyamam ben sana emice, neyine-gereğidi elin kahve zinciri, gideydin köy kahvesinde demlik demlik içeydin çayını.

Uyurken atletin dondan sıyrılıp sırta doğru toplanması ve beli açıkta bırakması, uykuyu bölmemek adına g.tü kaldırıp atleti tekrar donun içine düzgünce yerleştirememek, sabaha kadar belin üşümesi ve sırtta toplanmış atletin verdiği huzursuz kabarıklık hissi. Işık hızıyla hayattan soğutur, beli soğutur, işte bel soğukluğu denen illet de bu noktadan sonra baş gösterir. Ben öyle biliyom yani.

Karla-karışık yağmur diye bir yağış çeşidi var, dırnağım kadar da sevmem nursuzu, gördüğüm yerde rencide ederim tipsizi, ya kar ol ya yağmur ol, niye karışık iş yapıyosun sinsi. Karla karışık yağmur bence eşcinsel bir yağış türüdür, o kadar söyleyim ben sana.

Kış, yaz boyu kendini bir mağarada saklamış, yaralarını sarıp palazlanmış, vahşi bir yaratık gibi, hoyratça ısırıyor, afedersin bokumuzun donması işten bile değil, içtenlikle söylüyorum. An itibariyle İzmir'e kar yağıyor hem de hiç bişiyle karışık olmadan en sade haliyle yağıyor, bireysel ve kendine özgü olarak yağıyor, İzmirliler pencerelerinden dilleriyle kar tanesi tutmaya çalışıyorlar, ağlamak istiyorum içime içime.


Romanımsı-2

Özet: Kahramanımız hoşlandığı hatun kişinin cebren ve hile ile geçirdiği cep telefonuna bir adet kısa mesaj göndermiş (ama çok kısa bir mesaj: ne iş kız?) fakat bi cevap alamamıştır.

Hayatımın en boktan günüymüş, bilmiyordum. Kendimi turşu gibi hissediyordum, lahana turşusu gibi. Artvin’e gidesim vardı. Ne zaman kendimi lahana turşusu gibi hissetsem Artvin’e gidesim gelirdi. Artvin’i hiç görmemiştim haritada yerini dahi bilmiyordum. Lisede coğrafya dersleri boş geçmişti, ikinci dönem coğrafyaya teknik tasarım öğretmeni girmişti, o da şehirleri Bilecik’e kadar biliyordu. Bence Art-win sanatın ve sanatçının kazandığı bi şehirdi ve böyle bir şehirde yaşamak melâl-sonic ruhuma şifa olacaktı. (Melâl:hüzünlü meleyiş.) Otobüse bindiğim gibi Artvin’e doğru yola çıktım, yanımdaki koltukta otuzlu yaşlarda bir hatun oturuyordu. Bileti alırken cam kenarı olsunda bay-bayan bana koymaz demiştim ama kaderimde koridor varmış.

Yolculuğun ilerleyen saatlerinde istemsiz olarak kafam yandaki bayanın omuzlarına düştü. Hatun beni birkaç kez zarifçe uyardı, “bayım uyukluyorsunuz ve kafanızı omzuma yaslıyorsunuz lütfen dikkat edin!” dedi. Bu ikaz karşısında kendimi çimdikleyerek uyanık kalmaya çalıştım, ancak şoför dahil 40 kişinin uyuduğu bir otobüste daha ne kadar başarılı olabilirdim ki. Kafamı daha fazla sabit tutamayarak uykuya dalmışım. Yanımdaki hatunun tiz bağrışıyla uyandım, yine zarifti tarzı, bu kez “Allah belanızı versin, sapık mısınız nesiniz?” diye soruyordu. Kafam derin uykuya daldığım bir anda yine kadının omzuna düşmüştü yine orda kalsa iyiydi, ordan sıyrılan kafam kadının memelerinin tam ortasında konuşlanmıştı, yine o kadar olsa iyiydi memelerinin arasına ağız suyum akmış kadının gömleği ıslanmıştı.

Uyurken ağzımın suyunun akması yeni bir olay değildi aslında. Ağız suyum herhangi bir kadından bağımsız tek başıma uyurken de akıyor, sabah uyandığımda yastığımı sırılsıklam buluyordum. Bunu bir doktor arkadaşıma anlattığımda, “g.tünde kurt vardır” deyip dalga geçmişti, ben de bir daha hiç kimseye bahsetmemiştim. Kadın bir yandan mendille memelerinin üstünü aceleyle silerken, diğer yandan muavine derhal benim yerimin değiştirilmesi talimatını veriyordu. Muavin otobüsün arkasına gidip geldikten sonra: “abi sizi şöyle alalım” dedi. Beni arka kapının merdivenlerinde yere koyduğu bir süngerin üzerine aldı. Yan koltuktaki yolcunun memelerine ağız suyunu akıtan bir adam elbette koltukta oturmayı hakketmiyordu. Neyse ki Artvin’e az kalmıştı.

Şehrin otogarına vardığımızda, otobüsten ilk ben indim. Sırtım tutulmuş, bacaklarım ağrımıyor sancıyordu. (ağrımakla sançmak arasında derin bir fark vardır, ağrı daha kabul edilebilir ilaçla kesilebilir bir yakınmayken, ninelerimizden yadigar olan sancı laftan sözden anlamayan, hırçın ve hınçlı bir yakınmadır.)

Bir sigara yakıp çay içebileceğim bir yerler bakınırken, memelerine ağız suyumu akıttığım hatunu gördüm. Bavullarını teslim alırken kendini karşılamaya gelmiş iri yarı bir herife –sanırım kocası- hararetle bir şeyler anlatıyordu. Bir an göz göze geldiğimizde yanındaki adama eliyle beni işaret ettiğini gördüm. Adam hızlı adımlarla üstüme doğru gelip; “sen nasıl kafanı benim karının memelerine yaslarsın şerefsiz” dedi. Aslında sadece: “sen nasıl kafanı …” kısmını duydum, lafın gerisi sadece içime doğmuştu, çünkü adam eş zamanlı olarak burnuma ve çeneme doğru sert bir kafa atmıştı. Şömine önüne serilmiş post gibi göğüs kıllarına sahip olan adam, evire çevire dövdü beni. Bir ara, “tamam” dedim “yeter”. Sanırım dövmekten yorulmuştu duraladı. Davranışının gerekçeli kararını açıkladı: “bi de ağzının suyu akmış lan” dedi, bu söylediği adamın tüm yorgunluğunu almış, onu yeniden motive etmişti, tekrar girişti. Ellerimle sadece yüzümü korumaya çalışıyordum, “Abi benim g.tümde kurt var ondan ötürü akıyo meret” de diyemedim. Adam iyice ver ettikten sonra sopayı, beni dövmekten sıkılmış olacak ki kendiliğinden bıraktı, “bekle burda bi yere ayrılma çok fena yaparım, yengeni eve bırakıp geleyim görüşelim senle” dedi. Adam ve karısı gittikten sonra beni bir kahvehaneye sokup elimi yüzümü yıkadılar. Korkudan bi yere ayrılamıyordum, adamı beklersem beni biraz daha döveceğini biliyordum ama kaçarsam çok fena yapacaktı, en sağlıklısının beklemek olduğuna karar verdim.

Yarım saat sonra adam kostüm değiştirmiş olarak tekrar geldi. Bana hemen girişmeden: “abi ağzımın suyu akmasaydı bu kadar dövmezdin de mi” diye sordum. “tekmelemezdim en azından” diye cevap verdi. Bir yandan sevecen bir abiye de benziyordu. Beni biraz daha dövdü. Sonra, “gel şurda bi çorba içelim vallaha içim kıyıldı” dedi. Beraber çorbamızı içtik, çok ısrar etti hesabı da o ödedi. En nihayet “bak koçum şu hayatta yanlışlıkla da olsa kimsenin karısına kızına yaslanma, kendin başına birey ol, yoğusam Artvini adama Hardvin ederler” diyerek nasihat da etti. “Senin anan bacın yok mu lan!” sorusu eşliğinde şakayla karışık yüzüme son bir şamar vurdu. Sanırım döve döve bana kanı ısınmıştı, otobüs biletimi aldı, elime yolluk olarak yarım ekmek arası tavuk döner tutuşturdu (ayran da alıcaktı ben istemedim), vedalaştık, elini öptüm, otobüse binip arka kapının merdivenine oturdum, o esnada telefonuma kısa ama çok kısa bir mesaj geldi. İlk başta telefonunu cebren ve hile ile ele geçirip kısa ama çok kısa bir mesaj attığım kızdandı: “o iş yaş” yazıyordu, ağladım.

Ben Buldum.

Eroir

Karla karışık yağdığında yağmur

Gece yarısı biten nankör sigaraya

Savurduğum ahlâksız küfürler oldu.

Yalnızlığıma yarenlik eden şizofreni

Birde kesmezsem meze için ellerimi

Tutunurdum belki dünyanın kıçına.

Ceketimi alabilsem üşümüş ayaklarımdan

Normal bir adam olabilsem kurtulsam

Kaçık ve kurumuş aklımdan, aylaklığımdan

Üşümezdim donmuş çamurda sigara ararken.

Sevişmişlerin ışığı yanıyorken bakmasam

Havluya sarılmış kadınlara görünmeden

Parkda oturup şarap içtiğim için

Gömleğimi çıkarıp ateş yaktığım için

Sorgulanmazdım belki nezarette.

Nezaret ederdin yine de nezarethane parmaklığından

Her rüya, her hayal, her kurgu hep gerçekliğim oldu

Dişime takılmış elma kabuğuyla sohbetlerim

Böğrüme sokulmuş sancı taşıyla kavgalarım

Hepsine de bahsettim senden, kaypaklığından

Salladın beni kıçından, anlamsız çukuruna

Arazine izinsiz girdiğim için.

Ben Buldum.

Özlü Laf: Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?" Arthur Schopenhauer bulmuş.

Karma-karışık kalmayın da.

 
Toplam blog
: 41
: 815
Kayıt tarihi
: 27.01.10
 
 

En güzel hikayesini henüz yazmamış olan, Smyrna'da yaşayan, henüz yolun yarısında bulunan, kamu g..