Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mayıs '21

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
40
 

Britanya Melek mi Şeytan mı

Öncelikle, çok iyi bir kitap, yazarının özenli, sıkı bir çalışma okuduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Çalışmanın zaten, İngiliz televizyonu için dizisi de hazırlanmış. Kaynakça kısmında ve toparlanmasında bundan da ileri gelen geniş bir ortaklık bulunuyor. Kitaba dair genel fikrimi belirttikten, yazarın özenli çalışmasının hakkını verdikten sonra eserin Türkçe çevirmeni için de bir parantez açmak isterim. Bu tarz kapsamlı ve anlam hatalarına açık incelemelerle ilgili en büyük sorunlardan biri çeviridir. Nurettin Elhüseyni çeviride sade, anlaşılır ama anlamı da gayet iyi yakalayan Türkçesiyle gerçekten harika bir iş çevirmiş.

Yazar Niall Ferguson nasıl bir tarafta duruyor, konuya yaklaşımı ne, önce bunu belirtmek lazım. Yazar, eserine girişi, kendi aile bağlarının ve kökeninin de dünyanın çeşitli kısımlarındaki post-imparatorluk alanlarına dağıldığını belirterek bir nostaljiyle yapan, bir nevi, ideallerdeki Britanya İmparatorluğu’nu arayan bir düşünce yapısına sahip. Bunu bir kenara koymak lazım. Bunun yanında, imparatorluk tarihini olguları-olaylarıyla anlatırken kötü olanı anlatmaktan çok da sakınmadığını, olaylarda eleştirel gözlüğünü takmayı ihmal etmediğini söyleyebilirim.
Aslında bu yumuşak-teknik değerlendirme biçimini bir kenara bırakıp daha dürüst olmak gerekirse yazarın anlattıklarını okurken pek çok yerde insanlığımdan utandığımı, yazarın bunu ne oranda bilerek ya da bilmeyerek yaptığından emin olamasam da buna bir biçimde izin verdiğini söylemeliyim.

Britanya İmparatorluğu’nu okurken ister istemez insan insana neden bunu yapar, neden bu zulmü reva görür sorularını soruyorsunuz kendinize. Acımasız boyun eğdirme, kendine benzetme, hırs ve kar güdüsünün açılımlarının nerelere varabileceğiyle yüzleşip duruyorsunuz. Kitap, ahlak, iyilik, kötülük, özgürlük, güç dengeleri, haklılık üzerine adeta 350-400 sayfalık bir fikir cimnastiği ve hüzün kaynağı gibi. Afrika’dan gemilerle taşınan köleler, zincire vurulan Hintliler, işgal için zorlanan Ortadoğu ve Anadolu toprakları, toplu katliamlara uğratılan Afrikalılar, Aborjinler, aç bırakılıp ölüme mahkûm edilen İrlandalılar… Kitabı ve Britanya tarihini okurken üzerinde güneş batmayan İmpratorluğun dört bir tarafında boyunduruk altında acı çeken sayısız insanın yaşadıkları adeta üzerinize üzerinize geliyor.

Yalnız kitap başta da biraz belirttiğim gibi bu incelemesinde farklı bir şey de yapıyor. Yazarın, Britanya İmparatorluğu’na karşı kitabın pek çok bölümünde geliştirmekten gocunmadığı savunmacı bir refleksi de var. Britanya İmparatorluğu’nun yerleştiği topraklarda ilk rakipleri Portekiz ve İspanya topraklarına göre daha kalıcı, verimli ve zengin koloni deneyimleri ürettiğiyle başlıyor bu argümana. Yine İngiliz yönetiminin getirdiği yönetim anlayışıyla Hindistan, Avustralya gibi yerlerde nasıl önceki fakir ve virane yaşantıyı toparlayıp bu bölgelerde kurumları oluşmuş, yerli yerinde demokrasilerin oluşmasına ön ayak olduğunu belirtiyor. Yazar için özellikle imparatorluğu “rakipleriyle” kıyaslama ve buradan onun için bir haklılık payı çıkarma kısmı önemli. Bu, İngilizlerde zaten, resmi emperyalizm için nispeten savunma gereken durumlardaki genel olduğu anlaşılabilecek bir argüman. Yazar, dağılma sürecine girdiğinde İngiliz İmparatorluğu’nun karşısına rakiplerini koyuyor. Bunlar ona göre, “evil empire” kapsamında değerlendirilebilecek, yerleştikleri bölgelere İngilizlerle kıyaslanmayacak ölçüde zulüm götüren Alman Nazi, Japon ve Faşist İtalyan İmparatorlukları... Yazar, Britanya’nın dağılmadan önce bu İmparatorluklarla son karşılaşmasına çıktığında artık yönetim ve emperyalizm alanında uzmanlaşıp incelikli bir tavır kazanmış, yönettiği insanlara nasıl muamele etmesi gerektiğini öğrenmiş bir İmparatorluk olduğunu belirtip dünyayı bu tür zulüm idarelerine teslim etmemekle, kendisinin dağılması-Pirus zaferi pahasına da olsa bir çeşit son kahramanlık görevi yerine getirdiğini söylüyor. Ve dünyanın liderliğini, bu tür büsbütün acımasız idarelerin eline bırakmaktansa kendi özünden çıkmış, kendi nispeten insancıl ve hukuki değerleriyle yoğrulmuş veliahtı Amerika’ya teslim etmesinin dünya için yine de bir kazanım olduğunu vurguluyor.

Yazar, İmparatorluğun, devlet gururuyla, anavatandaki ya da koloni-sömürgelerdeki insanların menfaatleriyle hiçbir alakası olmayan, yalnız belli başlı ekonomik kliklerin çıkarlarına hizmet eden, orantısız silah gücüyle yapılmış insafsız savaşların bir dökümünü yapmaktan kaçınmıyor. İmparatorluğun çoğu zaman İngiliz halkına bile pek fayda getirmediğini de vurguluyor sık sık. Ama onun için hep bir, İngiliz’in geldiği yer de sonunda eski halinden daha adil, daha müreffeh bir yer olur kanısı var. Yazar, kanıt için verilerde göstererek, İmparatorluğun ele geçirdiği yerlerin ezici çoğunluğunda İmparatorluktan öncesi ve İmparatorluktan koptuktan sonrasıyla kıyaslandığında en huzurlu ve en zengin dönemin yine de İmparatorluk dönemi olduğunu savunuyor. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya gibi eski göçmenlerin benzer idareler kurduğu kısımlar değil de özellikle Hindistan, Karayipler ve Afrika için yapıyor bunu.

Kitapta kölelik konusuyla ciddi biçimde yüzleşildiği söylenebilir. İngilizlerin ekonomik mefaatleri için geliştirdiği kölelik sektörünün getirdiği acıların bir dökümüne kitapta ulaşmak mümkün. Ama yazar, İngiliz köleciliğini menfur yönleriyle anlattıktan sonra dünyada köleciliğin bitmesi için en büyük savaşı veren gücün yine İngilizler olduğunu, hatta unu bazı ülkelerle savaşarak, sık sık savaş gemilerini kullanarak yaptığını belirterek o konuda da bir çeşit günah çıkarmaya gitmiş. Bu arada kitapta kölecilik konusuna İngiliz Hıristiyanlarının yaklaşımı, yaklaşımlardaki değişimler ve Evanjelist örgütlenmenin misyonerlik girişimlerinin kolonyalizmdeki de yeri de açıklanmış.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Amerika’nın dünya hakimiyeti yazarı mutlu etmiş olsa da, kitapta Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşuna yönelik eleştiriler var. Yazar, kolonilerin bağımsızlıklarını kazanmasında itici gücün, Hollywood filmlerinde şeytan olarak gösterilen kırmızı ceketli İngilizlerin akıl almaz baskılarından çok, kolonilerdeki siyasi elitlerin gayet normal olarak görülebilecek vergileri bile vermemek için direten abartılı faydacı tutumu gösterilmiş. Yazar, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda da sıradan insanlara asıl zararı İngilizlerin değil, talancı Amerikalı askerlerin verdiğini söylüyor. Yazara göre ayrıca, İngilizlerin imparatorluklarını koruyabilmesindeki temel nedenlerden biri Amerika’nın bağımsızlığından çıkarttıkları derslerle Kanada başta olmak üzere diğer kolonilerine sağladıkları genişletilmiş haklar.

Yazar, İmparatorluk’un dağılışını şöyle özetlemiş kitapta:
“Böylece 1945’ten sonra filen satılığa çıkan Britanya İmparatorluğu başkasına devredilmek yerine dağılmış, yeni bir sahibin eline geçmek yerine tasfiye edilmiş oldu. Kuruluşu yaklaşık üç yüzyılı almıştı. Gücünün doruğundayken dünyadaki kara yüzeylerinin dörtte birini kaplamakta ve yaklaşık olarak dünya nüfusunun aynı orandaki bir kesimini yönetmekteydi. Sadece 30 yıl alan bir sürede dağılırken, geride yadigâr olarak – Ascension’dan Tristan da Cunha’ya kadar-dünyanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş birkaç ada bıraktı sadece."

Aslında daha önce pek çok kısımda insanı insanlığından utandıran olaylarla ve sahnelerle büyüdüğünü anlattığı İmparatorluk’un sonu içine belli ki bir çeşit özlem nostaljisi de yerleştirebilmiş.

Britanya İmparatorluğu’nun tarihini okurken insan en çok, yaşadığımız dünyada ideale yakın bir barışın nasıl sağlanabileceğini, bütün insanların birbirine yakın ve eşit şartlarla, fırsatlarla, olabildiğince mutlulukla hayatına nasıl devam edebileceğini, bunu sağlayabilecek ülkeler içi ve uluslar arası yapıların nasıl en iyi şekilde kurulabileceğini düşünüyor. Çağlar, zamanlar, hamleler arasında, köleliğin, özgürlüğün biçimleri üzerine kafa yoruyor.

Niall Ferguson’un bu eseri üzerine bu denli uzun bir inceleme yazısı yazmış olmamın elbette konuya olan derin olduğunu söyleyebileceğim ilgimin de payı var. Bu konularda, şu ana kadar yeterince ilgi görmemiş olduğunu düşünsem de büyük bölümü kolonicilik-sömürgecilik tarihini ve bu tarihe yönelik sorgulamaları içeren, karakteri (en çok bu sorgulamaya yerinde bir vesile olsun diye) dünya üzerinde ülkesinin kuracağı hükümranlık için özel olarak yetiştirilmeye çalışılan Amerikalı bir askeri okul öğrencisi olan bir romanım bile var.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 108
Toplam yorum
: 200
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 2000
Kayıt tarihi
: 22.06.07
 
 

İsmim Burak Çapraz. Buraya başladığımda 21'dim, öğrenciydim. Bir okul bitti ama hala öğrenciyim. İl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster