- Kategori
- Haber
Darbe yönetimi bu kez kaç yıl sürer?

Televizyonların tartışma programlarını çok sık takip edemiyorum. Akşamlarımı daha çok oğluma ve kitaplarıma ayırmak istiyorum. Ama ardından bazı tartışmaları, büyük fikirsel açılımları kaçırdığım için üzülüyorum. Bunlardan bir tanesini galiba geçen haftaki Perşembe günü kaçırmışım. Bunu da Pazar günkü Radikal’de Hakkı Devrim’in yazısından öğrendim.
Tartışma programı, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programı ve katılanlar, her biri birbirinden değerli zatlar. İsimlerini sıralayacak olursak, Mahir Kaynak, Yalçın Küçük ve Erol Mütercimler. Ülkemizin en ünlü “komplo teorisyenleri” bir araya gelmişler. Yüzyılın buluşması gibi bir şey. Kaçırdığıma üzüldüm açıkçası.
Programın içinde geçen iki cümle var ki, bence Türkiye’nin önündeki olasılıklardan birisini görmek için fazlası ile ipucu veriyor. Önce programda dile getirilen o iki ifadeyi tekrar hatırlıyalım;
Erol Mütercimler; “TSK eski ordu değildir. Bakın, bir kere daha harekete geçerse 25 yıl iktidarda kalır”
Yalçın Küçük; “Cumhuriyetin eksiklerini telafi için 25 yıl iyi bir süredir.”
Bundan yaklaşık bir yıl önce de Mustafa Balbay buna benzer bir fikir beyan etmişti. Cumhuriyet Gazetesi’nin ünlü yazarı katıldığı bir söyleşide, "bu ülkede askeri yönetim iktidara gelirse ülke 30 yıl geriye gider diyenler var, oysa bu hükümet iktidarda kaldığı ve cumhurbaşkanını kendileri seçtiği takdirde ülke esas o zaman 100 yıl geriye gidecek" cümlesi de yer alıyordu.
Yani bu ülke için elimizdeki seçenekler yalnızca geriye gitmekle ilgili. Acaba hangi seçenekte daha az geriye gidebiliriz? Sorunumuz bu.
Ama benim ilginç bulduğum esas nokta birilerinin bu 25-30 yıl konusunda ortak bir ağız birliği sağlıyor oluşu. Bizim klasik darbelerimizde askerin doğrudan yönetimi elinde tutma süresi yaklaşık 2 ile 3 yıl kadardır.
İlk darbemiz 27 Mayıs 1960’da yaşandı ve iktidara el koyan askerler, Milli Birlik Komitesi ismi ile 15 Ekim 1961’e kadar iktidarda kaldı. 20 Kasım 1961’de İsmet İnönü hükümeti ile yönetim yarı sivil bir görünüm kazandı.
İkinci darbemizde asker aslında yönetime doğrudan el koymadı. Yerine kendi fikirlerine birebir uyan sivilleri yerleştirdiği bir müdahale oldu bu. 12 Mart 1971’den, 14 Ekim 1973 seçimlerine kadar Nihat Erim ve İlhan Öztrak Başbakanlığında ve sıkıyönetim sistemi ile ülke yönetildi. Yani sivillerin sistemi tekrar devir alması yaklaşık 2,5 sene sürdü.
En sert darbemiz olan 12 Eylül 1980 darbesinde ise, darbenin yapıldığı günden 9 gün sonra yani 21 Eylül tarihinde hükümet bir asker emeklisi olan Bülent Ulusu’ya devredildi. Ama elbette her zaman olduğu gibi gerçek iktidar askerdi. 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlerle de, yani yaklaşık 3 yıl sonra yönetim yeniden halkın oyu ile belirlenen sivillere devredildi.
Elbette tüm darbeler, Türkiye’yi doğrudan askerlerin idare ettiği süreden daha uzun süre dünyadan kopardı ve geriye götürdü. Özellikle 1980 darbesinin etkisinin halen sürdüğünü bile söylemek mümkün. Bunun en basit ifadesi halen yürürlükte olan anayasa. En karmaşık ifadesi ise her toplumsal olayda asker gibi düşünmeyi öğrettiği, zihinlerini kalıplaştırdığı ve sivil düşünme yetisini kaybeden bir toplumsal kesim (biz buna kısaca ulusalcılar diyoruz) inşa etmesidir.
Ama bu gün için iddia edilen daha farklı bir şey. Yani eskisi gibi 2-3 yıl iktidarda kalıp, yavaş yavaş yerini sivillere bırakacak bir darbeden bahsedilmiyor. 25 yıl iktidarda kalacak bir askeri yönetimden bahsediliyor. Bu yönetimin de yerini yavaş yavaş sivillere bırakacağını düşünecek olursak, askeri bir darbenin bu ülkeye etkisinin 100 yıl süreceğini tahmin etmek hiç de zor değil. 9 günlük doğrudan bir askeri yönetimin söz konusu olduğu 12 Eylül darbesinin etkisinden 30 yılda kurtulamadığımızı düşündüğümüzde durumun vahameti daha da fazla ortaya çıkıyor.
Bu etkinin boyutunu zannedersem yine bu hafta basına yansıyan ardıçla da fark etmiş olmanız lazım. Askerin ülke için tehdit olarak gördüğü isimleri şöyle bir gözden geçirince, bu ülkede askeri bir okulda okumamış ya da profesyonel olarak askerlik yapmamış herkesin potansiyel suçlu olarak gören bir yönetim beklememiz hiç de sürpriz olmaz. Potansiyel suçlu gözüken isimlerden birkaç örnek; Bülent Eczacıbaşı, Oktay Ekşi, Can Paker, Rahmi Koç, Osman Kavala, CNN Türk, Radikal, TÜSİAD, TESEV.
Bu konuda askerin iktidarının yolunu açan fikir sahiplerine sıcak bakacağını düşünmek de çok anlamlı olmayacak. En azından 12 Eylül darbesi neticesinde hapisteki MHP’lilerin “fikirlerimiz iktidarda ama biz hapishanedeyiz” söylemi, güç kullanarak iktidarı ele geçirenlerin ilk olarak kendi çocuklarını yediğinin göstergesi.
Bu 25 yıl tahmininin abartılı olduğunu iddia edecek ve saf bir şekilde darbe neticesinde halkın bu kez aklını başına alacağı umudunu taşıyanlar için, bende eğer bir darbe olacaksa bu 25 yıl iktidarda kalma meselesinin son derece mantıklı olduğunu tekrarlamak istiyorum. Çünkü eğer böyle bir darbe gerçekleşirse, ilk kez bu ülkede, hem iç dengeleri (halkın en az %75'ini) hem de dış dengeleri (bu kez ABD'de böyle bir girişime sıcak bakmayacağı için) karşısına alan bir girişim olacağı açıkca gözüküyor. Her iki unsuru da karşıya alabilmenin zorunlu yöntemi ise, ülkeyi uzun süre dünyaya kapatmayı göze almak ve halkın üzerinde geniş bir zaman diliminde baskı kurmaktan başka bir şey değildir.
Bu nedenle ben işi askeri yöntemlere havale edip, rahatını bozmayan arkadaşlara önerim, demokrasiye olan inançlarını yeniden kazanmalarıdır. Bu ülkenin kurtuluşunun demokrasi ile sağlanabileceğine, ancak AB kriterlerine ulaşarak şeriat tehdidinden sıyrılabilineceğine (şeriat tehdidi paranoyasından demek daha doğru olur sanki), dünyadaki her ülkenin, ülkedeki her farklı düşüncenin düşman olmadığına, ülkenin yarın bölünecek ve elden gidecek kadar çürük olmadığını kabullenmekle başlar. Ve bence her halükarda demokrasi dışı bir adımdan fazlası ile tercih edilir.
Tartışma programı, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programı ve katılanlar, her biri birbirinden değerli zatlar. İsimlerini sıralayacak olursak, Mahir Kaynak, Yalçın Küçük ve Erol Mütercimler. Ülkemizin en ünlü “komplo teorisyenleri” bir araya gelmişler. Yüzyılın buluşması gibi bir şey. Kaçırdığıma üzüldüm açıkçası.
Programın içinde geçen iki cümle var ki, bence Türkiye’nin önündeki olasılıklardan birisini görmek için fazlası ile ipucu veriyor. Önce programda dile getirilen o iki ifadeyi tekrar hatırlıyalım;
Erol Mütercimler; “TSK eski ordu değildir. Bakın, bir kere daha harekete geçerse 25 yıl iktidarda kalır”
Yalçın Küçük; “Cumhuriyetin eksiklerini telafi için 25 yıl iyi bir süredir.”
Bundan yaklaşık bir yıl önce de Mustafa Balbay buna benzer bir fikir beyan etmişti. Cumhuriyet Gazetesi’nin ünlü yazarı katıldığı bir söyleşide, "bu ülkede askeri yönetim iktidara gelirse ülke 30 yıl geriye gider diyenler var, oysa bu hükümet iktidarda kaldığı ve cumhurbaşkanını kendileri seçtiği takdirde ülke esas o zaman 100 yıl geriye gidecek" cümlesi de yer alıyordu.
Yani bu ülke için elimizdeki seçenekler yalnızca geriye gitmekle ilgili. Acaba hangi seçenekte daha az geriye gidebiliriz? Sorunumuz bu.
Ama benim ilginç bulduğum esas nokta birilerinin bu 25-30 yıl konusunda ortak bir ağız birliği sağlıyor oluşu. Bizim klasik darbelerimizde askerin doğrudan yönetimi elinde tutma süresi yaklaşık 2 ile 3 yıl kadardır.
İlk darbemiz 27 Mayıs 1960’da yaşandı ve iktidara el koyan askerler, Milli Birlik Komitesi ismi ile 15 Ekim 1961’e kadar iktidarda kaldı. 20 Kasım 1961’de İsmet İnönü hükümeti ile yönetim yarı sivil bir görünüm kazandı.
İkinci darbemizde asker aslında yönetime doğrudan el koymadı. Yerine kendi fikirlerine birebir uyan sivilleri yerleştirdiği bir müdahale oldu bu. 12 Mart 1971’den, 14 Ekim 1973 seçimlerine kadar Nihat Erim ve İlhan Öztrak Başbakanlığında ve sıkıyönetim sistemi ile ülke yönetildi. Yani sivillerin sistemi tekrar devir alması yaklaşık 2,5 sene sürdü.
En sert darbemiz olan 12 Eylül 1980 darbesinde ise, darbenin yapıldığı günden 9 gün sonra yani 21 Eylül tarihinde hükümet bir asker emeklisi olan Bülent Ulusu’ya devredildi. Ama elbette her zaman olduğu gibi gerçek iktidar askerdi. 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlerle de, yani yaklaşık 3 yıl sonra yönetim yeniden halkın oyu ile belirlenen sivillere devredildi.
Elbette tüm darbeler, Türkiye’yi doğrudan askerlerin idare ettiği süreden daha uzun süre dünyadan kopardı ve geriye götürdü. Özellikle 1980 darbesinin etkisinin halen sürdüğünü bile söylemek mümkün. Bunun en basit ifadesi halen yürürlükte olan anayasa. En karmaşık ifadesi ise her toplumsal olayda asker gibi düşünmeyi öğrettiği, zihinlerini kalıplaştırdığı ve sivil düşünme yetisini kaybeden bir toplumsal kesim (biz buna kısaca ulusalcılar diyoruz) inşa etmesidir.
Ama bu gün için iddia edilen daha farklı bir şey. Yani eskisi gibi 2-3 yıl iktidarda kalıp, yavaş yavaş yerini sivillere bırakacak bir darbeden bahsedilmiyor. 25 yıl iktidarda kalacak bir askeri yönetimden bahsediliyor. Bu yönetimin de yerini yavaş yavaş sivillere bırakacağını düşünecek olursak, askeri bir darbenin bu ülkeye etkisinin 100 yıl süreceğini tahmin etmek hiç de zor değil. 9 günlük doğrudan bir askeri yönetimin söz konusu olduğu 12 Eylül darbesinin etkisinden 30 yılda kurtulamadığımızı düşündüğümüzde durumun vahameti daha da fazla ortaya çıkıyor.
Bu etkinin boyutunu zannedersem yine bu hafta basına yansıyan ardıçla da fark etmiş olmanız lazım. Askerin ülke için tehdit olarak gördüğü isimleri şöyle bir gözden geçirince, bu ülkede askeri bir okulda okumamış ya da profesyonel olarak askerlik yapmamış herkesin potansiyel suçlu olarak gören bir yönetim beklememiz hiç de sürpriz olmaz. Potansiyel suçlu gözüken isimlerden birkaç örnek; Bülent Eczacıbaşı, Oktay Ekşi, Can Paker, Rahmi Koç, Osman Kavala, CNN Türk, Radikal, TÜSİAD, TESEV.
Bu konuda askerin iktidarının yolunu açan fikir sahiplerine sıcak bakacağını düşünmek de çok anlamlı olmayacak. En azından 12 Eylül darbesi neticesinde hapisteki MHP’lilerin “fikirlerimiz iktidarda ama biz hapishanedeyiz” söylemi, güç kullanarak iktidarı ele geçirenlerin ilk olarak kendi çocuklarını yediğinin göstergesi.
Bu 25 yıl tahmininin abartılı olduğunu iddia edecek ve saf bir şekilde darbe neticesinde halkın bu kez aklını başına alacağı umudunu taşıyanlar için, bende eğer bir darbe olacaksa bu 25 yıl iktidarda kalma meselesinin son derece mantıklı olduğunu tekrarlamak istiyorum. Çünkü eğer böyle bir darbe gerçekleşirse, ilk kez bu ülkede, hem iç dengeleri (halkın en az %75'ini) hem de dış dengeleri (bu kez ABD'de böyle bir girişime sıcak bakmayacağı için) karşısına alan bir girişim olacağı açıkca gözüküyor. Her iki unsuru da karşıya alabilmenin zorunlu yöntemi ise, ülkeyi uzun süre dünyaya kapatmayı göze almak ve halkın üzerinde geniş bir zaman diliminde baskı kurmaktan başka bir şey değildir.
Bu nedenle ben işi askeri yöntemlere havale edip, rahatını bozmayan arkadaşlara önerim, demokrasiye olan inançlarını yeniden kazanmalarıdır. Bu ülkenin kurtuluşunun demokrasi ile sağlanabileceğine, ancak AB kriterlerine ulaşarak şeriat tehdidinden sıyrılabilineceğine (şeriat tehdidi paranoyasından demek daha doğru olur sanki), dünyadaki her ülkenin, ülkedeki her farklı düşüncenin düşman olmadığına, ülkenin yarın bölünecek ve elden gidecek kadar çürük olmadığını kabullenmekle başlar. Ve bence her halükarda demokrasi dışı bir adımdan fazlası ile tercih edilir.