​ Erkekler daha eşittir / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Haziran '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Erkekler daha eşittir

Erkekler daha eşittir
 

Bize çiçek getirin, ama burnumuzdan getirmeyin...


Kadınlarla erkekler eşit midir gerçekten? Mümkün müdür böyle birşey?

Bence değildir.

Sevgili hemcinslerim, öyle hemen celâllenmenize hiç gerek yok.

Burada ne seçme ve seçilme hakkından, ne evlendikten sonra isterseniz, (sonuna illa kocanızın soyadını eklemek kaydıyla) “kızlık” soyadınızı tutabilme lütfundan, ne çok başarılı üst düzey kadın yöneticilerden, ne de altın madalyalı kadın haltercilerden bahsediyorum.

Konuyla ilgili olarak hepimizin ezberinin sular seller gibi olduğunu biliyorum. Mesele uygulamadan çakıyor olmamız. Bundan çok, ama çok yıllar önce:

“Bir elinde sigara, bir elinde şişe,
Erkeklik bu mu kızım? Erkeksen ayakta işe.”

diyen İhsan Sabri Çağlayangil’e inat, içimizde kadın-erkek eşitliğini “ayakta işemeye” indirgeyen kimse kalmadı çok şükür, ama yine de günlük hayatımızı yönlendiren ayrıntılara baktığım zaman, o günlerden bu günlere bir arpa boyu yol almadık gibi geliyor bana.

Örnek mi istiyorsunuz? Buyurun size birkaç hikaye, kahramanları tanıdık gelirse “Aaaa...” demek serbest.

Hikâye 1:

İnanılmaz sıcak bir Cuma öğleden sonrasında, Zırtapoz Ticaret bürosu. Çalışanların her zaman iki dirhem bir çekirdek görmeye alışık oldukları patron aniden kapıda belirir, sıcaktan ceketi, kravatı atmış, terden sırılsıklam olmuş gömleği sırtına yapışmıştır. Mendiliyle yüzünü silerken şöyle der:

“Arkadaşlar, bu sıcak dayanılır gibi değil, toparlanın, bugün erken çıkıyoruz.”

Yaşa patron! Harika! Büroda ılık bir bahar rüzgârı eser, herkes hem bir yandan elindeki işleri toparlamaya, hem de masadan masaya bağırışarak çıkışta ne yapılacağını planlamaya başlar. Erken çıkılacağını düşünmediğinden, Pelinsu’nun da öğleden sonra için bir planı yoktur. Tam masasını toplamış, çıkmadan önce son bir kez tuvalete gitmenin hesabını yaparken, mesai arkadaşlarından ikisi tepesine dikiliverir:

“Haydi Pelinsu, yüzmeye gidiyoruz.”

Pelinsu durur, boş gözlerle arkadaşlarına bakar. İçinden “Hoppala, nereden çıktı şimdi bu?“ diye geçirir.

“Ham Hum Şarolop Oteli’nin havuzuna ücretsiz giriş için 2 tane hediye çekim var. Tanercan da üye olduğu için mesai çıkışında beraber gitmeyi planlıyorduk. Madem erkenden çıkıyoruz, sen de gelirsin, değil mi?”

“Havuz mu? Yüzmek mi? Harika bir fikir. Bu sıcakta bundan iyisi, Şam’da kayısı. Ve fakat... Bir dakika, bir dakika... N’ayır, n’olamaz... Gidemem ki... Hay Allah! Şöyle kendimi buz gibi sulara atıvermek ne iyi olurdu aslında... Olmaz... Ölürüm daha iyi... Tüh... Ne yapsam? Bahane, acilen bir bahane bulmam lazım...”

“B... bikinim, havlum yok ki yanımda...”

“Senin ev yolumuzun üstünde, 5 dakikada alıverirsin, ne olacak.”

“Haydi buyurun cenaze namazına. Arkadaşlar, bacaklarım orman gibi, geçen hafta ağdaya gidecek vaktim olmadı da denmez ki elin adamlarına. Salak Pelinsu, baştan işim var deseydin ya, şimdi ayıkla pirincin taşını bakalım.”

“Ay şimdi hatırladım, çıkışta Berkehan’la buluşacaktım ben, siz bensiz gidin bu sefer, ehihi hihi.”

“O da gelsin işte, dördümüz gidelim.”

“Yok, olmaz, şey, Berkehan yüzme bilmez zaten. Siz gidin.”

“Peki, o zaman, başka sefere...”

“Ya... Evet... İyi eğlenceler.”

Zavallı Pelinsu. İçi gittiği halde arkadaşlarına katılamadığına mı yansın, yalan söylerken kekelediğinden karizmayı yerle yeksan ettiğine mi?

Şimdi aynı hikâyede Pelinsu’nun yerine Semize’yi oturtalım mı?

“Bütün kış homini gırtlak ne bulduysam yedim, sildim süpürdüm. Şimdi bırak bikiniyi mayoyu, çuval giysem nafile. 15 kilo fazlam var, selülitlerim ay yüzeyindeki kraterlere benzedi, bu halde ne yüzmesi canlar? Gidin işinize Allah aşkına, kahretmeyin beni.”

“Ya çocuklar, havuz suyu alerji yapıyor bana, böyle her tarafım kıpkırmızı kabarıyor. Başka zaman denize giderseniz geleyim ben, olur mu? Efendim? Ankara’da deniz olmadığını ben de biliyorum tabii, hay Allah, ne komiksiniz. Eh, ne yapalım, kısmet değilmiş beraber gitmek...”

“Denize giderlerseymiş. Sıcak bir yandan, sıkıntı bir yandan, ter içinde kaldım. Terleyerek kilo verilir mi acep?”

Peki, aynı sorunun muhatabı Ahmet olsaydı peki, o ne yapardı bu durumda?

“Gelirim tabii, bu da soru mu? Sıcaktan erimişim zaten. Unutturmayın da terlik alayım evden.”

Hanımlar... Ne kadar eşitiz?

Hikâye 2:

Yaprak ile Murat yeni tanışmışlar, hafiften flört etmeye başlamışlardır. Soğuk, karlı bir Şubat öğleden sonrasında, bir kafede buluşmaya karar verirler. Murat özenmiş, bir duş yapıp, traş olmuş, temiz bir blucinle, en yeni kazağını giymiştir. Buluşma yerine önce o varmış, elinde kırmızı bir gülle beklemeye başlamıştır.

Aynı esnada Yaprak hâlâ evdedir ve ne giyeceğine bir türlü karar veremediğinden, darmadağın olmuş gardrobun önünde salya sümük ağlamaktadır.

“Çöp, çöp, çöp, hepsi çöp bunların. Allahım, giyecek hiçbirşeyim yok! Ühüüeeee... Daha ne makyajımı yaptım, ne de saçımı, hıçk, çok geç kaldım, herşey mahvolduüüeeea...”

Hanımlar?

Aynı hikayede Yaprak’ın yerine Zarife geçsin.

Zarife, içinde kendini çok seksi hissettiği dar, düşük belli ve ince blucinini giymeye karar vermiş, üzerine de göbek deliği hizasında biten merserize bir bluz geçirmiştir. Aynada hayran hayran kendini seyrederken, annesi odaya girer:

“Kızım sapıttın mı? Dışarıda kar yağıyor.”

“Aman anne, başlama yine. Üşümüyorum ben. Makyajım olmuş mu?”

“Fondötene ne gerek vardı güpegündüz, nefes almıyor cildin.”

“Sivilcelerimi kapatsın diye. Bu bluzun rengi nasıl?”

“Rengi iyi olmasına iyi de, böbreklerini üşüteceksin. Yavrum, yapma. Bak hasta olursan bağrıma taş basacağım, bakmayacağım sana.”

“Bakarsın minnoş. Ama hasta falan olmam ben. Murat beni beğensin istiyorum bugün.”

“Göbek deliğini görmeden beğenmeyecek mi seni? Fesüphanallah.”

Zarife, üzerine mevsimlik beyaz bir mont ve ayağına da yüksek topuklu kösele botlarını giydikten sonra, buluşma yerine doğru yola çıkar. Şubat rüzgârının, insanın gözünden yaşını çaldığı bir günde, assolist makyajı kusursuzdur. Kar tanelerinin saçını başını bozmasına izin vermeyecektir. Süslü küçük şemsiyesinin bu iş için yeterli olduğunu düşünmektedir.

Murat ise, altı traktör lastiği kalınlığında kauçuktan botları, fermuarı taa boğazına kadar çekilmiş kışlık montu ve kulaklarını soğuktan koruyan beresiyle beklediği köşede, ısınmak için olduğu yerde tepinmekte ve elindeki gülün Zarife gelinceye kadar donmamasını ummaktadır. Zarife tüm güzelliğiyle caddenin başında göründüğünde heyecandan Murat’ın nefesi kesilmiştir. Buluşma mükemmel geçer.

Zarife, iki gün sonra 39 derece ateşle yatak döşek yatmakta, ikinci buluşmalarını mecburen iptal etmiş olmanın acısıyla kıvrım kıvrım kıvranmaktadır.

Murat, maaşallah taş gibidir. Zarife’nin iki buluşma arasını uzatarak kendince naz yaptığını düşünmektedir.

Hanımlar... Eşit miyiz?

Hikâye 3

Tuğba ile Hakan, 2 senelik evli genç bir çifttir. Her ikisi de çalışmakta ve oldukça iyi kazanmaktadırlar. Akşamları eve önce Hakan varmakta, yaklaşık yarım saat sonra da Tuğba gelmektedir. Bir Cuma akşamında, Tuğba geç kalmıştır.

“Selâm.”

“Selâm, nerede kaldın?”

“Sorma, tam çıkarken telefon çaldı, o yüzden de vapuru kaçırdım. Öldüm vallahi bugün. Sen ne yaptın?”

“Ne yapayım, çok iş vardı bugün. Yine de vaktinde çıkabildim Allah’tan, koşa koşa eve geldim, Fener’in maçı var.”

“Ekmek aldın mı?”

“Unuttum.”

“İyi, pasta yeriz o zaman.”

“Ya Tuğba, uzatma n’olur. Unuttum diyorum işte.”

Tuğba, soyunup dökünmek üzere yatak odasına doğru yürür. Hakan bu esnada televizyon karşısındaki yerini çoktan almıştır.

“Oh oh, yangın yerine çevirmişsin yine odayı. Şu kıyafetlerini sağa sola savurana kadar, kirli kutusuna atamaz mısın?”

“Ne dedin? Duymuyorum seni buradan.”

“Duymazsın tabii, televizyonun sesini bangır bangır açarsan öyle.”

“Ne?”

“Boşver.”

Tuğba, kıyafetleri yerden kaldırıp, banyoya gider. Elini yüzünü yıkayıp, makyajını temizledikten sonra, mutfağa doğru yürürken, Hakan oturma odasından seslenir:

“Ne yiyeceğiz?”

“Bilmem, Yoknaz’a izin vermiştim bugün, yemek pişmedi evde.”

“Buzlukta pizza var, atsana fırına.”

“Başüstüne paşam.”

“Ya Tuğba, kavga mı arıyorsun akşam akşam? Yorgunum kızım.”

“Haklısın. Ben havyar kestim ya bütün gün.”

Tuğba, söylene söylene mutfağa girer, pizzaları fırına atar, masayı kurar, yemekten sonra bulaşıkları kaldırır, kirli kutusu ağzına kadar dolu olduğundan, bir posta çamaşırı makineye atar, bu arada meyve yıkar, televizyon karşısında oturmaktan sıkılıp, yatmaya başlayan Hakan’a götürür, çamaşırları asar, Cumartesileri mangalda köfte günüdür, buzdolabını açar, eksikleri tespit eder, alışveriş listesini yapar, piyaz için kurufasülye ıslatır, ardından bir duş yapar, saçını kurutur, dişlerini fırçalar, yatmaya hazırlanır.

“Ne o, yatıyor musun? Güzel bir film başladı.”

“Boşver, gece yarısı olmuş, sırtım ağrıyor yorgunluktan. Haydi iyi geceler.”

“Birazdan geliyorum ben de.”

Tuğba yattığı yerde gözleri faltaşı gibi açık, hâlâ düşünmektedir. Birşeyleri eksik yaptığından emindir. Kısa bir süre sonra Hakan yatak odasına gelir.

“Hakan, kapıya gazete ve ekmek parası koymayı unuttum, sabahın köründe kapıcı kapıyı çalmasın.”

“Of Tuğba ya. Nerede torba?”

Hanımlar? Efendim?

Aynı çiftle devam edelim. Tuğba ile Hakan, artık bir çocuk istemektedirler. Korunmaktan vazgeçerler. Tuğba, ilk günden beri sinir sistemini altüst eden doğum kontrol hapından kurtulduğu için mutlu, ancak çocuk için hazır olup olmadığını kestiremediğinden gergindir. Bir süre geçtikten sonra hamile kalır. Sabah bulantıları, aşermeler, şiş bir vücut, sırt ağrıları, doğum sancıları derken, 9 ayın sonunda yavru dünyaya gelir.

Hakan’dan daha iyi bir pozisyonda olmasına ve daha iyi kazanmasına rağmen, Tuğba işini bırakmak zorunda kalır. Artık tüm hayatı bebeğe ve onun ihtiyaçlarına göre ayarlanmıştır. Kendine ait zamanı yoktur. Başka türlü de olabileceği aklına gelmediğinden durumu kabullenmiştir. Mutsuz olmak için aslında hiç sebebi olmadığını düşünmekte, içindeki bağıra bağıra ağlama isteğine bir anlam verememektedir.

Hakan, akşamdan akşama bebekle oynamasının onu iyi bir baba yaptığına gönülden inanmaktadır. Bu zaman zarfında asla bebeğiyle yalnız kalmamış, birkaç kere bebeğin banyosuna yardım etmiş, ancak bez değiştirmeye yanaşmamıştır. Tuğba’nın hamilelikte aldığı kiloları bir türlü verememesinden, kendini iyice bırakmasından, sık sık sebepsiz yere ağlama krizlerine girmesinden şikâyetçidir.

Hanımlar, sorarım size, ne kadar eşitiz?

Hikâye 4

Bir diş doktorunun bekleme salonundaki sehpanın üzerinde çeşitli kadın ve erkek dergileri bulunmaktadır. Üç derginin kapağında, son günlerin “en” mankeni İşvenaz’ın yarı çıplak, gözleri kısık, dudakları geometride mevcut olmayan garip bir açıyla öne doğru uzatılmış, baş parmakları birazdan pantolonu fora ediverecekmişçesine kemerine takılı “süper seksi” fotoğrafları bulunmaktadır.

Bu üç dergiden biri erkek, diğer ikisi kadın dergisidir. Kadın dergilerinin kapaklarını kadınların süslemesi kimseye garip gelmemektedir.

Bekleme odasında oturan Yeşim ile Erkan, bu dergilere göz gezdirmektedirler.

İşvenaz’ın kapak fotoğrafına şöyle bir bakan Erkan, içinden “Hoş hatun” dedikten 18 saniye sonra, otomobillerle ilgili bir yazıya dalmıştır.

Biz Yeşim’in iç sesini dinleyelim:

“Ufff bacak boyuna bak hatunun. Fotoşop motoşop da değil vallahi. Ah Yeşim, seni bodur tavuk. Şöyle 10 santim daha uzun olsaydım keşke. Çok kilo aldım. Popom da sarktı. Rejim yapmam şart. Göz altlarım torba torba, o renk far onda durduğu gibi durmaz bende. Param olsun yüzümü gerdireceğim. En güzeli o. Ama korkarım da ameliyattan. Bu nitrogliserin içeren kremler gerçekten işe yarıyor mu acaba? Önce birkaç kilo vereyim, bu halimle beni kimse beğenmez. Çok çirkinim. Evde kaldım. O göğüsler kesin silikonlu bir kere.”

Hanımlar?

Sakın bana kadınlarla erkekler eşittir diye gelmeyin. Vallahi kalbinizi kırarım.

 
Toplam blog
: 81
: 1521
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..