- Kategori
- Blog yazarları tartışıyor!
Eşini dövecek alkoliğe çare olmayacaksa, Alkol Yönetmeliğini neden savunuyorsunuz?

İçki kültürünün öğrenildiği ortam; fotoda yokum çünkü ben çekiyorum
Alkol yönetmeliğine dair tartışmanın yönetmelik sınırları içinde çözülemeyeceği açık. Yönetmelik hükümlerinin önemli bir kısmı, hukuken sorunlu gözükmüyor. Ancak hukuk metinleri, kağıt üzerinde göründüğü şekli ile, yani kelimeler ve cümleler ile okunmaz. Daha doğrusu okursanız hata yaparsınız. Her metnin üzerine düşen bir zihinsel gölge vardır.
Bunu en çok muhafazakarların bilmesi gerekir. Çünkü bu ülkede çıkan bir çok kanun, yönetmelik, içtihat çok sorunlu gözükmez ama uygulanması sorun üretir. Mesela üniversitede türban giyilemeyeceğine dair herhangi bir yasa ve yönetmelik yoktur ama yasayı uygulayanlar, bu olmayan mevzuattan öyle bir yorum üretirler ki, yaklaşık yirmi yıldır bu ülkede türbanlılar üniversiteye giremezler. Metinlerin üzerindeki toplumsal yaşamı düzenlemeye çalışan Kemalist gölgeyi görmeyen kimse var mıdır?
Alkol satışını ve sunumunu düzenleyen yönetmelik de benzer bir durumda. Hatta daha kötü. Çünkü sınırlamalar ve engellemeler net, detaylı, uç örneklere kadar tanımlanmış, yetkiler, izinler ve onaylar ise muğlak. Yani bürokrasiye, idareye ve memura “siz durumdan vazife çıkarın”, ya da “her durumdan bir sorun üretmek için önünüzde bir engel yok, sinekten yağ çıkarın” denilen bir yönetmelikle karşı karşıyayız.
Alkol yönetmeliğinin üzerine düşen gölgenin sahibi ise, yaratıcının emirleri üzerine durumdan vazife çıkarmaya çalışan muhafazakarlar. Ya da biraz daha hafifletirsek onlara ait değişmez kabuller. Çünkü yönetmeliğin savunulmasına dair yazıları okuyunca arka planda alkol içmeyi suç ve günah olarak gören bakış açısını kolaylıkla görebiliyoruz. Ama bu kağıt üzerine biraz daha hafif şekilde yansıyor; alkol kötüdür, kötülük yaratır.
Yazımı sayın Hüseyin Atacan’ın son yazısı üzerine şekillendirmek istiyorum. Çünkü bahsetmek istediklerimin çoğunu o yazı üzerinden aktarabilirim;
Sayın Atacan, Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu’nun (aslında bu kişi ile siyasal fikirlerim büyük olasılıkla hiç uyuşmaz ama bu konuda haklı olduğunu düşünüyorum) yönetmelik hakkında Danıştay’a açtığı davada kullandığı bir ifadeye, alkol kullanmanın bir kültürü olduğu iddiasına içerlemiş. Yazısında kötü örnekleri sıralayarak, hangisinin alkol kültürüne ait olduğunu sormuş. Hatta alkol alma kültürünün nerede verildiğini merak etmiş.
Sayın Atacan, bu ülkenin diğer inanç sahibi ve dolayısı ile yaşamında alkol barındırmayan insanları bilmeyebilir. Ama alkol kullanmanın da, diğer bir çok davranış türü gibi kendince bir kültürü vardır. Hatta alkol kültürünün oldukça gelişkin bir kültürü olduğunu bile söyleyebiliriz.
Sayın Atacan’a bu noktada biraz kültür kavramından bahsetmemiz gerekiyor; kültür yaygın eğitim araçları ile öğretilir birşey değildir. Çünkü kültür yaşamın içinde şekillenir ve birey içinde var olduğu toplumdan o kültürü alır ya da alamaz. Bunlar arasında din kültürü, töre kültürü, aile kültürü geniş kapsamlı olanlar iken, sofra adabı, tuvalet adabı, davranış adabı (burun temizleme, gaz çıkarma vs kadar varan detaylı davranış kalıpları da dahildir ve bunlarda bir eğitim kurumunda öğretilmez) toplum içinde, aile içinde, sosyal ortam içinde edinilir. Bunların önemli bir kısmı toplumdan topluma da değişir. İçki kültürü de benzer bir şekilde, içki kullanma alışkanlığı olan toplum kesimleri içinde kendiliğinden gelişir. Muhafazakarların, bu yaşam tarzına uzak olmalarından dolayı bilme şansı olmayabilir ama (özellikle alevi toplumunda olmak üzere) içki içen aileler, gençleri alkol tüketimi konusunda terbiye kurallarının içinde tutmaya çalışırlar.
Örneğin ben, yaklaşık 15 yaşından beridir alkol kullanma alışkanlığına sahip olan birisiyim. İlk olarak, babamın verdiği izinle bira kullanarak başladım ve üniversiteye gidene kadar aile ortamının dışında alkol kullanmadım. Babam, amcalarım, diğer aile büyükleri, kuzenlerimin bir arada bulunduğu ortamlarda, belirli bir masa düzeni, yemek türleri, sohbet şekli ile alkol kullanma kültürünü pratiğin içinde edinmeye çalıştım. Üniversite döneminde alkol kullanımı doğal olarak aile ortamının dışında gerçekleşti ama edindiğim alkol kültürü, her zaman alkol konusunda aşırı kullanımın önüne geçti. Evlendiğim tarihten bu yana ise, haftanın bir ya da iki günü evimde, gittiğim misafirliklerde, ya da nadir de olsa yine ailemle gittiğim içkili ortamlarda içki tüketmeye devam ederim. Bünyesini tanıyan herkes gibi içkinin kendim için üst sınırını bilir ve bu sınırı aşmam. Kullandığım içkinin, araç sürmek için yasal sınırları geçtiğini fark ettiğimde (genellikle geçer, bir bardak rakının fazlası sınırı aşıyor, gerçi iki bardak rakı araç sürüşü konusunda en azından benim için bir sorun yaratmaz ama alkolün etkisinin bünyeden bünyeye fark edebildiği için bu kurala saygı duyarım) aracı ya eşim kullanır ya da farklı çözümler üretiriz – taksi, içki kullanmamış diğer arkadaşların kullanması gibi)
Çevremde alkol kullanan, arkadaş olmayı ve aynı masayı paylaşmayı tercih ettiğim insanların tamamı benzer kültürlere sahiptir. Alkol kullanmayı tercih eden ve belirli bir kültür edinmiş insanların masasında en son görmek isteyecekleri, alkol kullanma kültürü edinememiş, alkol kullanma konusunda iradesine sahip olamayan, kontrolünü kaybeden ve alkole psikolojik olarak bağımlı hale gelmiş olan insanlardır. Masamı, bizimle aynı ortamda bulunmaktan çekinmeyen inançlı bir kişi ile paylaşırım ama bir alkolikle paylaşmam.
Anlaşılacağı üzerine, alkolün de, nasıl, ne miktarda, hangi tür yemek ve mezelerle, nasıl bir sohbet ve saygı ortamında içileceğine dair kültürel kalıpları vardır. İnançlı kişiler, yaratıcının yasak kıldığı bir şeyin kültür yaratmış olmasını kabullenmek istemiyor olabilirler, ama ne yazık bu doğru bir kabul değil. Ve en basit yoldan, google’da yapılacak bir “içki kültür” taraması ciddi bir külliyatı önlerine serebilir.
Sayın Atacan’ın ve tüm inançlı bireylerin üzerinde ortak birlik sağladıkları diğer bir yanlış ise alkolün her tür, şekil ve miktarı ile zararlı olduğu varsayımıdır ki, bu da ne yazık ki bir köy efsanesidir.
Alkol diğer bir birçok besin gibi, "olmasa da olur", ya da "azı sorun olmayan ama çoğu ağır tahribatlara neden olan" bir tüketim malzemesidir. Aşırı alkolün kısa süreli zihin kontrolünü kaybetme özelliğini bir kenara bırakacak olursak, vücud için, fazla tüketilen şekerden ya da tuzdan daha fazla zarar vermez. Hatta alkol kimyasal olarak şekerin parçalanmış hali olduğundan ( bu nedenle bir çok gazlı içeceğin, meyve suyunun ve bozanın içinde, paket ömrü -fermantasyon süresi- uzadıkça ciddi oranda alkol oluşur) vücuda alınan fazla şekerle fazla alkol hemen hemen aynı etkiyi yapar. Son yapılan araştırmalara göre bu ülkede diyabet oranı %15’lere yaklaşıyor ama alkol kullananlar arasında alkolik olma oranı %1 civarında. Yani bu ülkede şekere bağımlılık, alkole bağımlılıktan çok daha büyük bir risk. Neticede alkol de, diğer tüm besinler gibi insanın iradesine dayanan bir tüketim malzemesi ve bir insan alkol kullanmıyor olsa bile sahip olduğu iradesizliği kolaylıkla başka bir tüketim malzemesinde açığa çıkarıyor.
Alkolün diğer besinlerden bir farklı yanı, toksit yani zehirleyici yönün de olmasıdır. Ama vücudun fazla alınan her şeyi filtre etme özelliği burada da kendisini gösterir ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre günde 20 gram saf alkol karaciğer tarafından filtre edilebilir. Yani 300 cc’lik bira, 100 cc’lik şarap ve 50 cc’lik rakının günlük tüketiminin vücud için sorun teşkil etmediği kabul edilir.
Burada temel ayrım alkol kullanan ile alkoliği ayırabilmektir. Dünya sağlık örgütü bu ayrımı basitçe yapmış ve “bir standart içkinin” bir kadeh şaraba, bir küçük kutu biraya, yarım duble rakıya, cin, votka ya da viskiye eşit olduğu kabulü üzerinden, bir haftalık tüketim için üst sınırın erkeklerde 21, kadınlarda ise 14 “standart içki olduğunu belirlenmiş”. Yani bu sınırın üstü alkolizme giden yol olabilir.
Daha henüz dün gazetelere yansıyan bir habere göre ise TBMM Kanser Araştırma Komisyonu raporunda, fazla alkolün zararları sıralandıktan ve kanser üzerindeki tetikleyici etkileri belirtildikten sonra, erkeklerde günde iki, kadınlarda günde bir kadehten fazla içkinin önerilmediği ifade edilmiş. Hatta alkolün sınırlı düzeyde tutulması şartı ile bazı hastalıkların önlenmesinde rol oynadığı bilgisi yer almış.
Tüm bu söylediklerimden sonra, arkasından gelecek itirazları duymak zor değil; “Yönetmelik zaten bu tarz kullanımları engelleyen bir içerik taşımıyor”
Evet, yönetmelik, düz bir metin olarak böylesi kullanımları engellemiyor. Yönetmeliğin iki ana sorunu var. Benim içki kullanmama müdahale etmeyecek de olsa aşırı sınırlandırmalara girişmiş ve yaşla ilgili detayları genişleterek yaşam tarzına müdahale eden sınıra ulaşmış. Ama daha kötüsü yönetmeliğin arkasında kendisini hissettiren gölgenin kendisi. Alkol bağımlılığı ile değil, doğrudan alkolle mücadele etmeyi amaçlayan bir zihniyet bu. (Zaten anayasa da hükümete alkolle mücadele etme yetkisi vermiyor, alkol bağımlılığı ile mücadele yetkisi veriyor, yani aşırı hız yapanlar yüzünden insanların araç sahibi olmalarını, araç kullanma şartlarını zorlaştır demiyor)
Tüm bunlar üzerinden, sayın Hüseyin Atacan’a son olarak şunu söylemek isterim; Sayın Atacan yazınızda alkolün kullanımına dair örnekler veriyorsunuz. Örneğin büfeden içkisini alıp karşıdaki parkta içen ve bayılıp düşen insanlarla, lokantada içip evine geldikten sonra kusan, eşini döven insanlardan bahsediyorsunuz. Muhakkak ki bunlar alkol kullanımına dair kötü örnekler. Oysa daha önce size yorumlarımda da bahsettim, yaşamda daha başka birçok şey beraberinde kötülük üretebilir. Bu ülkede sahip olduğu -doğru ya da yanlış- din ya da töre değerleri gereğince eşlerini döven insanlar yok mu? Bence hiç alkol almayan insanlar (hatta alkole haram gözü ile bakanlar), alkol alanlara göre eşlerini dövmeye daha yatkın. Hatta bırakın eş dövmeyi, insan öldürmeyi normal sayan dini ve töre değerlerimiz yok mu? Örneğin 140 insanın katlinden sorumlu tutulan Türk Hizbullahçılarını size örnek göstererek "din kötü birşeydir" desem, bunu mantıklı bulur musunuz?
Ayrıca daha önemlisi, savunduğunuz yönetmelik alkol kullanımının kötü örneklerini engellemeye yönelik bir şey barındırıyor mu? Yönetmelikte parkta alkol içip bayılan ya da alkol içip eşini dövenlere dair bir müeyyide var mı? Yok. O nedenle bence, bu yönetmeliğe açık yüreklilikle muhalefet edip, içki kullanımını sınırlamaya çalışan bu geçici çözümlerin bir fayda sağlamayacağını, asıl çözümün alkolün satışını ve kullanımını yasaklamak olduğunu söylemeniz, hem sizin hem de bizim için faydalı olacaktır. En azından bizler hukukun tek görevinin yaşamın her noktasına dair kurallar belirlemek değil, çoğunlukla da, devletin, yatak odasından, kişilerin yaşam kültürlerine kadar oldukça geniş bir alana müdahale etmemesinin garantisini sağlamak olduğunu anlatmak için uğraşmayalım. Ne de olsa sizler, kötü, günah olduğunu düşündüğünüz şeyler için, devletin toplum yaşamının en derinine sızarak müdahale etmesinde ne ufak bir beis görmüyorsunuz.
Sorum şudur; Kağıt üzerinde yazan hali ile masum olan ve asla sizin alkol kabullerinize çare olmayacak bir yönetmeliği bu kadar savunmanızın nedeni, yönetmeliğin üzerine düşen gölgeyi en az bizim kadar hissetmiş olmanız olabilir mi?