- Kategori
- Gündelik Yaşam
Fikirlerin çarpışmasından gerçekler doğar, insanların çarpışmasından kavga çıkar..

Oldum olası münazaraları, fikir teatilerini, fikri münakaşaları çok severim. Ama usulüne uygun, belli kurallar içinde, bağırmadan, kızmadan, sertleşmeden, kavgaya ve alaya dönüşeden yapılan, ciddi tartışmalardan söz ediyorum…
Hani şu meşhur “Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar = gerçeğin parıltısı fikirlerin çarpışmasıyla ortaya çıkar” sözünde olduğu gibi…
Lise yıllarımda biraz bu işle uğraşmıştım.
Geçen gün oğlum sınıfta yapılacak bir münazarada takım kaptanı olduğunu söyleyince, birden çok heyecanlandım, ona yardım etmek, mümkünse düşüncelerimin hepsini ona aktarmak istedim.
Konu: “Ülkenin geleceğini çocuklar mı daha çok etkiler, gençler mi?”
Biraz konuştuk, konuyu onun anlayacağı dilde anlatmaya ve açıklamaya çalıştım.
Birinci turda 4 dakika ve son olarak da grup başkanı olarak 6 dakika olmak üzere toplam 10 dakika söz hakkı varmış...
Sadece fikir bazında yardımcı olmak istediğim için, konuştuğumuz çerçevede kendi düşüncelerini yazmasını istedim.
Yazmış. Aslında çok güzel bir nokta da yakalamış.
Can’ın savunduğu tezin ne olduğunu söylemeyi unuttum galiba değil mi? O kurada gençlerin ülke geleceğini daha çok etkilediğini iddia eden tezi çekmiş.
Fatih Sultan Mehmet’in çocuk yaşta başa geçmesi üzerine yaşadığı başarısızlığı, sonra yetişkin bir genç olarak ikinci kez tahta geçtiğinde İstanbul’u fethettiğini anlatmış.
Ancak neredeyse benim şu özetlediğim kısalıkta bir yazı…
Baktım sıkıntılı bir hali var… “Nedir oğlum problem?” diye sordum. “Bu yazdığım 1 dakika 15 saniye tutuyor. Oysa benim 10 dakika konuşmam lazım” dedi ağlamaklı bir sesle…
Aslında ana fikri çok iyi yakalamıştı. Bunu kendisinin bulması beni ayrıca mutlu etti. Üstelik şimdi ilkokulda Tarih dersi de yokmuş. Yani bu bilgi okul dışı kitaplardan edindiği genel kültüre dayalı…
“Oğlum bunu biraz genişletmemiz lazım. Böyle lafa pat diye girilmez ve pat diye de bitirilmez” dedim. Fakat bunu derken de kendi kendime hem düşündüm, hem güldüm.
Çünkü hayatın gerçekleri de aslında hem basit, kem kısa. Onu lastik gibi sürekli uzatan, sakız gibi devamlı çiğneyen biziz.
Aylardan, yıllardan beri tartıştığımız konuları bir düşünsenize… Bir metrekarelik türbanla, 8 harften oluşan laikliğin ulaştığı boyutlara bakınca, gereksiz laf üretmeyi ne kadar sevdiğimizi bir kez daha anladım.
“Fikirlerin çarpışmasından gerçeğin ortaya çıkması” çok güzel bir deyim. Ancak biz fikirlerimizi çarpıştırmak yerine önce bol bol laf ebeliği yapıyor, sonra da kılıçları çekip göğüs göğse kendimiz çarpışıyoruz.
Kavgaların galibi genellikle yoktur. Üstelik bir taraf “kazanmış” gibi görünse de iki tarafın da kaybettiği çok şey vardır.
Düşüncesini beğenmediğimiz veya karşı olduğumuz insanların, bize göre yanlış olan düşüncelerini düzeltmeye gayret etmemiz gerekirken, biz o insanları top yekün ortadan kaldırmayı, yok etmeyi düşlüyoruz.
Planlarımız hep bu yönde… “Onlar”ın olmadığı bir Türkiye nasıl yaratabiliriz?
Uzlaşma tekliflerimiz, “benim dediğim şartlara uy” baskısından öteye gitmiyor. Oysa uzlaşmanın mantığı, ortak bir noktada buluşmak, birlikte yaşamanın şartlarını oluşturmaktır.
Hepimiz gerçekten bunu arzu etsek, bunun çaresini düşünsek, şimdiye kadar bir çıkış noktası bulamaz mıydık?
Kendini bir kısır düşüncenin içine hapsetmiş, bu şablonun dışına çıkan her şeye itiraz eden, ezberlediği cümlelerle uyuşmayan yeni fikirler duyduğu zaman, bunun ne anlama geldiğini düşünmek yerine “sizinle aynı düşüncede değiliz” demekten zevk alan arkadaşlarımız, maalesef bir fikir münakaşası yapma hazzından mahrum kaldıklarının farkında bile değiller…