​ Hazır 27 Mayıs yaklaşmışken / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Mart '08

 
Kategori
Güncel
 

Hazır 27 Mayıs yaklaşmışken

Hazır 27 Mayıs yaklaşmışken
 

27 Mayıs’ı tanımlamak benim için hep zor olmuştu. Türkiye’nin geçmişi ile ilgili her tartışmada, 27 Mayıs için “devrim”, 12 Mart ve 12 Eylül için “darbe” derken, bu ayrımın teorik gerekçesini üretmek için kıvranıp dururdum. Elimdeki tek açılım, 27 Mayıs’ın arkasından gelen özgürlükçü bir anayasa ve anayasanın sağladığı demokratik ortamdı.

Ancak aynı kurumun 1960’da neden demokratik açılımları hedeflerken, arkasından gelen iki müdahalede tam tersi işlevler üstlendiğini anlamak zordu.

Günümüzde bu soruma aradığım yanıtı bulmak hiç de zor değil. Çünkü bu ülkede devlete hâkim olan bürokratik yapı, toplumun siyaset aracılığı ile kendi sınırlarına müdahale etmesini hiç de hoş karşılamıyor. Bu müdahale sağdan gelirse sağa, soldan gelirse sola yönelik gerçekleşiyor darbeler. Bu kadar basit.

Oysa 1970’lerin başına kadar özellikle Milli Demokratik Devrimciler için, Türkiye’nin gelişmesinin dinamiği “sivil-asker aydın zümre”ydi ve bu zümre hep ilericilikten ve aydınlanmadan taraftı. 1960’da ilk meyvesini veren bu hayal, bir sonrakinde daha öteye geçecek, sosyalist bir ülke olmaya kadar gidecekti. Bu hayal 1970’lerin başındaki solun neredeyse büyük çoğunluğunu etkisi altına almıştı. Ancak 1971’de beklenenin aksi yönünde gelişen bu hayal, 1980’le beraber inandırıcılığını tamamen yitirdi. Ama zannedersem 1970’lerde de bu hayalin peşinde koşan iki kişi, bu hedeflerinden hiçbir zaman vazgeçmediler; İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek.

Oysa bu ülkede darbeler hiçbir zaman, aydınlanma ve ilericilik hedefleri ile yapılmadı. Zaten doğaları gereği, yani halkın tercihlerini yok sayan ve siyasi sistemi bertaraf eden bir etkinlik sonucunda, demokrasi, özgürlük ve dolayısı ile aydınlık vaat etmesi mümkün değildi. Zannedersem bu konuda en büyük yanılsamayı yaratan 27 Mayıs müdahalesidir. Ancak bu müdahale bile bu gerçekle örtüşmez.

Söz konusu darbe DP’yi alaşağı etmiş ve yerine CHP’yi ikame etmiştir. Oysa CHP o dönemde de, aynen şimdi olduğu gibi ilerici ve demokrat bir parti değildir. Bu arada bu partinin hiçbir zaman özgürlük ve demokrasi temelli sol bir parti olmadığını iddia etmeyeceğim. Ama CHP kendisini sol olarak tanımladığı dönemin 1960’ların sonuna denk geldiğini hatırlamakta fayda var. İnönü’nün kısmen Ecevit’in zorlaması ile “biz ortanın solunda yer alan bir partiyiz” ifadesi, 1960 müdahalesinden çok sonralara rastlar. Ve bu ifade kısa bir zaman diliminde dahi olsa, kendi gerçeğine oldukça yaklaşır.

Bu teorik tespitin yapıldığı dönem, CHP içinde, CHP’nin geçmişine dönük eleştirilerin arttığı ve devletle parti arasında kurulan bağların da sorgulandığı sürece denk gelir. Başta Turan Güneş ve Bülent Ecevit, CHP geçmişine dair bir özeleştiri sürecinin zorunlu olduğunu söylerler. (Bu söylemin karşısında elbette Nihat Erim gibi “CHP’nin reddedilecek mirası yoktur” diyen Ortodoks zihniyetlerde mevcuttu) Bu ikili partiye egemen olan bürokratik ideolojiyi eleştirirler ve partinin politikasını evrensel sol söylemlere doğru kaydırmaya çalışırlar. Aynı dönem İsmail Cem’in ünlü “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” kitabının yayınlandığı dönemdir ve bu kitapta, Türkiye’nin batılılaşma ve gelişme mücadelesinde Atatürk dönemindeki eksiklikler sorgulanır (bu konu kitapta “Atatürk Geri Kalmışlığı Yenememiştir” başlığı ile incelenir), Demokrat Parti’nin özellikle ekonomik atılımlarına saygı gösterilir. Tüm bu gelişen düşünsel süreçlerin sonunda “bu düzen değişmeli” sloganına uzanan, devletin değil halkın partisi olmayı hedefleyen bir politik yönelim oluşur. Ve bu süreçte 1977’de tek başına iktidarı kıl payı kaçırmasına kadar uzanan bir halk desteğinin oluşmasına neden olur.

Son 10 yılda CHP'yi yeniden, devletçi, bürokratik ideolojiye sarılan, toplumla ilişkisi kesilen bir parti olarak sahnede görüyoruz. Bu durum, 1970'lerin %40'ından, bu günlerin zoraki alınan %20'sine düşüşle kendisini fazlası ile belli ediyor.

Neyse, konumuza dönecek olursak, 1960 müdahalesi sırasında, ortalıkta yönetimin devredildiği solu veya demokrasiyi ve özgürlükleri temsil eden bir siyasal temsilci olmadığı için, yapılan müdahalenin bu amaçlara hizmet ettiğini söylemek zor. Elbette doğrudan solun siyasal temsilcisine olmasa da, var edilen anayasa ile demokrat devrimci bir zihniyetin oluşumuna katkı sağladığı söylenebilir. Ancak bugünlerden bakınca bu tercihin, doğruluğuna inanılan bir tercihten öte taktiksel bir tercih olduğunu düşünüyorum.

Nasıl ki, 1980 darbesinin ertesinde, yığınların sola kanalize olmasına engel olmak için daha muhafazakar bir toplum hedefi ile, zorunlu din derslerinden (aslında doğru tanımlama sünni müslümanlık dersidir) imam hatiplere kadar geniş kulvarlar devreye sokuldu ise, 1960’da kitlelerin Demokrat Parti kanalına akmaması için böylesine bir toplum projesi geliştirilmesi söz konusu olmuştur. Bu niyette zaten, 1960’la ekilen tohumların boyları fazla uzayınca 1971’de başa yakın, 1980’de köke yakın bir noktadan budanmasını ile kendisini belli etmiştir.

Tüm siyasete müdahale süreçleri gibi, 1960 müdahalesi de, son yıllarda Türkiye’de gelişen düşünsel seviyenin ortak kabulü ile, devlete hâkim sivil ve askeri bürokrasinin iktidar ipini elden kaçırmama operasyonudur.

Bugünler, bazı zihinlerde yeniden, yeni bir 27 Mayıs özleminin belirginleştiği bir sürece dönüştü. Şartların olgunlaştığı, hükümetin devletin kırmızı çizgilerini aştığı, kurucu ideolojinin sarsıldığı iddiası ile, durumdan vazife çıkaracaklara serenatlarda bulunuluyor.

Hiçbir toplumsal dayanağı bulunmayan bu talebin, belirli kavramların gölgesi altında gelişen basit bir iktidar ve koltuk kavgası olduğuna şüphe yok. Ülkeyi dünyaya kapatmayı, Baykal’ın CHP’sinde olduğu gibi “küçük olsun benim olsun”u hedefleyen, evrensel hukuku ve demokrasiyi kendisine düşman gören bir zihniyetin koltuk kavgasından bahsediyoruz.

Özellikle şeriat tehdidi korkusu ile güvenli liman arayan bazı kesimler için bu beklenti ciddi bir alternatife dönüşüyor. Oysa bu ülkeye şeriatın gelmesinden çekinen kişilerin yönelmeleri gereken yön, aslında farklı bir şeriat türü olan otoriter sistem değil, demokrasinin ve özgürlüklerin daha fazla talep edildiği, ülkenin dünya ile bağlarını daha da güçlendirmesini hedefleyen bir siyaset olmalıdır.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..