Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '12

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
954
 

İnancın katılaşması; katı insan

İnanç, hangi yaşama ortamında, hangi bilgi düzeyinde olursa olsun, insanla yaşıttır.

İnsan yarattığı inançla kendini, çevresini düzenler, bir yandan kendini bu düzenlediği çevreye, bir yandan da düzenlediği çevreyi kendine uydurur.

Bu eylemle karşılıklı sınırlandırmalar başlar. İnsan çevresiyle, çevresi insanla sınırlanır.

Bütün düşünce oluşumları bu çevre içinde, "insan-çevre" ilişkileri bağlamında ortaya çıkar.

Bu çevre durağan değil devingen/hareketlidir, yan etkilerle değişir, yeni düşünce verileriyle beslenir; düşünce verilerinin katılaşmaya başlamasıyla donuklaşır, devingenliğini yitirir.

İnancın katılaşması çevrenin de katılaşmasına yolaçar. Katı insan ancak katı bir çevrede yaşayabilir. Değişmeyen çevre, değişmeyen insanın sığınağı durumundadır.

İnsan, belli inancın egemen olduğu yaşama ortamında, çevrenin sınırları içinde kalmaya alışırsa, çağın yeni buluşlarıyla çevresini yarmayı, daha geniş boyutlu bir alana açılmayı başaramazsa katılaşmaya yüztutar.

İşte, insanın yitmişliği böyle başlar. Yaşam alanı ile manevi alanı birbirine karıştırarak katılaşır; çağına ayak uyduramayıp hep geçmişte kalır.

Kendi çevresinde yiten insan özü boşalmış bir kabuk gibidir, onda yeni üreticilik gücü yokolmuş, zaman kuraklığında çatlayarak tükenmeye yönelmiştir.

Bir inanç ne denli yeni, yaratıcı, güçlü olursa olsun çağının içinde kalır, yeşerdiği ortamı değiştirmeden sırtında taşırsa, ortaya çıkan yenileri karşısında yenilgiye uğrar, kendini sürdürebilmek için onlardan yararlanmaya çabalar.

Kur''anın geçmiş dinlerden sözetmesinin sebebi, karşılaştırma yöntemi ile çağının ihtiyaçlarına cevap vermesi ve sürdürülürlüğünü devam ettirebilmesinin sebebi budur..

Bu olay, inancın kendine yetersizliğini dilegetirir. Kendi kendine yetmeyen, başka inançlardan yardım uman bir inanç, ona inanan insanı da yıkıma, katılığa sürükler. Öyle bir durumda insan inancından daha hızlı katılaşır.

İnanç katılaşmaları kesin kurumlara dönüşmekle başlar. Biz buna "tekkeleşme" diyoruz.

Tekkeleşme bir yerde, inancın kesin sınırlı kurumlar içinde kabuğuna çekilmesidir. Kabuğuna çekilmek olayında etkinlik, kabuğu elinde bulundurandadır. Onu istediği yere koyabilir, ona istediği boyayı kolaylıkla vurabilir.

Günümüze kadar gelen yüzlerce tekke ve zaviyelerin kurulması, bu kabuğa istediği boyayı kolaylıkla vurabilmesindendir.

Bir inanç kabuğuna boya sürülecek duruma getirilince değişmeden saklanması da kolaylaşır. Boya üstüne boya sürülerek "öz" gözlerden uzaklaştırılır. Görünmeyen öz, kendi çevresine sürülen boya içinde yozlaşır.

Bu yozlaşmayı açığa çıkarmak için önce kabuğunun boyasını silmek, sonra da kabuğu kırıp içine girmek, özü ortaya çıkarmak gerekir.

Değil kabuğu kırmak, üstüne kat kat boyalar sürerek "öz"den gittikçe uzaklaşan bir topluma dönüştük.

İnanç katılaşmalarının yarattığı "tekkeleşme", zaman içinde geçtiği duraklarda birtakım direnişlerle karşılaşmış, kimini yenilgeye uğratmış, kiminin karşısında geri çekilmiş, kimine de yenilmiştir.

Duraklar değiştikçe ''düşünce''nin de başkalaştığı, ortam değiştirerek kaynağından uzaklaştığı görülmüştür.

Bu uzaklaşma bir "düşünce-kopukluğu" biçiminde ortaya çıkmıştır.

İnanç düşünceden kopmuş, düşünmek ise, ortada duranı olduğu gibi sırtlayıp geleceğe taşıma anlamını kazanmıştır.

İşte, "tasavvuf-tarikat-mezhep" üçlüsünde böyle bir anlam vardır; "düşünmek-taşımaktır"

Bu anlam, bütün yaratıcı, geliştirici atılımların karşısına dikilen bir gizli engeldir.

Tasavvuf-tarıkat ilişkisini onaylayan, ona yasallık kazandıran tektanrıcı din yoktur. Tektanrıcı dinlerin "tanrı-peygamber" inancıyla "tasavvuf-tarıkat" bağlantısı uzlaşmaz.

Bilindiği gibi tarikatta "şeyh", pîr" gibi önderler, peygamberlerin özelliklerini kendi kişiliklerinde toplamış kimselerdir.

Özellikle bu durum, bunalmış insanların sıkıntılarını, acılarını giderecek bir dayanak aradıkları yerlerde, yabancı çevrelerden gelmiş bir "ermiş"in karanlıklar içinde belirdiği görülür.

Sözgelişi, Moğol istilası sırasında yoksullaşan, varı yoğu elinden alınan 12. 13. ve 14.ncu yüzyıl Anadolusu "ermişler yatağı" oluvermişti. Bu ermişlerin çoğu Horasan-İran kökenlidir.

İran''da bütün tarikatlar bunalım dönemlerinin ürünüdür. Ahmet Yesevi, yoksulluğun egemen olduğu bir çevrenin insanıdır.

İranlı ozan Hafız''ın, "Aferin o Moğol yiğitine, bütün İran''ı soyduktan sonra benim eski hırkamı da aldı" anlamına gelen dizeleri ile ilgi çeker.

Bunu anlamak için, Anadolu''nun soyulmayan yörelerinde tarıkatların doğmadığını, tasavvufun pek gelişemediğini gözönünde bulundurmak yeter.

Tasavvuf, bunalımdan en çok yararlanan, insanı nesnel-gerçek ortamından uzaklaştırıp tinsel alana çeken bir akımdır.

Onun özünde, insanın gerçek yüzü değil tinsel-manevi bir değer olduğu kanısı saklıdır.

Tinsel değer ise, nesnel değil, yine kendinden olan ölçülere göre kavranabilir. bu "tinsel değer" inancı tasavvufla dini birleştirir. Bundan yararlanan da din değil tasavvuftur.

Bu durumda bir "din-tasavvuf" sorunu ortaya çıkar. Bu ikisini uzlaştırma olanağı yoktur. Çünkü, tasavvufta , koşul olan tapımın (ibadetin) yerini , değişik anlayış düzeyinde bir kural olarak anış(zıkr) ya da sevgi (aşk) alır. Oysa din bu tür bir ibadeti kabul etmez. kendisinin koyduğu ibadet şekli ve anlayışı farklıdır.

Bütün İnançlarda önce "kötü" olarak gösterilen insan, sonra tanrısal nitelikler taşıdığına inanılan bir kimsenin aracılığıyla kötülükten kurtarılır. Tanrı yoluna götürülür, "iyi insan" olur.

İnsanı kötülemek, hemen her türlü inançta vardır. Kur''anda, "şeytan-iblis" insandaki bu "kötülüğün" simgesini teşkil eder. İnsanın içinde olan bu İblis''i çıkarmak için ise sonradan "Tanrı" devreye girer ve insana doğru yolu göstererek o insanın "İyi insan" olmasını sağlar.

İnsana doğruyu anlatmak için eğriyi örnek almak (önce ''eğri olan''ı tanıtmak), , iyiyi açıklamak için kötüyü sergilemek (önce ''kötü olan''ı tanıtmak) gerekli midir? Doğru, karşıtı ortaya konulmadan anlatılamaz mı?

Geziye çıkan Şeyhle öğrencisi örneğini bilirsiniz: Yol kenarından gelen kötü kokulu pisliğin dile gelip, "ben biraz önce gördüğünüz güzel kokulu ve ağzınızın suyunu akıtan şeftali idim, insanın içine girdim çıktım böyle oldum!"

Bu örnek, insani kötü bir varlık olarak göstermek amacını güden, bilinerek seçilmiş bir yakıştırmadır, doğayla ilgisi yoktur.

Her şeyden önce, insanın kötülüğü sindirim aygıtının işleyişiyle değil, anlayış gücünün çalışmasıyla, yönelmeleriyle bağlantılıdır.

"Tasavvuf-tarikat" bağlantısında, insanın "benlik" duygusu kötü sayılır, onu öldürmek anlamında "nefsini öldürmek" deyimi kullanılır; buna "ölümden önce ölmek" denir.

Batı uygarlığında görülen inançtan felsefeye, daha sonra inançtan bilime geçiş, Doğu uygarlığında gerçekleşmemiştir. İnanç, sorunların en açık-seçik olduğu ortamlarda bile bilimin karşısına dikilmiştir. (Bk. İnançtan bilime- Doç. Dr. Sırrı Arnıncı)

İnsanın "kötü" yaradışlı oluşu bütün dini kitaplarda Âdem-Havva" ikilisinin şeytana uyup işlediği suça (yasak meyveyi yemesine) dayandırılır.

Sonuçta inançlar, insanların "çağların akışına", içinde yaşadıkları toplumun yapısına göre ürettikleri düşünce ürünleridir. bu ürünlerein hemen hepsi aklın süzgecinden geçmez, anlayış gücünün denetiminden uzak kalır.

Bir süre geçtikten sonra inançlar donmaya, yayılmaya başlar. bu durum, inancın genel geçerlilik taşımasıdır. Bilinmeyen bir sürede, bilinmeyen bir bireyin tutumundan doğan inanç öğesi, sonradan bütün toplumun ürünü oluverir.

Bu durumda "inanç egemenliği" başlamış demektir. Birey, inancı denetim altına alamaz, onun içeriğine katkıda bulunamaz,onu istediği gibi değiştiremez.

İnanç, önce kişiye sonra toplumun bütününe egemen olunca kesinlik, değişmezlik kazanır. bu değişmezlik ''katılaşma''nın başlangıcıdır.

Bir inanç, başlangıçta ne denli verimli, yaratıcı olursa olsun, katılaşınca sakıncalı durumuna gelir, yıkıcı olur. bu yıkıcılık yasaklarla, suçlamalarla başlar.

İnanç, yargılayıcı olur, kişiyi sınırlandırıri kendi dışında kalan düşüncelerin geçersizliğini ileri sürer, birtakım yasaklar, engeller ortaya atar.

Bu da inancın yasallaşmasıdır. Bir toplumda inanç yasalaşırsa / kimi kurumları egemenliği altına alırsa o ülkede din, bireye değil, çıkar kurumlarına hizmet eder duruma gelir.

Böylece inanç, yerini yalnız kendi düşündüğünün doğru olduğunu ileri süren "katılaşma"ya bırakır. Uygun ortam bulduğunda ise, kan dökmekten bile çekinmez /çekinmemiştir de: Uzak ve yakın tarihimiz bu tür isyanlarla doludur. (Prof.Mustafa Akdağ-Türk Halkının Dirlik Ve düzenlik Kavgası)

Topluma egemen olan inançların katılaşmaları sonucu baskı daha da artar. Sözgelişi eğlence, oyun, çalgı ..vb. toplumsal değerlerde kısıtlamalara hatta yasaklamalara kadar gidilir.

Ulusal gösteriler yerini "yöresel etkinliklere bırakır. ''yenilik'' diye ''eski''nin örf ve âdetleri daha bir değer kazanır. Toplum, ekonomik sıkıntı içinde olsa da kendini daha mutlu hissetmeye başlar. Daha da sıkışırsa, "şeriat isterüz" diye bağırmaya başlar /başlamıştır da!...

Hemen bütün ilgi alanı inanç üzerine çevrilir. Öyle ki, halk yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirir. Bütün varını yoğunu belirli kurumlara dağıtmaktan büyük mutluluk duyar.

(Buna insanın "kendinden kopuşu" diyoruz. İnsanın kendinden kopuşu, kendini bilmemenin eyleme dönüşmesidir. Bu eylem, kendini başkasının varlığında sürdürmeye yönelik, bilinçsiz bir olaydır.

(Bu tür bilinçsiz insanlar yığınına döndüğümüzün resmidir.)

Bu kurumların bir anda zenginleşip gelişmesi ve bütün su başlarını tutması , doğaldır ki, ona "iktidar olma" yolunu da açar. İktidar da, artık hiçbir gücün kendini yıkamayacağına öyle bir alışır ki, devlet kurumlarının "olmasa-olmaz"larını bile değiştirmede bir sakınca görmez / görmedi de!...

Aynı şekilde devam etmekte olan bu süreç, (kabuğun üstünü daha da boyatarak içindeki "öz"den gittikçe uzaklaşmamız süreci), içten ("öz"den) bir patlamaya neden olmazsa, dış güçlerin bu kabuğu dıştan kırmaları kaçınılmaz olacaktır ve tarihte olduğu gibi yine "sil baştan" a döneceğiz ki, bu senaryo, yazılan senaryolar içinde en kötüsü olanıdır... (Kaynak: -Tarikatlar-İsmet Zeki Eyuboğlu)

Alaettin Morgül- 21.08.2012

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Morgül, bu değerli blog andığınız kitaplardan alıntı ise size paylaşımınız için teşekkür ederim. Çeşitli kaynaklardan yararlanıp kendi özgün tümce ve düşünceleriniz ise yine teşekkür eder ve sizi kutlarım. Son zamanlarda okuduğum düşünsel anlamda en doyurucu bulduğum blog olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kuşkusuz üzerinde tartışılacak konular vardır ve olacaktır. "Söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır." sözü beni zaman zaman umutsuzluğa sürükler. Bu bağlamda mesaj her zaman yerine ulaşamayabilir. Ancak yine de önemli olan kişinin düşüncelerini açık olarak anlatabilme yetisi, başkalarının (ve kendisinin) bilgilenmesine katkıda bulunabilmesi ve yine bu düşüncelerin uygarca tartışılabilmesidir. Bu bağlamda yazılarınızla tanışmaktan duyduğum mutluluğu belirtmeyi de bir borç biliyorum. Saygıyla.

Güz Özlemi 
 23.08.2012 10:50
Cevap :
Sayın Asabı, yazıdaki fikirlerin çoğu elbetteki merhum İsmet Zeki Eyuboğlu'nun "Tarikatlar" kitabından alınmıştır. Bize düşen o fikirleri güncelliğe taşımak ve böylece onları yenileyip yaşanır kılmaktır. Yorumunuzdaki değerli katkınız için teşekkür eder, saygılar sunarım.   23.08.2012 12:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 193
Toplam yorum
: 213
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 1074
Kayıt tarihi
: 02.02.10
 
 

İsveç`in Göteborg şehrinde oturmaktayım;  evli ve bir kiz bir oglan iki çocuğum var. İsveç`te..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster