Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mart '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
354
 

Karmaşık Duygular

Karmaşık Duygular
 

YÖK'ün kurucusu ve Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın son yolculuğuna uğurlanması dolayısıyla Kocatepe Camii’nde yapılan töreni izlerken, aklımdan farklı farklı düşünceler geldi geçti.

Belli bir yaştan sonra ölüm insanı herhalde daha çok etkiliyor olmalı ki, böyle durumlarda daha duygusal bir boyuta girdiğimi fark ediyorum.

Genç arkadaşlarımızın, hayatı hiç bitmeyecek, tükenmeyecek sonsuz bir hazine olarak görmelerini yadırgamıyorum. Aynı dönemleri yaşamış biri olarak onları anlamaya çalışıyorum.

Gençlik heyecanını biraz da “ben” merkezli bir hırs ve acımasız bir rekabet hissiyle donatırsanız, karşınıza korkulacak kadar tehlikeli bir varlık çıkar.

Ne yazık ki, bu korkulu vasıflarla tanışmayan insanların “çok başarılı” bir profil çizmeleri de mümkün olmuyor. Hayatı önde götürenlerin, kendilerine biraz riskli bir yaşam tarzı seçtiklerini hepimiz biliriz.

Siyaset, ticaretten de daha acımasız kalıplara oturtulmuş bir sistemdir. Her iki faaliyet türünde de, tek amaç “kazanmak” olunca, kaybetmeye sebep olacak her şeye karşı tavır almak “mubah” kabul ediliyor.

Olayın ticari boyutu zaman zaman bazı ideolojik saplantıların “kapitalizm”e karşı, siyasi boyutu da “faşizm”e karşı yaptırdığı gösterilerle kamuoyunda bir tepki olarak dile getirilmeye çalışılıyorsa da, asıl gözden uzak tutulan, her zaman meselenin insanî boyutu oluyor.

“Önce insan” gibi, gönül almaya yönelik söylemler, uygulamada genellikle kendine yer bulamazken, asıl çözümsüzlüğün, “sevgi, saygı, dostluk, duygu, vefa, iyilik, yardım” gibi hasletlerin yokluğundan ortaya çıkan kaos olduğunu göz ardı etmekten bir türlü kendimizi alamıyoruz.

Tam da bu noktada devreye “insani haklar”ın uygulanmasında faydalanacağımız bir “ahlâk” anlayışıyla, ahlâkın kaynağı olan “din” anlayışı devreye giriyor ki, yapılan kavgaların ve anlaşmazlıkların temelinde yatan asıl sebep de budur.

*****

Herkesin düzgün bir hayat yaşamasıyla ortaya çıkacak ideal tabloyu hayal bile edemiyorum. Zaten böyle bir tablonun gerçekleşmesi de ancak hayallerde olur.

Düzgün insanların çoğalmasıyla, kötü niyetlilere daha çok fırsat çıkıyor. Hele kötü niyetli sayısı çok çok azalmışsa, vurgunun boyutu daha büyük olacağı için, uyanıkların ortaya çıkması daha da kolaylaşıyor.

“Bal tutan parmağını yalar” diye bir atasözümüz var biliyorsunuz. Bu yüzden etrafta bal kavanozu olması halinde parmak atmak isteyenlerin sayısı çok olur.

“Para”yla bağlantılı işlerde “yönetici” pozisyonunda olmaya hevesli insanların sayısı çoğaldıkça çoğalır. Meccanen hizmet gerektiren dernekler vakıflar, yönetici bulmakta her zaman zorlanmıştır.

*****

Henüz Hukuk Fakültesi öğrencisiyken taksitle satın aldığım bir devre mülk kooperatifinin genel kurulu vardı geçtiğimiz hafta sonu. 37 senedir katıldığım toplantılarda neler gördüm neler.

Eski yönetim kurulunu yerden yere vurup “hizmet” vaat ederek yönetimi ele geçiren bir beyefendi kısa sürede kendine bir otel dikip amacına ulaşmıştı. Daha buna benzer ne yolsuzluklar yaşanmıştı kim bilir.

Ama biz her seferinde yönetim kurulunu ibra edip şaibeli işler yapanları hep akladık.

En son geçen yıl benim gitmediğim bir toplantıda nasıl olduysa, başka kanaldan tanıdığım ve “dürüst” olduğu kanaatine sahip olduğum bir beyefendi, yönetime talip olmuş ve seçilmiş.

Ortaya çıkardığı ilk şaşırtıcı gerçek neydi biliyor musunuz? Bir önceki başkanımız kooperatifimizin üyesi olmadığı halde tam yedi yıl başkanlık yapmış, bu arada, kooperatif ortaklarına ait bazı taşınmazları, yönetim kurulunun bilgisi dışında tek imza ile elden çıkarmış.

Kooperatife böyle büyük bir iyilik yaptığını düşünen başkanımız, bu yıl da seçimi nasıl olsa kazanacağı ümidi ile gelmiş Genel Kurula… Bu olayı bile o kadar usturuplu anlatmış ki faaliyet raporunda, bilmeyenlerin anlaması mümkün değil.

Çünkü kullandığı nazik anlatım tarzıyla, belli ki mahkeme safhasındaki işlem için önyargılı bir sonuca varmak istememiş.

Olayın ciddiyetini ve önemini kavrayan bazı üyeler, ilk kez dürüst çalışan güvenilir bir yöneticimiz olduğu konusunda kanaat belirtmeye başladılar.

Ancak tek kişinin iyi niyetli ve dürüst olması yetmiyor, üstelik farklı niyet taşıyanlar bu işten pek hoşlanmıyorlar.

Yöneticilerin ne kadar harcırah ve yolluk alacakları genel kurulca belirlenmiş olduğu halde, faaliyet raporunda üst üste toplanınca hatırı sayılır bir meblağa ulaşmış.

Kişi sayısına ve 12 aya bölseniz gerçek kolayca ortaya çıkacak ama, böyle bir hesap yapmak yerine, bütçenin büyük bir kısmının “ücret” kalemine gitmiş olmasını, “az iş yapılıp çok para yenmiş” şeklinde yorumlamak bazılarının daha çok işine geldi ve bu söylem üyeleri çok olumsuz etkiledi.

Üyelerimizin % 95’i 60 yaşın üstünde ve bunların büyük çoğunluğu da hanım.

Nasıl olduysa salonda aleyhte bir hava yaratıldı ve Yönetim Kurulu ibra edilmedi.

Otuz yedi senedir birbirinden ilginç kişilerin elle tutulur gözle görülür üçkağıtçılıkları bile hep ibra edilirken, ilk kez dürüst olduğunda çok az kişinin şüphesi olan bir yönetim ibra edilmedi.

Tam anlamıyla şok geçirdiğimi söyleyebilirim.

Böyle bir tablo “kimseye iyilik yapmayacaksın” anlayışını öyle güzel anlatıyordu ki…

Hani “rüşvetin belgesi mi olur ulan” diyordu ya bir mafya babası… Para yiyen bir idareci, bunu faaliyet raporuna mı yazar?

Gayrimeşru yapılan işlerden kimsenin haberi olmuyor, olsa da ispat edilemiyor ama, resmi faaliyet raporu belgesinde, genel kurul kararıyla alınmış harcırahlar düzgünce işlenince “yönetici para yemiş” sayılabiliyor.

Mantık süzgecinden geçirilmeyen kararların, ne garip sonuçlar doğurduğunu hep bilirdim de, bu kadarının da olabileceğini hiç düşünmemiştim.

*****

Aynı şey bugünkü yöneticilerimizin de başında.

Dün markette, yakın zamanda Yunanistan’dan gelen bir beyle tanıştım. Ekonomik kriz dolayısıyla Yunanistan batma noktasına gelmiş. İşsizlik ve parasızlık, hırsızlığı, fuhşu ve ahlaksızlığı iyice körüklemiş.

2001’de yok yere çıkan suni bir krizin sonuçlarını düşünüyorum da, o günlerle, dünyayı sarsan bir krizde yurdumuz insanlarının hiçbir şey olmamışçasına alışveriş merkezlerini doldurduğu bu günleri kıyaslayıp, krizin Türkiye’yi gerçekten ne kadar “teğet” geçtiğini daha iyi anlıyorum.

Bu arada, kriz etkisiyle –hatta çok yerde de kriz bahanesiyle- işini kaybetmiş, bu yüzden zor durumda kalmış hiç kimsenin olmadığını iddia ediyor değilim. Ancak genel durum farklı bir sonuç ortaya çıkarıyor.

Burada gözler bir kere daha ülkemizdeki gelir dağılımı ve paylaşımındaki çarpıklığa çevrilecektir. Yasaların ötesinde bu paylaşımın asıl merkezi vicdanlardır.

Sadece hayatta kalabilme mücadelesi veren insanların durumlarını görmezden gelerek “hep ben, hep ben” açgözlülüğüne takılıp kalmış düşüncesiz, inançsız, kalpsiz, vicdansız yaratıkları hangi kategoriye koymak gerektiğine karar veremiyorum.

Dünya hayatında hangi noktaya çıkarsak çıkalım, sonuçta yuvarlanacağımız 2 metrelik bir çukurdur. Maddi manevi ne güçlü kudretli insanların bu elim akıbetten kurtulamadıklarını niye görmüyor, aynı sonun bir gün bizim de başımıza geleceği gerçeğini niye kavrayamıyoruz bilmiyorum ki…

Cennet gibi bir ülkede yaşadığımızı fark edemeyerek, yaşamımızı cehenneme çevirmek için elden gelen gayreti gösteren bizden başka bir millet herhalde dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

İdeolojik saplantılarımızla hayatı hem kendimize, hem başkalarına zehir ediyoruz. Sonuçta hepimizin bu dünyada sınırlı bir ömrü var. Eninde sonunda her canlı ölümü tadacaktır.

Bu kadar hırsın, bu kadar kinin, bu kadar nefretin kime ne faydası dokunuyor Allah aşkına? Şu kısacık ömrümüzü mümkün olduğunca erdemlerle donatsak, iyiliklerle güzelleştirsek, birbirimize yardım ederek enerjimizi bir adım daha ileriye gitmek için harcasak olmaz mı?

Başarı, yeni heyecanların başlangıcı, heyecan yeni başarıların itici gücü olur. Paylaşmanın zevkini tattığımızda, faydalı olmanın, iyilik yapmanın, bir işe yaramanın hazzını yaşadığımızda, hep birlikte neler yapabileceğimizi daha iyi anlar, daha da artan bir şevkle hayata sarılırız. Mutluluğun yolu da buradan geçer.

Oysa biz birbirimize kızdıkça, birbirimize küstükçe, içimizdeki sen ben kavgasının etkisinde birbirimize çelme taktıkça, sürekli tökezliyoruz, güvenimizi yitiriyoruz, başarıyı unutuyoruz, umudumuzu kaybediyoruz.

Sizce bunun tasvip edilebilecek bir yanı var mı?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 974
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster