Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
466
 

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
 

Camlarına kağıtlar yapıştırılmış, yeni bir işyeri açmak için dekorasyonu yapılan küçük bir dükkan da görsem, içimi bir heyecan kaplar. Kendimce başarılı olmaları için onlara dua ederim, başarılar dilerim.

Ne zamandır kiracı bekleyen, köhne vaziyette boş duran, bir iş yerinin pırıl pırıl bir mağaza olarak hizmete girdiğini gördüğümde göğsüm kabarır, sanki ben bir ticarete başlamış kadar heyecan duyarım.

Kapıları kapanmış ve bir köşesine “devren kiralık” levhası asılmış bir iş yeri görmek de tam tersine beni derin bir hüzne boğar. Kendim iflas etmiş gibi bir duyguyla üzülürüm.

*****

Beğenmediğiniz küçücük bir büfe bile, 3-5 kişiye iş imkânı sağlayan bir ekmek kapısıdır. “Ekmek aslanın ağzından midesine indi”, diye anlatılır hayatı kazanmanın zorluğu bilirsiniz...

Bir meslek sahibinin herhangi bir firmada maaşlı olarak işe başlamasıyla, bir girişimcinin kendi başına bir iş kurması arasında karadağlar kadar fark vardır.

İşçiler de vergi öder biliyorsunuz. Vatandaş olarak onlar da bu ödevlerini “zorunlu olarak” yerine getirirler. Ama bu zorunluluk üzerinde biraz durmamız lazım.

Vergi aslında, Kamu hizmetlerine harcanmak için hükûmetin, yerel yönetimlerin yasalara göre doğrudan doğruya veya bazı malların fiyatlarının üstüne koyarak dolaylı yoldan herkesten topladığı para diye tarif edilir.

Dolaylı vergiyle dolaysız vergi arasında çok büyük bir fark vardır.

Bir hizmet veya malı satın alırken biz onun fiyatını 1 lira olarak algılarız. 5-10 kuruşu hatta bazı mallarda 50-60 kuruşu vergi olsa bile, biz onu anlamayız.

Ama etikette 3 lira yazan bir ürün için, kasada “% 18 de KDV’si var” derlerse, hemen “fiş almasak da vergisini vermesek olmaz mı?” diye pazarlık ederiz. Yani vergi vermek için bırakın gönüllü davranmayı, vermemek için hepimiz on takla atarız.

*****

Vatandaşlar arasında eşitlik sağlamak, herkesin ödevini yerine getirmesini temin etmek, böylece vatandaşlık hakkını kullanırken insanlara kompleks yaşatmamak için, işçilerden de memurlardan da vergi kesilir.

Evet, işçi de vergi öder, memur da vergi öder ama, maaşından zorunlu olarak kesilerek… Bunun için vergi öderken gönül rızasını bırakın, onun bundan haberi bile olmaz.

Eğer bir gün devlete işi düşer veya başka bir devlet görevlisiyle karşı karşıya kalırsa, o zaman “benim vergilerimle senin maaşın ödeniyor” demekten de büyük zevk duyar.

Burada işçi, memur, ticaret erbabı ve esnaf arasında eşitlik varmış gibi görünür ama, arada şöyle küçük bir fark bulunur.

Ticaretle uğraşanlar, özel teşebbüs olarak iş yapanlar, kazandıkları paranın bir kısmını, zamanı geldiğinde ellerini cebine atıp cüzdanlarından çıkardıkları parayı “vergi” olarak yatırırlar.

Sigortalı işçi çalıştıranlar, bununla da kalmaz, yanında çalışanların vergilerini de onlar adına öderler. Dahası emekli olduklarında, onlara maaş bağlanabilmesi için gereken sigorta primini yatırmak da iş sahibine aittir.

Memurlara, ya da devlet hesabına işçi olarak çalışanlara gelince, onların vergilerini ve sigortalarını devlet öder. Bu ne demektir? Yani para devletin bir cebinden çıkıp öbür cebine girer. Kısacası devletin bu işten tek kuruşluk kârı olmaz. Tam tersine bu işlemler sırasında gereksiz masrafı bile olur.

*****

Bilmiyorum hiç işsiz kaldığınız bir dönem oldu mu? Olmadıysa da bir an kendinizi böyle düşünün. Yani işsizsiniz. Günlerce aylarca yansanız, tutuşsanız, hoplasanız, zıplasanız, kızsanız, üzülseniz, ağlasanız, gülseniz, hiçbir yerden 5 kuruş para gelmez.

Çalışmak o yüzden kutsal, alın teri o yüzden mübarektir. Evine, çoluk çocuğuna ekmek götürmek, kimseye muhtaç olmadan onlara bakabilmek kadar onurlu bir iş olamaz.

İşte bunun için hepimizin “iş”e ihtiyacı var. İşsizlikten dert yanıyoruz. Kaç milyon işsiz var diye feryat ediyoruz. Kriz ekonomiyi bozdu, işsizlik arttı da hükümete kızıyoruz.

Ve ardından kapitalizme veryansın ediyoruz. Sermayeye karşı savaş açıyoruz.

*****

İnsanların pek muhakeme yapamadıkları dönemlerde, onları kandırarak sermaye düşmanlığı yapan ideolojiler vardı, biliyorum. Zor durumdaki bazı gençleri, fakirleri kandırabiliyorlardı da…

Ama bugün, bu şartlarda, iş iş diye feryat edenlerin, bir iş yeri nasıl kurulur, istihdam nasıl yaratılır bilmediklerini sanmıyorum. Bu şartlarda hâlâ sermaye düşmanlığı ve kapitalizm edebiyatı yapmak, hakikaten bana inandırıcı gelmiyor.

Tekel işçilerinin yaşadıklarından, daha doğrusu iyi şartlardan biraz kötü duruma düşmelerinden bir insan olarak ben de üzüntü duyuyorum. Bu duygularını paylaşmak üzere ben de onların yanındayım. Acı çeken, canı yanan herkesin yanında olduğum gibi…

Ancak işin aslını bilmeden, araştırmadan, sırf sermayeye kapitalizme çatacağım, hükümeti de zor durumda bırakacağım diye “Tekel işçilerine destek” verilmesine karşıyım. Bu destek değil, köstek… O insanlara da, ülkeye de, hükümete de, millete de…

Vapurları rehin alan, yabancı bir ülkenin kültür merkezini basan, sokaklarda yürüyen, eylem yapan, pankart açan, slogan atan, yani işe yaramaz ne varsa yapan kişilerin kimliklerine bakıyorsunuz, karşınıza çıkan sonuç, sermaye düşmanlığı, sosyalizm propagandası…

Niye tek başına bir işe yaramaz bu sosyalizm, niye iki işçiye iş vermez, niye iki ekmek kapısı açmaz, niye istihdam yaratmaz, niye üretim yapmaz, niye tüketimi engellemez, niye çalışmayı teşvik etmez de tembelliği, isyanı körükler bu sosyalizm?

Bu şekilde kimsenin cebine 5 kuruş girmesi mümkün mü?

İşçi kuruluşlarının aklına gelen tek çözüm yolu grev… Mümkünse bütün yurtta kimse çalışmasın, hayat dursun… Hayatı durdurarak insanlara ekmek sağlamak… Ne mantıksız bir anlayış, ne düşüncesiz bir düşüncedir Allah aşkına?

İşçi sendikaları “arkadaşlar bugün hepimiz bir saat fazla çalışıp kazancımızı Tekel işçilerine verelim” dese de ülkeye artı bir katma değer sağlasa ne olur?

Bütün Türkiye akşama kadar yatsa, kimse işe gitmese, hükümeti protesto etse, sanatçılarımız sıra sıra dizilip işçilerin çadırının önünde resmi geçit yapsa, eylem çadırlarına milyonlarca kişi gelip gitse, 5 kuruşluk bir gelir elde edilecek mi? Tekel işçilerinin cebine 5 kuruş girecek mi? Hükümetin “versin versin” diye yırtındığımız bütçesine 5 kuruşluk bir katkı olacak mı?

*****

Yeter artık, azıcık aklımızı başımıza alalım, bir kere de yakıp yıkmak yerine bir şeyler yapmayı deneyelim ne olur…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bazı -paragöz-avukatlar vardır...Cıngarı körükleyip nemalanmak isterler...Din bezirganları gibi bunlar da olmayan hukukun bezirganlarıdır.Bazı sendika patronları da böyle...İşleri güçleri,fikir ve düşünce üretmek;uzlaşma yollarıyla sorun çözmek yerine ,duyguları sömürerek bol maaşlı koltuklarını koruma sevdalısıdırlar...Halkımız şapla şekeri ayıracak hale gelemiyor maalesef...Olan hep gairbana oluyor...Saygıyla selamlarım sizi...

Mesut Selek 
 23.02.2010 0:24
Cevap :
Her işin istismarcısı olabilir. Akıl ve mantık sahibi insanların görevi, istismarlara prim vermemek, istismarcıları ayıklamaktır. Nasıl oluyor da bazı gerçekleri hâlâ görmezden gelebiliyor insanlar bunu anlayamıyorum. Bu iletişim çağında artık garibanlığa sığınmayalım kabuğumuzu kırıp çemberin dışına çıkalım. Katkılarınız için teşekkür ediyor selam ve saygılar sunuyorum.  23.02.2010 0:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 974
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster