- Kategori
- Öykü
Küçük Zeytin Ağacı

Ebrulim
“Merdivenin küpeştesi halâ yerdeydi... Kimse eğilip çıkarmıyor, ya da korkuyor... “Küpeşteye, bütün gücüyle tutunduğu için kopmuş...” Bu cümleden olacak, kimse cesaret edip dokunamıyor.. küçük oğul, küpeşteyi aniden çıkarıp, merdivenin altına yitekler...
Bir gün önce cebinde sakladığı portakal, halâ duruyordu. Kuzenlerinden biri dalından koparıp eline tutuşturmuştu... Portakal elden ele dolaşmaktan pırıl pırıl parlıyordu. Ayakta iken o kadar uzun boylu değildi. Beyaz bir çarçafla örtmüşlerdi. Gelinleri, torunları etrafında toplanmış, kimi için için ağlıyor, kimi yanındakilere laf yetiştirmeye çalışıyordu...
Avluda içinde su ısıtılan küçük kazan gözüme ilişmişti... Ucu korlaşmış, ince odun parçasını alıp, havada daireler çizmeye çalışmıştım... Gecenin karanlığı sürüyordu. Parlak zeminli beton sofada insanlar iyice kalabalıklaşmıştı. Gökyüzü yavaş yavaş solmaya başlamıştı... Sabahın serinliğinden olacak, yüzümün iyice soğuduğunu hissetmiştim. Birkaç adım ötedeki evimizin önüne gitmiştim. Aynı gün, gece karanlığında da evime gitme cesaretini kendimde bulmuştum..
Güneş doğmuştu... Bütün gece herkes ayaktaydı... Tenleri iyice solmuştu.. koşuşturmaca olanca hızıyla sürüyordu. Elinde asası biri çıkageldi... yanıma iyice yaklaşmıştı... Ne taraftan geldiğini görememiştim. Eteklerimin ucundan tutmamı istedi. İşaretle gösteriyordu. Eteklerimin uçlarından tuttum. Omzuna astığı heybesinden, samani renkli kalın bir kese kağıdı çıkardı. Hemen hemen hepsini eteklerime boşattı... Kese kağıdını buruşturarak tekrar heybeye koydu. Yüzü buruş buruş olan bu sevimli ihtiyar, sofaya doğru yönelip kalabalığa girdi.. Arkasından bakakaldım... Görmeye çalıştım, kalabalığın arasına girdim, yüzlerine baktım, o sevimli ihtiyar adamı görememiştim...
Tekrar evime döndüm. En büyük ağabeyim evin önünde, bir sandalyeye oturmuş. Sevinçle yanına yaklaştım. Kucağımdaki beyaz leblebiler dökülmesin diye eteklerimin ucunu daha da sıkı tutmuştum. Birkaç komşu çocuğu da yanıma yaklaşmıştı. Eteklerimdeki leblebilerden birazını onlara dağıttım. Onlara nispet yapar gibi nağmeyle; “Benim ninem öldü... Sizin neneniz ölmedi ya!” Ayaküstü uydurduğum bu nağmelerin henüz bitmişti ki küçücük suratıma ağabeyimin ağır tokadı şiddetle çarptı. Gözlerimin biber gibi yandığını hissettim. Küçücük kalbim adeta sıkıştı. İçten içe ağladım. Ben ortada yapayalnız, önce yeşil sonra birkaç dalı kurumaya başlayan beş yıllık bir zeytin ağacı... Tokadın hızıyla eteklerimden dökülen leblebiler, etrafımı daire şeklinde çevrelemişti. O anda, o zeytin ağacıydım. Neden zeytin... Belki tanıdığım ilk ağaç olduğu için, belki de koyu gölgesinin samimi serinliği... Arka bahçedeki, bir meyvesini yediğim için, o sıcak iklimde yaprağının sütünü boynuma damlatarak diyetini fazlasıyla alan incir ağacının içten pazarlıklı davranışı, yaprağında biriktirdiği tozları bıçak gibi derimi kestiğini hissettiğim için... Etrafımdaki bütün ağaçlar yok oldu. Ben yapayalnızdım. Küçücük işaret parmağım ağzımda, dişlerimin arasında sıkıştırıyorum. Acımıyor... Gökyüzü turuncu – sarı – beyaz... Köpük köpük....Etrafımda ağaçların gölgesi kayboldu... Ayaklarım, bastığım toprakla bütünleşmişti...Ayaklarımın etrafındaki leblebiler, beni diğer çocuklardan ayırmıştı. Beynim, kalbim, ruhum durmuştu. Cansız bir objeydim... Başımı önüme eğmiştim Parmağım ağzımda... dişlerimin acısını hissetmiyorum. Gözyaşlarım akmıyor... Suçluydum... Ağlamaya hakkım yoktu... Ağabeyimin oturduğu tahta sandalyenin hafifçe aşınmış ayakları, onları birbirine bağlayan kalınca teller... Üzerinde bastığım toprak, kapının eşiği... Ağabeyimin özenle boyadığı tertemiz siyah ayakabısı, bembeyaz çorapları... Beni ürperten mor menekşe bakışları, yanaklarından süzülen gözyaşları...
Turuncu –sarı-beyaz olan gökyüzü, iyice yoğunlaştı.. Gri-mavi de yer yer kendini göstermeye başladı. Gökyüzünün renginden, parlak metalik, üstüvani parçalar bana doğru gelmeye başladı... Büyüdükçe büyüdüler... ayaklarımın yavaş yavaş toprağa gömüldüğünü görmeye başladım... tadına bakamadığım leblebiler, yumuşayan toprağın içinde ayaklarımla birlikte kaybolmaya başladı... Gökyüzü koyu bir gri oldu. Daraldı. Suçluydum... Her yer toprak... Ayaklarım, kollarım, yüzüm toprakla bütünleşmiş, her yer henüz yağmaya başlamış yağmur sonrası gibi kokuyordu... Yer yarılmıştı, ben içindeydim...