O, bu, şu... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Hakan Karaduman (Akdenizli)

http://blog.milliyet.com.tr/akdenizli

26 Aralık '06

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

O, bu, şu...

O, bu, şu...
 

Gündemin alaca karanlık yokuşlu-çıkışlı, karlı yollarına şöyle bir bakıverince, “gülmek mi zor yoksa asıl zor olanı, ağlamak mı” dedim içimden. Aslında yoktu bugün kalemi elime alasım(yöresel-özellikle). ”Üç gün aç tutulan Adiloş bebe” gibi saldırdım kaleme; aç değil açık da değilken. Baktım gündem çağırır durur; ince bir sızıyla birlikte hafif meşrep tenlerin sürtünmeleri gibi, işaret fişeklerine sürtünüp ateşleme isteği duyan mart kedileri misali aldım elime sazı-kalemi; biraz da ısınsın istedim neşe tarafından, hoşluktan; zaman.

Efendim, günlerden bir gün peri kızının yaşadığı, ocak ateşiyle aydınlanan gecelerin yaşandığı “bin ikinci” gecenin sabahında bir kadının emektar kocası rüyasına düşer. Adam ölmüştür rüyasında kadıncağızın. Sever kocasını didinmelerinde, emeklerinde, kendine sevgisinde, saygısında. Kurt düşünce aklına bir kere, varır “rüya tabircisine”…
Rüya tabircisi namaza giderken öğle, çırağına der ki; “ola ki ben yokken biri gelirse beklesin”. Çırak, çırak olalı geçmiş yıllar. Artık kaseye sığmaz olmuş, duramaz olmuş dinlemede, ortalığı temizlemede. Kadın gelince sormuş; “sen misin rüya tabircisi; duyarım methini. Hele bir deyiver, benimkisi ölüverdi rüyamda, acep neyin nesi?”.

“Benim ya tabirci,hem de iyi bilirim geleceği, geçmişi. Üç güne kalmaz senin kişi, yolcudur durmaz bağlasan bedeni bırakıp ötekisi.”

“Vay başıma gelen” der kadın, döver dizini; ”vay başıma gelecekler der” ve gider.

Geçer aradan üç gün, ölür bir cuma sabahı adam tezzaman.

Çırak-usta giderler cenazeye;

cenaze evi ağıtlar, sakin telaşe, hüzün;

pişmekte tarhana bulgur un.

Yıkarlar adamı, okunur önce selası

vereceklerken toprağa,

kadın der; "görmek isterim son defa”.

Bakar kocasına, yakar ağıt, o sırada görür çırağı. Kadın ağıdın içine ekleyiverir; "ah bacılar ah bacılar, ben şimdi buralarda yalnız, o şimdi toprakta yalnız, bildiydi de inanmadıydım rüyacının,

kalmış gocanın üç günü, aygız”.

Usta ve çırak dönerler dükkana. Çırakta büyük bir zaferin rahatlığı ve ben oldum demenin fark edilmesindeki keyif yüzünde okunmaktayken, usta; “uzat dilini” der çırağa. Ve uzattığı anda kesiverir dilini çırağın ve şöyle söyler;

“Eğer nasıl tabirlersen o senin dileğin olur onun geleceği. Eğer nasıl bakarsan hayata, o gerçek olur. Yapmayasın diye, ocaklar söndürmeyesin diye, kesip atıyorum dilini kediye…”

Efendim kıssadan hisse, nasıl bir dilek tutmuşsanız, aman siz siz olun, hep içinde olumlu şeyler olsun.

Gündem deyince aklıma geliveren hep sıcak ekmek olur: İçine peyniri de koyunca çıtır çıtır. Ben de arandım, “ekmek arası peynir” bulabilir miyim diye. Aman efendim olmaz mı…

Önce sayın Şafak.

Sayın Şafak’ın en ilginç özelliği çalışmayan bir posta kutusuna sahip olması. Göndereceğiniz mail falan olacaksa sakın zaman kaybetmeyin, geri geliyor. ”Dikkat boştur” yazılı bir mesaj gönderseniz de durum aynı.

Bizim yazarlarımız genelde içinden çıktıkları topluma aynadan 6.sıraya geçip bakmayı severler. Haklılar bir anlamda.

Yukarıda olsunlar ki, daha çok şeyleri görüp yazabilsinler. Yalnız bizim sayın Safak’ın ilginç bir çıkmazı var. Hani bazı şarkılar vardır; muhteşem bir giriş bölümü, tüm enstrümanlar uyumlu, sesler yerli yerinde, derken hop dönüverir ve sizi de yerinize mıhlayıverir. Sayın Şafak’da öyle.

Başlıyor yazmaya; gidiyor, gidiyor…tam havaya giriyorsunuz , sonra aniden tasavvufi değerlere yöneliyor.

”Bakın yediğim ekmeğin peyniri tuzlu olmuş. Lütfen biraz daha dikkat edelim, tansiyon sorunum olabilir. Zaten ense kökümden gelen ağrılar olmakta son zamanlarda…”

Sayın Şafak’ın demokrasiye olan inancı nedeniyle hoşgörüsüne sığınarak…

Sayın Kiremitçi şu sıralar hafif, hafif yerini yapmakla meşgül. Tıklarken yazısını son versiyon yüklediğim yazılımın hikmeti, bir baktım yazısında futbol kritiği var. ”Aman dedim aman, ne yaptın sen?” derken yazarın dili ele verdi aniden.

“Değilmiş” dedim kabus başlamadan bitti.

Dikkatlice tıkladım yazısını.

Sayın “Ece hanım gibi davranmanıza gerek var mıydı” dedim içimden. Ama sorun da insan hakları.

Bu arada Ece hanımın eline su dökemez “bana mısın” diyen çoğu köşe yazarı. Cumhuriyet kültüründen yetişme.Ah birde kaprisleri olmasa…

Avrupa birliğiyle ilgili “mızmız” yazıların özetinde gördüğüm,” mutlaka bir garip daireyi dönüp durmak gerekli”.

Avrupa birliğinin temeli bizleriz halbuki.

Saf, temiz bir halk; gencinden.

Kirletilecek onca çevre ve fabrika.

Yarın, ”biz adaylıktan çekiliyoruz ve gümrük birliği anlaşmalarını da fes ediyoruz” deseniz, birlik çöker.

Biz çöker miyiz?

Aranızda kaç kişi şu Avrupa birliği hikayesinden sonra varsıllaştı? efendim?

Bir de pek sayın borsacılar var. Öyle ilginç felsefi yönü var ki borsanın…

Aslında kökeninde Marxı hatip etmiş, sosyolog, vatansever kimliğinde biri bile aldığı hisse senedinin çıkması isteğiyle; ”satınız efendim, özelleştiriniz efendim, tarım yük efendim bu ülkeye. Eğitime sağlığa ayrılan para bütçe açığına yol açmış efendim; kesiniz muslukları,kemer sıkmalıyız efendim, bankalar yabancılara satılmalı efendim, satalım efendim,savalım efendim… bugün yüzde beş kardayız. İşlem hacmi destekliyor,göstergeler al veriyor, üçgen havaya kırıldı, momentum sağlam, fibonnaci al diyor, hisseye babalar giriyormuşşşşş…. Balon yükselirken yükten kurtulmak gerek; ”atınız efendim aşağı; tüpraşı, telekomu, ereğliyi; atınız. Bakın 50 bin fite çıktık, yaaa….”

Bazen düşünürüm, büyük kentlerin milyon dolarlık evlerinde oturan binlerce aşırı zengin insanların neden ortalıkta görünmediklerini, etliye sütlüye karışmadıklarını.

“İşte” derim içimden, işte işi çözenler. Hayatın tatlı sosunu çaktırmadan götürüverenler.

O da bir meziyet olmalı.

Anne karnından değil, öğreniyorlar bir yerden.

Ama iyi öğrendikleri kesin.

Sona doğru ekleyivereyim.

Sınıf farklarının ilk netleşmeye başladığı Özal döneminde insanlar büyük şehirlerde köylerinden gelen erzaklarla idare ediyorlardı. Şimdilerde tarım ve hayvancılık da mefta olunca, bakalım ne yiyip içecek o insanlar. Yoksa kent kültürüne uyum sağlayıp üçüncü kuşak İstanbullu mu oldular?

Tevekkeli, giyim kuşamları bir garip kentlilerin. Ne köylüye benziyorlar ne kasabalıya, ne de şehirliye.

Sanki, diyorum tarihin içinden bir yerlerden….

Sağlıcakla kalın…yılbaşı yazısında….

 
Toplam blog
: 470
: 551
Kayıt tarihi
: 28.08.06
 
 

Ateşten denizleri mumdan gemilerle geçmeye" benzer hayatımız. Mutlaka mavi gökyüzü görünecektir. Gid..