Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ekim '11

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
1121
 

Sessizliğin ve boşluğun mimarı: Michalengelo Antonioni

Sessizliğin ve boşluğun mimarı: Michalengelo Antonioni
 

MICHALENGELO ANTONIONI


Michalengelo Antonioni kısaca tanımlanamaz. Tüm filmografisini izledikten sonra insanda şöyle paradoksal bir düşünce gelişebilir “Usta hep aynı filmi çekmiş”. İletişimsizlik, boşluk, yüzeysel ilişkiler her filminin değişmez öğeleridir. Yarattığı boşluk izleyeni yavaş yavaş içine çeker ve onu konunun bir karakterine dönüştürür. Öykünün içine girmeden bir Antonioni filminden hoşlanmak mümkün değildir. Sinemanın orta akım klişelerinde seyreden kurgusal bir öykü ondan beklenemez.

İletişimsizliği örneği olmayan bir boşluk duygusuyla yansıtabilen ilk yönetmen Antonioni oldu. Yer yer Tarkovski‘den esintiler taşısa da bunu modern yaşamla bu kadar iç içe geçirebilmesi onun yeteneğiydi. Boşluk onun filmlerinin ana karakteridir. Bunu bazen boş sokaklar, göz alabildiğince uzanan parklar, pencerelerinde tek tük insanların gözüktüğü yüksek apartmanlar bazen iki kişi arasında uzayıp giden sessizlik bazen ortadan kaybolan bir karakter yoluyla gerçekleştirdi. Gerçekte bu boşluğun içi doludur izleyici sessizliğin söylenmemiş sözler ile dolu olduğunu, boş gözüken apartmanların içinde insanlar yaşadığını, kaybolan karakterin bir yerde yaşadığını hisseder.


1960 yılında Cannes Film Festivalinde “Macera-L’avventura” nın ilk gösterimi sonrası salonun bir kısmı ayakta alkışlarken diğer bir bölümü protesto ediyordu. Sanatın popüler klişelerini her zaman reddetti. “Sinema okullarında öğretilen ve değer taşıyan birçok kuralın ne kadar geçersiz olduğunu kanıtlamak için çekim yaptığım çok gün oldu” diyen Antonioni en fazla problemli entelektüelleri, mutsuz zenginleri anlattı. Onların kadın erkek ilişkilerindeki iletişimsizliğini, samimiyetsizliğini, isyankar ve cesur kadın, iki arada bir derede kalmış zayıf erkek karakterler aracılığıyla yansıttı. Yapmacık diyalogları, inandırıcılıktan uzak duyguları onların yaşamlarının vitrini olarak sundu. Kopamadığı İtalyan fotoroman estetiği filmlerini görsel olarak hep etkiledi. Bu estetik bilhassa İtalya’da siyah beyaz çektiği ilk dönem filmlerinde çok belirgin olarak ortaya çıkar. İnsanların çok fazla konuştuğunu düşünür. Sözcüklerin iletişimsizliğin içini doldurmadığını düşünür o yüzden sessizliği sever. Sözcüklerin olmadığı bir aşkı düşler. Erkekler genelde çok konuşan taraftır, kadınlar ise sessiz ve derin bakışlıdır.
Macera (L’avventura 1960),Gece (La Notte 1961), Batan Güneş (L’Eclisse1962) üçlemesinde aşkın tükenişini, aydın kesimin yükselen değer kapitalizm karşısındaki bocalamasını ön plana çıkarıyordu. Bunalımlı avare kadın ruhlar, zengin burjuva yaşamından bir kaçış yolu arıyordu. Bu yol en kısasından bir flört veya bir ihanet olabiliyordu. Bazen de oldukları yerden kaçarcasına uzaklaştılar, kendilerini tenha sokaklara, terk edilmiş gibi gözüken binaların aralarına attılar, sıradan insanlar gibi nefes almaya çalıştılar fakat bu kez onlara ne kadar yabancı olduklarını anladılar. Dış dünyanın tekinsiz yüzünü gördüler. Çaresiz kaçtıkları yere geri döndüler. Çıkışsızlık onların döngüsü olmuştu. Mutsuzluğun ve bireyselleşen dünyanın iletişimsizliğini genelde kadın karakterler yaşadı Antonioni filmlerinde. Erkekler ise kaybolan masumiyetin, iletişimsizliğin, yapaylığın farkında olmadan yaşayan bireyler oldu. Kadınlar modernitenin kıskacında kaybolan değerlerin farkındalığını yaşarken, erkekler güven vermeyen partnerler olarak günü kurtarmaya çalıştılar. “Batan Güneş” de Monica Vitti’nin canlandırdığı Vittoria mutluluğu arayan, yaşamın basitliğine özlem duyan kadın karakterdir. Gece’de biten aşkın ve ihanetin acısını hisseden Jeanne Moreau vardır. “Macera” da
“Batan Güneş”, Vittoria’nın nişanlısı Ricardo’dan ayrılış sekansı ile başlar , kadın ve erkek arasında sessiz bir diyalog vardır, bir gece önce her şey konuşulmuştur. Vittoria “beni mutlu etmek istedin ama devam etmek için benim de mutlu olmam gerekir” der. Aşkın tükenişi erkeğin sandığı kadar basit değildir. Çırpınmak faydasızdır, günü geldiğinde kendiliğinden bitiverir. Vittoria kendisiyle bir an önce evlenmek isteyen Piero’ya (Alain Delon) “keşke seni sevmeseydim Ya da daha çok sevseydim” der. Antonioni için aşk keşkeler ile doludur. Anlaşmanın ötesinde bir olgudur. Aşkın karmaşıklığı kadın ruhunun labirentlerinde yanıtını bulamaz; erkek “ yabancı bir ülkede gibi hissediyorum kendimi” der. Kadın “ilginç aynısını sen de bana hissettiriyorsun” diye yanıtlar Finalde çarpıcı bir elektronik müziğin eşliğinde güneşin tutulduğu sahneler yalnızlığın ve aşkın tükenişinin bir tablosudur.

Antonioni’nin fetiş oyuncusu Monica Vitti kışkırtıcı güzelliği yanında avare ve mutsuz havasıyla ustanın filmlerinin ruhunu mükemmel yansıtan bir kadın oldu. Öncelikle ilgiyi karizmasıyla çeker. Sonra oyunculuğu fark edilir. Bilhassa erken dönem filmlerinde (Gece, Macera, Batan Güneş ve Kızıl Çöl) sıklıkla rastlanan kaçak, güvenilmez , aldatan, zayıf erkek karakterler Antonioni’yi kadın filmleri yönetmeni olarak tanımlanmasına kadar götürür. Erkekler bir ilişkiyi, bir yakınlığı arayıp dururlar. Hep kadınlar tarafından anlaşılmayı beklerler. Buldukları anda ise kaybetmek korkuları yoktur. Kaybettiklerini anladıkları anda ise affedilmeyi beklerler. İşte bu ilişkilerin içinde Monika Vitti hep odak noktasıdır. Sevilir, sever, aldatılır, affeder veya arayışını sürdürür. Bu denli baskın karakterde ve güzel bir kadının varlığı ister istemez erkekleri edilgen, bağımlı, suçlu konumuna iter. Vitti bu konumda anahtar rolünü mükemmel oynar. Onun fiziksel ve ruhsal yansıması karşısındakine derinlerde ulaşılamayacak cevherler olduğu mesajını verir. Karşısındaki erkekler acelecidir. Bu mesajı almazlar veya uğraşmak çok zordur. Şablonlar onlar için basit ve denenmiştir. Elde ettiklerine inandıkları an ise gerçekte kaybettikleri andır. Bu gerçeği Vitti karşısında diz çöktükleri anda anlarlar. Çünkü o kolay kolay kaybetmek isteyecekleri bir kadın değildir.


Antonioni özel yaşamının da on beş yılını geçirdiği Vitti’ye üstünden silinmez bir oyuncu karakteri vermiştir. Bu güzel kadın herkes onu Gece’deki baştan çıkarıcı zengin kızı, Macera’nın Claudia’sı, Batan Güneş’in doğal aşkı arayan Vittoria’sı, Kızıl Çöl’ün mutsuz Guiliana’sı olarak anımsayacaktır. Oyunculuk kariyerinin gerisinde yaptıkları sadece bir kariyerin devamı oldu.


Sinema tarihinin en iyi on filmi arasında gösterilen “Blow –Up-Cinayeti Gördüm”(1966) gerçek nedir kavramını ustanın alışılmış sade üslubuyla tartışıyordu. Her gördüğümüz gerçek midir, yoksa onu beynimizde biz mi yaratıyoruz gibi karmaşık bir soruyu sanki cinayet öyküsüymüş gibi anlatıp, karmaşıklığa yol açmadan sonuca bağlıyordu. Film 1967 yılının rock müzik, esrar, anti militarist gösteriler, allı morlu kıyafetler ile değişen sosyal yaşantısını Londra’nın gri atmosferinde yer yer bir klip estetiğinde gösteriyordu. Unutulmaz final bölümü filmin sorusunu aydınlatıyordu. Hayali tenis topuyla oynanan beş süren sanal tenis maçı sinema tarihinin en çarpıcı sekanslarından birisi olarak bugün hala internet sitelerinde izleniyor. Her yeni seyredildiğinde konu ve görüntü estetiğinin yüklendiği yeni bir ayrıntının farkına varılan eskimeyen bir sinema örneğidir “ Blow-Up ”.


İngilizce olarak çektiği üçüncü filmi Yolcu "Profession Reporter-The Passenger"(1975) farklı bir varoluşcu temanın altını çiziyordu. Kendi kimliğinden kaçmaya çalışan bir bireyin çıkmazını inceliyordu usta yönetmen. Kuzey Afrika’da bir iç savaşı izlemek ve burada başkaldıran gerillalara ulaşmaya çalışan Peter Locke (Jack Nicholson) adında bir gazetecinin öyküsüdür. Kaldığı otelin yan odasında yaşamını kaybeden Tony Robertson adında bir adamın yerine geçer. Adam gerçekte silah tüccarıdır. Onun kimliğiyle tüm geçmişinden geride bıraktığı evinden, karısından, üvey evladından, işinden kaçabileceğini düşünür.Sistemin bir parçası olmak, modern yaşamın alışkanlıklarıyla sürdürdüğü onca yılın ağırlığına bir de hiç tanımadığı bir adamın kimliği binmiştir. Ne kendisinden kaçabilir ne de yeni birisi olabilir. Antonioni bir kez daha modern bireyin çıkmazını ve hapsolmuşluğunu tüm karamsarlığıyla gösterir. Filmin finalindeki yaklaşık yedi dakikalık sekans, diğer Antonioni filmlerinde olduğu gibi son sözü söyler. İnsan göz hareketlerine senkron bir kamera ile çekilmiş bu sekansta kahramanımızın odasının demir parmaklıklı penceresinden yavaşca dışarı süzülürüz. Dışarıda toz toprak içinde yaşam sürmektedir. Pencere dışından odayı seyretmeye başladığımızda kahramanımız ölmüştür. İntihar mı, kalp krizi mi yoksa öldürülme mi bilemeyiz. Cesedi teşhis için getirilen karısı öleni tanımadığını, onun gerçek kimliğinden bi haber yol arkadaşı genç kız ise tanıdığını söyler. Modern yaşam bireylerini tanımaz onları sadece ele geçirir ve sömürür. Bu durumda kimlik değişimi filmde olduğu gibi sadece fotoğraf değişikliği ile sınırlı kalır.


Ustanın 1970 de çevirdiği ikinci İngilizce filmi "Zabriskie Point "de tüketim toplumunu eleştirerek hippiliğin her şeyi yıkarak daha az mekanik bir toplum oluşturacaklarından bahsediyordu. Son sözü yine Pink Floyd müziği eşliğinde gerçekleşen muazzam bir infilak ve uçuşan parçaların yere yavaşça düşmesiyle final bölümü söyler. Benzer bir patlamayı yıllar sonra çevrilmiş Döğüş Kulübü’nün finalinde Dünya Kredi Kartları merkezinin havaya uçurulmasından anımsatır. Pink Floyd, Jerry Garcia, The Kaleidoscope tarafından yapılmış film müziği de kült mertebesine ulaştı.


Michalengeli Antonioni üzerine yazılacaklar bu kadarla kalamaz üzerine yazılacak bir çok filmi daha var : Kızıl Çöl (1964), Bir Kadının Tanımlanması(1982), Bulutların Ötesinde(1995), Eros (2004).


Usta yönetmenin sözleri filmlerinde aşkı işleme şeklini açıklıyor : “Aşk karmaşık, çarpık bir duygudur onu bir hastalık gibi incelemek gerekir, hiçbir zaman sürekli değildir, erkekle kadını başta birbirine bağlayan bu duygu zamanla tükenmeye, ölmeye mahkumdur.”


Gece (La Notte)filminden Jeanne Moreau ve Marcello Mastorianni arasındaki diyalog, Antonioni filmlerindeki kadın erkek karakterler yapılarını ve aşkın tükenmişliğini mükemmel tanımlar. Erkek olmasını istemediği bir macera yaşadığını itiraf eder. Kadın sakin bir ifade ile konuşur :


Kadın: Böyle bir tecrübeden güzel bir hikaye çıkarabilirsin. Adını da “Ölüler ve Diriler” koy.

Erkek : Bütün söyleyeceğin bu mu ?

K: Ne söylememi bekliyorsun kötü bir şey mi yaptın dememi istiyorsun ? Beni hayal kırıklığına uğrattın mı diyeyim ? Hayır anlıyorum seni . Şaşkınlıktan ne yaptığını bilmiyordun. İstersen bu konuyu kapatalım. Herhalde beni ilk defa aldatıyorsun.

E: Ne demek istiyorsun ?

K: Sıkma canını nasıl olsa benim için farketmez.

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 223
Toplam yorum
: 54
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1085
Kayıt tarihi
: 12.01.11
 
 

İzmir’de doğdu. Viyana Tıp fakültesini bitirip doktor ünvanını aldıktan sonra Genel Cerrahi ihtis..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster