​ Siyaset ikliminde özgürlük söyleminden nefret söylemine geçiş / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ocak '11

 
Kategori
Siyaset
 

Siyaset ikliminde özgürlük söyleminden nefret söylemine geçiş

Siyaset ikliminde özgürlük söyleminden nefret söylemine geçiş
 

Pazar günkü Radikal gazetesi okunmayı fazlası ile hak eden bir gazeteydi. Gazetenin yeni ebadının bu ülkede tutacağını zannetmesem de, gazete içerik olarak oldukça iyi bir istikamette ilerliyor.


Gazetenin 18. ve 19. sayfalarının başlığı, “Çok korkulu bir cumhuriyet”ti. Türkiye’deki zihni bölünmeyi ve bu bölünmüş zihinlerin korkularını detaylandırmaya çalışan bir analizdi. “Endişeli modern” ve “endişeli muhafazakâr” zihinlerin korkularının birbirinin zıddı gibi şeyler gözükse de, aslında aynı temele oturduğunu anlatmaya çalışıyordu.


Yazıyı okuyunca, aklıma 12 Eylül referandumu öncesinde yazdığım, “Korku Referandumu” başlıklı yazım geldi. O yazıda da, bu ülkede insanların siyasi tercihlerini büyük oranda kimlikleri üzerinden belirlediklerinden bahsetmiştim. Çünkü hala, insanların en büyük kaygılarının, hayat tarzlarının, tercihlerinin tehdit altında olduğuna inandıkları bir ülkede yaşıyorduk. Toplumda, üzerinde uzlaşılmış bir zeminin olmadığına değinmiştim. Hala herkes kendi tarzını hâkim kılacağı bir ülke kurmanın peşindeydi.


Bu nedenle, referandumun sonucunu, hangi siyasi kesimin, insanlara, yaşam tarzlarına müdahale etmeyeceğine dair daha fazla güven verdiğinin belirleyeceğini söylemiştim. Kişisel tahminim de, bu noktada AKP’nin başını çektiği “evet”çi kesimin daha başarılı olacağını düşünmüştüm. Referandum sonuçlarını baz alırsak haklı çıktığımı söyleyebiliriz.


Ancak bu gün bir kez daha bir güven bunalımının ortasında bulunuyoruz. Toplumsal kesimler arasında güvensizlik hat safhada ve özellikle başbakan bu güven bunalımını çözecek adımları atma noktasında çok istekli görünmüyor.


AKP’nin bugüne kadar birçok, hatta bugünkünden çok daha sert, radikal adımları, özellikle laikçi kesimlerde ciddi tepki ile karşılaşmış ve toplumsal bir histerinin oluşmasına neden olmuştu. Ancak bunlar ağırlıklı olarak ülkenin anti demokratik yapılanmasını çözmeye yönelik adımlardı. Bu adımlar beraberinde, toplumsal yaşamın dışına atılmış muhafazakâr kesimin hak ve özgürlüklerinin sağlanmasına da yarıyordu. Çünkü bu ülkede sistem, geniş toplum kesimlerinin tehdit kabul edilen kimliklerinin bastırılması üzerine kurulmuştu. Bu nedenle AKP’nin temel hareket noktası, özgürlüğü olmayanın ve hakkı gaspedilenin, özgürlüklerinin ve haklarının verilmesini içeriyordu. Bu adımlar karşısında, tepkiler şiddetli de olsa, AKP’nin hak ve özgürlük söylemi ona ciddi bir meşruiyet alanı açıyordu.


Ancak özellikle son dönemde gündeme gelen konular, yok sayılan hak ve özgürlüklerin tesis edilmesini değil, daha çok mevcut özgürlüklerin kısıtlanmasını çalışmaya yönelik adımlar. Bu adımlar sadece birer tartışma konusu ve iktidarın iradi tercihleri olarak kalabilirdi. Ancak iktidarın, özellikle de başbakanın bu konuda otoriter bir dil kullanmaktan çekinmemesi, yaşanan sekiz yıllık süreçte destekçisi olan kesimlerin de kararsız kalmasına neden oldu. Bu sürecin özellikle Kürtlerin anadilde eğitim ve çift dillilik taleplerine karşı açıklanan MGK kararları ile başladığını söyleyebiliriz. AKP bu noktada, rejimin geleneksel vesayetçi kurumları ile kolaylıkla aynı hizaya gelebildi.

Başbakan ve AKP kurmayları, bu sürecin ardından gündelik yaşamın konularına girdiler ve bir televizyon dizisine yönelik tehditlerden, Kars’taki bir heykele ve oradan da alkol yönetmeliğine kadar bir dizi tartışma konusuna oldukça sert ve otoriter bir dil üretmeye başladılar. Görüş belirtmeyi, fikir beyan etmeyi, tercihleri dile getirmeyi ve demokrasinin çoğunluğa tanıdığı hak gereği, iktidar erkini kullanarak bu tercihlerini hayata geçirmekten bahsetmiyorum. Bu tercihleri, yaşanan tartışma sürecinde doğrudan otoriter dil aracılığı topluma dikte ettirmekten bahsediyorum.


Bu konuda kişisel olarak son derece hassasiyetle üzerinde durduğum konu daha çok alkol konusu oldu. Alkol düzenlemesi konusunda fikirlerimi ayrıca belirtmiştim. Ama beni bu düzenlemeden daha fazla irkilten konu başbakanın alkol kullananlara yönelik ifadeleri oldu. Yönetmeliğe dair eleştirileri cevaplandırırken kullandığı “aksırana tıksıran kadar içiyorlar” söylemi, açık ve net bir nefret söylemi içeriyordu. Bu söylemin genel geçer bir şey olduğunu iddia etmek son derece zor. Öncelikle, ülkedeki her bir vatandaşın başbakanı olması gereken ve bunu zaman zaman kendisi de tekrarlayan Erdoğan, içki içenleri istemeyerek katlanmak zorunda kaldığı fazlalıklarmış gibi algıladığını hissettirdi.


Bu dil aslında bu ülkenin çok fazla yabancısı olduğu bir dil değil. En basit örnek olarak, türban kullanan bayanlardan nefret ettiklerini belli eden çok fazla lideri, siyasetçiyi veya sıradan insanı gösterebiliriz. Bu örneği özellikle, bu hissi fazlası ile yaşamış muhafazakâr insanların, başbakanın alkol söylemi ile yaratacağı rahatsızlığı tahmin etmekte zorlanmayacaklarını düşünerek verdim. Bu nedenle benim için, türbana nefret söylemi ile yaklaşan bir Kemalist ile alkol kullanan kişilere nefret söylemi ile yaklaşan başbakan arasında ciddi bir fark kalmıyor.


Yazıya Radikal Gazetesinden başladığım için, Pazar günkü sayısından birkaç yazı daha tavsiye ederek devam etmek istiyorum. İlk olarak, 34 ve 35 sayfalarda yer alan “Türkiye yasakta dünyayı solladı” başlıklı haber, AKP’nin gündeme getirdiği alkol satışı ve sunumuna dair yönetmeliğin, ABD ve Avrupa ülkelerindeki uygulamaları aktararak, en sert mevzuat olduğunu karşılaştırmalı olarak sergiliyor. Konu ile objektif olarak ilgilenmek isteyenler için faydalı bir bilgi olabilir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz; http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1036698&Date=17.01.2011&CategoryID=81

Gazetede ilgimi çeken diğer bir köşe ise, gençlerle yapılan bir röportaj sayfasıydı. Sayfa 20 ve 21’de yer alan röportajda ÖDP’den, Öğrenci Kolektiflerinden, CHP’den, Genç Sivillerden, Alperen Ocaklarından, AKP’den ve TKP’den gençler, son bir haftanın gündemi üzerinden fikirlerini aktarıyorlardı. Türkiye’de fikirler arasındaki doğal uçurumu, bu röportaj sayesinde gençler üzerinde de gözlemlemek mümkün. Ancak yine de belirli bir esnekliğin, uzlaşma çabasının ortaya çıktığını düşündürten ipuçları vardı. Örneğin CHP’li genç türbana özgürlükten yana olduğunu, kamusal alanda tartışılabileceğini ama üniversitede serbest olması gerektiğini söylüyordu. Ya da Alperen Ocakları üyesi olan genç, anadilde eğitim konusunda, yaptırtmayız, ettirtmeyiz üzerinden giden bir siyasetin sonuç vermediğini, çözüm üretecek adımlar atılması gerektiğini, çok taraftar olmasa da öğretmeni ile öğrencisinin birbirlerini anlamasını sağlayacak yöntemler geliştirilebileceğini söylüyordu.


Tüm röportaj içinde, en katı ve söylem bazında en gerici olanlar ise, beni hiç şaşırtmayan TKP’li genç ile Öğrenci Kolektiflerini temsil eden genç oldu. Çünkü ,kendilerinden hariç diğer toplumsal kesimleri yok sayan, onlara güven vermeyen söylemlerini tekrar etmekten çekinmemişlerdi.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..