- Kategori
- İstanbul
Soğuk akşamlarında İstanbul

Sen mucizelerin şehri, sen misin alanda verende, sen misin evsiz koyanda, güldürende...
Her saatin bir başka oluvermiş senin, senden uzakmı kaldık nedir, gönül hikayelerini dinlemeden uyuduk belki...
Geçti nice zamanlar, odalarında dolanırken senin, Yunus Emre gibi söyleyecek olursak bir kelimesini bir cümlenin "Işkun masallarını meşk edemedik. "Affet bizi, ırak koydular senden, kahrına sövdük, derdinle sıkıldık.
Ama sensin değil mi aynı zamanda, boğazın ışıkları, sendin kaldırım taşlarının soğuğu, kış zamanı ilikleri donduranda sendin. Hiç susturmayanda, hep konuşturanda, kaba tabir aptal edende sendin.
Aklı baştan çalan hikayelerde sendeydi, tesadüflerde, telaşlarda...
Biz senin puslu akşamlarını unuttuk, her tependen seyre dalmayı unuttuk senin alacalı ışıklarına... Anladık ki özledik...
İnanmadık hiç bir söylenene, ve her söylenene o denli inandık.
Aldın çok şeyi bizden, vermedin geri, kızdık sana, sonra verdiklerini göremedik. Çekildik ocaklarımıza, küstük sana.
Şimdi de alacaklı gibi çalıyorsun kapıyı, bağıra çağıra...
Gece diyorsun
Gündüz diyorsun
Sabah diyorsun
Koku diyorsun
Göz diyorsun
Kahkaha diyorsun
Boğaz diyorsun, balıkçılar diyorsun, vapurlar, simitçiler..
Aç ben geldim, aç göstereyim diyorsun.
Kandırma beni ey güzel şehir! Efkarlandırma beni, çıkarma sahillerine, yaktırma sigaramı arabamda, baktırma ışıklarının tangosuna, getirme burnuma güzel kokuyu, getirme gözleri önüme, duyurma kahkahayı, verdirme bana selamı simitçilere, baktırma beni vapurlara...
Etme eyleme Şehr-i Aşk...
Çalma kapıyı daha artık...Tamam açıyorum...