​ Sünepe babanın, "yakışık" oğlu / Aile / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Kasım '08

 
Kategori
Aile
 

Sünepe babanın, "yakışık" oğlu

Sünepe babanın, "yakışık" oğlu
 

"Yakışık" oğlum


Babama beni sorsanız ilk kullanacağı kelime, büyük olasılıkla sünepe olurdu. Hem de kendi lehçesi ile “sünefe” derdi. Elbette evlenmeden önce. Evlendikten sonra bir kılığa girdik açıkçası. Daha doğrusu zorla bir kılığa sokulduk. Babam biraz ondan, birazda gelini karşısında beni küçük düşürmek istemediğinden olsa gerek o sıfatı kullanmamaya başladı.

Ama yinede bir yerlerde kendimi ele veriyorum herhalde. O yüzden her sabah 3,5 yaşımdaki oğlum giyindikten sonra karşıma geçip, “baba bak benim yakışıma” diyor. Henüz “yakışıklılığıma”ya dili dönmüyor tabi. Yakışıklılık dediği daha çok kıyafetlerinin güzelliği. Annesi her sabah onu giydirdikten sonra, “oğlum yine ne kadar yakışıklı oldu böyle” diyince kerametin kıyafette olduğunu düşünüyor olmalı. Sonrada soruyor utanmadan, “sen neden benim kadar yakışık değilsin”

Ben de ona, “benim annem beni her sabah giydirdikten sonra bu kadar övgü düzmedi herhalde, ondan olsa gerek oğlum” diyorum. Ama içten içe biliyorum ki, annem bırakın her sabahı, günün 24 saati bana yakışıklı olduğumu söylese, kılık kıyafetime dikkat edeceğim yoktu.

Sünepe kelimesi ile haşır neşir olmayanlar için pejmurde diyelim, belki daha iyi anlaşılır. Ne giyimimde bir uyum ne bir zevk, ne de bakım ve titizlik vardı. Ama bu konuda kıyafetlerin bir kusuru olduğunu söyleyemeyeceğim. Suçlu bendim. Çocukken sabahleyin evden çıkarken üstümde olan kıyafetle, akşam eve döndüğüm kıyafetin aynı olduğuna inanmak mümkün olmazdı. Yırtık, dökük, toz, çamur bir halde eve dönerdim. Hatta bazen üzerimde bir kıyafet olduğuna anlamak bile mümkün olmazdı. Çamur banyosuna ister kıyafetle girin, ister kıyafetsiz üzerinizde kalın bir çamur tabakası oluşuyordu neticede.

Elbette benden en çok çeken kıyafetlerim pantolonlarım olurdu. Bir haftalık yeni pantolonların dizleri eprirdi. Annemin pantolonların ömrünü uzatmak için desenli yamalar yaptığını hatırlıyorum. Ama hiç gocunmazdım. Daha az azar işittirecek her şeye razıydım çünkü. Zannedersem bu nedenle yeni elbiseleri hiç sevmedim. Onlarda beni.

Kısmen akıllanıp, hareketliliğin biraz sınırlandığı üniversite yıllarımda da bu sıfattan kurtulamadım. Hatta bu kez bakımsızlığa yalnızca kıyafetler değil saç sakalda katılmıştı. O yıllarda, papaz gibi saçlar, akla esinince kesilen sakal ve “üstümü örtsün de nasıl olursa olsun” kıyafetlerle her Antebe dönüşümde, babamın “nihayet oğlum biraz toparlanmıştır” hayallerini suya düşürür, suratının bir kez daha asılmasına neden olurdum.

Şimdi üniversite yıllarıma ait fotoğraflara bakınca kendime inanasım gelmiyor. “Ben bu halde mi sokağa çıkıyormuşum?” diyorum kendi kendime. Şimdinin gözüyle bakınca, babamın neden moralinin bozulduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

Babama büyük haksızlık yaptığımı, şimdi oğlumu güzel kıyafetlerle karşımda görünce anlıyorum. Bir baba için çocuğunu güzel kıyafetler içinde, güneş gibi gülen yüzü ile, kendisinden dünyaya güzel bir armağan olarak görmesinin mutluluğunu henüz yeni yeni anlıyorum.

Bunda aslında fazlası ile erkek ferdi olan bir ailenin üyesi olmanın etkisi fazla olmuştur diye düşünüyorum. Halam yoktu, kız kardeşim olmadı. Kuzenlerimin de çoğu erkekti. Sokak arkadaşlarım ise sadece futbol oynayabilen ve ağaca tırmanabilenlerdi. Büyük olasılıkla hayatımın çorak bayan ikliminde annemin gücü beni etkilemeye yetmiyordu. Bu nedenle olsa gerek dışarıdan nasıl algılandığına önem vermeyen, kayıtsız, kendinden menkul bir yapım oldu.

Bir insanın dışarıdan algılanmasını önemsemesine yol açan şey, çoğunlukla karşı bir cinsin varlığına bağlıdır diye düşünüyorum. Elbette tek etken değil ama ciddi bir etken.

Oğlum bu konuda daha şanslı. Erken başlayan eğitim hayatı daha fazla karşı cinsle karşı karşıya gelmesine neden oluyor. Ama daha da önemlisi yakında bir kız kardeş sahibi olacak. Yakın çevresi de onun etrafındakilerin değerlendirmelerini önemsemesini sağlayan bir halet-i ruhiyede yetiştiriyorlar.

Elbet bununda kendince riskleri var. Çevrenin değerlendirmelerini, kendi değerlerinden daha ön plana almakta, sağlıklı bir duruş yaratmaz. Ama oğlum, en azından şimdilik benim kendi “ben”imi ön plana alan dengesizliğim yaşamayacak gibi görünüyor. En azından şu an, dedesi, “sünepe” oğlundan, “yakışık” bir toruna sahip olmasının sevincini yaşıyor.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..