Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ekim '07

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
450
 

Tehlikeleri büyüten kim?

Tehlikeleri büyüten kim?
 

Mustafa Kemal, 28 Ekim 1923 akşamı arkadaşlarına "Yarın Cumhuriyeti ilân ediyoruz" demişti. Nitekim, ertesi gün Cumhuriyet, mecliste kabul edilmişti. Bu karar, bütün milletvekillerince ayakta alkışlanmıştı.

Yıl 2007. "Yarın Cumhuriyeti ilân ediyoruz" demenin üzerinden 84 yıl geçmiş. Bu 84 yıl bir insan ömrü için uzun olabilir. Ancak, bir devletin ömrü için çok kısa bir zaman dilimidir.

Bu 84 yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart faşizmini ve 12 Eylül faşizmini ve teokratik düzene geçişin tohumlarının atıldığı askeri darbeleri gördü.

27 Mayıs Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı yapılmış bir devrimdir. İktidarda bulunan hükümet, demokrasiyi dilediği gibi at koşturma rejimi sanmıştı. Cumhuriyet sisteminin bir devlet içinde oluşan kurumlar sinsilesi olduğunu unutmuştu. Ülkeyi cephelere bölüp, iktidar yandaşlarına büyük çıkarlar sağlamak gittikçe yaygınlaşmıştı. "Orduyu asteğmenlerle yönetirim" diyen iktidar partisinin başı ve hükümetin başbakanıydı. Aynı başbakan, üniversite profesörlerine "Kara cüppeliler" diyordu. Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı İsmet İnönü'ye saldırılar düzenleniyor, Paşa'nın konuşmalarına izin verilmiyordu. Mustafa Kemal'in emirleriyle başlatılan Türkçe ibadet ve Türkçe okunan ezan yeniden Arapçaya döndürülüyordu. Kalkınmanın köylüden başlaması için açılan Köy Enstitüleri DP'nin baskısıyla CHP zamanında kapatılmaya başlanmıştı. DP'nin iktidarı zamanında ise tamamı kapatılmıştı.

Kısaca, Mustafa Kemal'in kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti büyük bir hızla kuruluş amaçlarından saptırılıyordu. Bu gidişe dur demenin ve Türkiye'yi bir hukuk devleti yapmanın yolu 27 Mayıs Devrimi'nden geçti. Türkiye, çok daha zor günlere girmeden Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kurtarıldı.

27 Mayıs'ı bugün bile tartışma konusu yapan davranış üç kişinin idam edilmesidir. Bir başbakanın ve iki bakanının idam edilmesi yanlıştı. Eğer bu üç kişi idama yollanmasaydı 27 Mayıs Devrimi hiç bir açığı olmayan ilerici bir devrim olarak tarihtedeki yerini alacaktı. Yine ilerici bir devrim, ama, üzerine üç idamın gölgesi düşmüş bir devrim.

12 Mart ve 12 Eylül'ü anmanın hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bu iki darbe dış güçlerlerce planlanmış, programlanmış ve uygulatılmış birer kara lekedir. 12 Mart bütün ilericilere karşı yapılırken, 12 Eylül yine bütün ilericilere karşı yapılmıştır ama, 12 Eylül'den sonra "ılımlı İslâma" geçişin de ilk tohumları atılmıştır.

Şunu açıklıkla söylememiz gerekir: Bugünkü Türkiye'nin, Mustafa Kemal'in düşlerindeki Türkiye ile hiç bir ilgisi yoktur. Fakat, bu Türkiye'yi bile bölmeye çalışanlar vardır. Bunu hem milliyetçilikle oynayarak yapmak isteyen vardır, hem de müslümanlıkla oynayarak yapmak isteyenler vardır. Ama, bunların paydaları ortakdır: Türkiye'yi bölmek.

Bakınız bir Türk-Kürt milliyetçilik ayrımına geldik. Bir de türbansız-türbanlı ayrımdayız. Bu iki ayrımın sonu bir bölünmüşlük yaratmaktır. Bu bölünmüşlüğün sonu Balkanlarda görüldüğü gibi bir iç savaş olarak karşımıza çıkabilir. Türk-Kürt milliyetçiliğin ayrılması bu iki gurup arasında bir savaşa neden olabileceği açıktır. Türbansız-türbanlı arasındaki ayrılma ümmetçi bir anlayışla uluscu bir anlayışın savaşını ortaya çıkarabilir. Aslında çok basitmiş gibi gözüken bu iki görüş arasında bir dünyayı ikiye ayıran temel görüş farklılıkları vardır: Lâiklik ve antilâiklik. Kavga, bu iki dünya görüşünün kavgası olmaktadır ve olacaktır.

Bu iki tehlikeyi doğuran en önemli neden yoksulluk ve cahilliktir.

Bizler büyük şehirlerde yaşayanlar, Türkiye'nin her yanını oturduğumuz şehir gibi sanıyorduk. Ancak, bir gün özel televizyon kanalların kurulması ile Türkiye'nin arka şehirlerini beyaz camdan görür olduk. 1980'lerin ortalarında, yani 20. yüzyılın bitimine 15 sene kala Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı "idare" dediğimiz gaz lambalarını elektrik direklerine atarak kırıyor ve ülkenin elektriksiz bölgelerine ilk kez elektrik veriliyordu. Bu utanılacak bir şeydi. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğusunda hâlâ elektriği olmayan yerleşim alanları vardı.

Tam bu şaşkınlığımız üzerimizden atılırken bu kez, yine özel TV kanalları okulu, yolu, suyu olmayan yerleşim alanlarını göstermeye başladılar. Türkiye Cunhuriyeti'nin kurulmasından yaklaşık altmış sene sonra hâlâ, yolsuz, elektriksiz, okulsuz yerler vardı. Hâlâ Türkçe yani kendi anadilini bilmeyen insanlar vardı. İnsanlar ev diye bir yerlerde oturuyorlardı ki, bu tip yapılar 7 000 yıl önceki yapılan yapılarla aynıydı.

12 Eylül 1980'den sonra siyaset halktan uzaklaştırıldı. Siyasal partilerin gençlik ve kadın kolları kapatıldı. Gençlere ve kadınlara siyaset yasaklanınca bu açık, tarikatlerce derhal kapatıldı. Gençler ve kadınlar çok değişik vaadlerle tarikat üyesi oluverdiler. Gittikçe zenginleşen tarikat liderleri devletin yapamadığı her türlü yardımı üyelerine yaparak üye sayısını daha da arttırdı. Bu tarikatler okullar, marketler açtı, holdingler kurdu. Ve sonunda yönetimi de ele geçirdi.

Bu tarikatlerden en önemlisi ve belki de en varlıklısı büyük örgütlenme içine girdi. Bugün hâlâ örgütlenmesini sürdüren bu tarikat, ne yazık ki devletin üst kademelerinden de destek aldı ve almaktadır. Çağdaş bir devletin içinde ".... evleri" adı altında örgütlenen bu tarikate hiç bir güvenlik birimi müdahale edememektedir.

".... evleri" denen evlerde erkek çocuklar ve kız çocukları ayrı ayrı evlerde yaşatılmaktadır. Yoksul ailelerin çocuklarının alındığı bu evlerin başında, erkekler için "abi", kızlar için "abla"lar vardır. Sözde eğitim adı altında tarikat liderlerinin görüşleri çocuklara zorla değil ama planlı bir biçimde öğretilmektedir. Buraya giren kız öğrenciler tesettür giyime özendirilmektedir. Yine planlı ve programlı olarak zorlama ve baskı yapılmadan.

Bu evlerde yaşayan çocuklar "abi"lerinin ve "abla"larının kendilerine karşı olağanüstü ilgi, şevkat ve sevgiden etkilenerek aynı onlar gibi olmaya özendirilmektedir. "Abi"ler beş vakit namaz kılar, tarikat liderlerinin kitaplarını ve sözlerini dillerinden düşürmez. "Abla"lar da aynı. Bunlar da tesettür kıyafetleriyle kız öğrencilere örnek olurlar.

".... evleri"ndeki öğrencilere ve ailelerine maddi yardımlar da sağlandığından, hiç kimsenin şikayeti olmaz. Devlet ise bu evleri bilir ama göz yumar.

Sonunda üniversitelerde ve hatta yurtdışında okutulan tarikat liderlerin şeriat kurallarına bağlı bir sürü insan devletin üst kademelerine yollanır.

Oysa, Güneydoğu Anadolu'nun yoksul, elektriksiz, susuz, yolsuz, okulsuz bıraktırılması Kürt milliyetçiliğini ortaya çıkarmıştır. Büyük şehirlere göç eden yoksul ailelerin çocukları ise tarikatlerin elinde ve şeriat düşüncesinde yetiştirilmişlerdir. Bu da şeriat düzenini kurmak isteyenleri yetiştirmiştir.

29 Ekim 1923 tarihinde alkışlarla kabul edilen Cumhuriyetimizin iki büyük tehlikesi vardır. Bunlar "Kürt milliyetçiliği" adı altında ulusal varlığımızı bölmeye çalışanlar ve Türk-Kürt halkının arasına düşmanlık sokmak isteyenler ile; "şeriat" devleti kurmaya çalışan ve ümmet toplumunu isteyen gericilerdir.

Şimdi, bu iki tehlikeyi yukarıda çok kısaca yazdığım gelişmeler ışığında bir düşünün. Hattâ, sizler kendi bildiklerinizi ve yaşadıklarınızı da görüşlerime ekleyin. 10 Kasım 1938 saat 9:05'den sonra büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün aydınlık yolundan ayrılmasaydık, bu iki tehlike Cumhuriyetimizi tehdit eder miydi?

Bu duruma gelmemizin suçluları kim?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 278
Toplam yorum
: 681
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3237
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster