Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '08

 
Kategori
Sivil Toplum
 

Ateistler neden inanç özgürlüğünü savunur?

Ateistler neden inanç özgürlüğünü savunur?
 

İnanç özgürlüğünü savunmak, inancı savunmak anlamına gelir mi? Voltair’in ünlü sözünü hepimiz biliyoruz; “Fikirlerine katılmıyorum ama onu ifade edebilmen için elimden gelen her şeyi yaparım” Zannedersem bu sözün günümüzdeki versiyonu şudur; “Tercihlerini benimsemiyorum ama –bana zarar vermediği müddetçe- kendi tercihlerini yaşaman konusunda elimden geleni yapmaya hazırım”

Türban tartışmaları konusunda tavrımı hep bu düzlem üzerinden belirlemeye çalıştım ve doğru yönteminde bu olduğu konusunda kararlıyım.

Birçok yazımda da belirttiğim gibi, bu tavır, yani türbanlıların üniversiteye özgürce girebilmeleri gerektiğine dair fikrim, benim türbanı benimsiyor olmam anlamına gelmez.

Peki türbanı benimsememekle, onun üniversitede özgür yer alabilmesi talebi arasında bir tezat var mıdır? Belirli yönleri ile olmadığını söylemek neredeyse mümkün değil. Mesela türban tartışmalarında, laik kesimin kullandığı en güçlü tez karşısında bu çelişkiyi fazlası ile yaşadım; “kadını esaret altına almanın simgesi olan türban, özgürlük kisvesi altında savunulamaz” fikri güzel bir çelişki ayracı bence.

Ancak burada özgürlük kavramının sihirli ve çok yönlü bir yüzü olduğunu görmek gerekir ve büyük olasılıkla bu yüz, söz konusu tezadı ortadan kaldırabilir.

İnanç da dâhil, tüm özgürlük talep eden unsurlar, hayatın içinde özgürce yer edinebildiği andan itibaren, özgürlüğün bedelini ödemenin sorumluluğunu da üstlenmiş olur. Örneğin daha öncesine kadar aile baskısı altında yaşayan ve kısmi bir esaret yaşamı süren (ve bu nedenle eleştirilecek hiçbir işi olmayan) bir kadın, özgürlüklerini kazandığı andan itibaren, bu özgürlüğün getirdiği sorumlulukların yükü altında ezilmeye başlar. Özgür olmak demek aynı zamanda, çevresindeki insanları özgürlüğünü kötüye kullanmadığına ikna etmeyi, yaptığı her işten ve dolayısı ile hatadan dolayı eleştiri almayı, haklı ya da haksız her eleştiriyi göğüslemeyi, kendince haklılığını ispat etme çabasını göze almak demektir.

Türban içinde bu durum neredeyse böyledir. Çünkü dikkat ediniz, bizler yani modernistler türbanı bir dini gereklilik olduğu için değil, bireyin kişisel tercihi –onun tercih gerekçesini bilemeyiz ve sorgulama gereği de duyamayız, burada önemli olan bizim gerekçemiz yani özgür tercih- olduğu için aramıza almaya karar vereceğiz. Bu durumda türban aramızda dolanırken –elbette üniversiteden bahsediyoruz- özgürlük kavramına sarınması ile kutsallığından sıyrılıp dünyevileşeceği için, eleştirilir olmanın da zorluklarına katlanmak zorunda kalacaktır. Biliyoruz ki özgürlük dinlerin bizlere armağan ettiği bir şey değil, insanların aydınlanma süreçleri ortaya çıkan bir kavramdır.

Ve belki bu süreçten itibaren bizler için din ve kutsala yönelik eleştiri kapısı aralanmış olacak. Daha da önemlisi inanç özgürlüğü beraberinde inanmama özgürlüğüne ve o insanlarında haklarını elde etmesine vesile olacak.

Bu durumu inanç sistemine dair bir format değişikliği olarak görebiliriz. Ülkemizde ve aslında dinsel kültürün egemen olduğu her yerde, dinin emir ve gereklilikleri ile ilgili (doğru, gerçek, haklı ya da çarpık, yanlış, uydurma, çarpıtılmış, abartılmış, kökensiz, akıldışı, çağdışı vs.) her işlem, “%99’u Müslüman bir ülke olmanın” verdiği doğal bir zorunluluk ve tartışılmaz bir kutsallık kavramı üzerinden gerçekleşir. Sivil yaşamda bu hak sınırsızca kullanılırken, kamusal alanda, devletimiz kendi bünyesinde gerçekleştiği ve olabildiği kadarıyla ehlileştiği müddetçe izin verir. Ancak bu hak elde etme durumu, diğer azınlık inanç grupları için çoğunluk gücüne sahip olmadıkları, modernistler, inanç kültürleri dünyevileşmiş ya da hiçbir inanca sahip olmayan insanlar için kutsallıktan beslenemedikleri için söz konusu bile olamaz.

Şimdi eğer bizler sistemimizi bu çoğunluk olma ve tartışılmaz kutsallıktan beslenme noktasından çıkarıp, basit bir ilke olan “inanç özgürlüğüne” dönüştürebilirsek, zannedersem korktuğumuz noktaya değil, özlediğimiz noktaya doğru evirileceğiz.

Elbette sizler, “%99’u Müslüman olan (bu ifadenin doğru olduğunu düşünmüyorum, nicelden doğru değil nitelden dolayı, yani bu ülkenin büyük olasılıkla %99’u Müslüman ama bu tek bir inancı ifade etmez)ve yeterince dünyevileşmemiş bir toplumda, “inanç özgürlüğü” denilen ve dinin ya da din adına siyaset, ticaret vs yapanların önünü daha da fazla açacak bir söylem fazlası ile tehlikeli değil midir?” diye sorabilirsiniz.

Bence değildir. Çünkü inanç özgürlüğü en başta diğer özgürlüklerle sınırlanabilir bir şeydir. Oysaki, gücünü çoğunluk olmaktan ve kutsaldan alan bir inancın gerekliliklerini yapma şekli diğer özgürlüklerin savunma duvarlarını sınır olarak kabul etmez.

Diğer bir nokta ve belki de en önemlisi, özgürlük kavramı içinde değerlendirilmeye başlanan inanç, aynı zamanda benim eleştirme özgürlüğümün sınırları içine de girmiş olur.

Bu nedenle gereklerini yerine getirmekten korkmadan, inanç özgürlüğü kavramına sarılmak gerekir. En azından verili dinlerle arası olmayan benim için bu özgürlük şekli oldukça keyif vermeye adaydır diye düşünüyorum. Önce inancı özgürlük kulvarına çekip, sonrada eleştirme hakkıma kavuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Ve tüm bu sebeplerden dolayı, ateist, deist, agnostik ve ılımlı inanç kimliğine sahip olan ve toplumun önde gelen yazar, bilim adamı, sanatçı ve aydınları inanç özgürlüğü kavramına, türbanın üniversitede yer alabilmesine destek veriyor. Ali Nesin, Lale Mansur, Tan Oral, Nuray Mert, Murat Belge gibi isimlerin duruşlarının şaşkınlık yaratması bu nedenle anlamsız.
 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..