- Kategori
- Güncel
Barışı savunmanın güç olduğu bir ülke olmayalım

Asker doğan Türklerden değilim. Son yıllarda türemeye başlayan sivil Türklerdenim. Silah sevmem. Askerlik yaptığım zaman dilimi haricinde elime silah almadım. Oyuncak silahlara bile ilgi göstermedim. Yağmur gibi kurşun yağan aksiyon filmlerine ve dizilerine gözümü çevirip bakmadım. Silahsız şiddetle de hiç aram olmadı.
Yerleşik toplum yaşamının, gündelik yaşam içinde boğulan bir ferdiyim. Yaşamın belirli bir düzen ve istikrar içinde gelişmesini arzulayan, yaşamı altüst eden dalgalanmalardan hoşlanmayan, yarınını, gelecek haftasını, gelecek yazını, 10 yıl sonrasını bugünden planlamak isteyen bir orta sınıf mensubuyum. Anlayacağınız, barış hayatımın vazgeçilmez unsuru. Çünkü barış huzur demek, barış düzen demek, barış yarınını görebilmek demek.
O nedenle ülkemle ve dünya ile ilgili herhangi bir gelişme karşısında ilk talebim her zaman barış olmuştur. Dünyaya barışın gözünden bakmaya çalışırım. Kıbrıs sorununda barış, Ermeni sorununda barış, Ege sorununda barış, Güneydoğu Anadolu ya da Kuzey Irak konusunda barış yanlısı oldum.
Elbette beyninde şiddetten başka çözüm olmayanlar için barış, elinden silahı bırakmak, gelenin gidenin kendine tokat atmasına izin vermek, sana her reva görülene hoşgörü göstermek olarak algılanıyor. Barış söylemi bir zafiyet, düşmanın elini güçlendiren bir taktik olarak görülüyor.
Barış her ne kadar, batı hümanizminin gerçekle bağlantı kurmakta zorlanan kavramlarından birisi de olsa, diğer yanı ile uluslar arası politikanın en önemli taktik politik söylemlerinden birisidir.
Diplomasinin ve uluslararası politikaların birçok malzemesi vardır. Silah ve ordu bu malzemeler arasında önemli bir kart olmasına karşın, ifadesini daha çok kâğıt üzerinde gösterir. Silah ve ordu, daha çok diğer diplomatik malzemelere güç katan bir unsurdur. Örneğin silahsız ve ordusuz bir devletin diplomasi yapma şansı olmaz.
Evet, işin basitçe izahı şudur; insanoğlu halen güç üzerinden değil, haklılık haksızlık kavramları üzerinden müzakere etme becerisi üretememektedir. Haklı da olsanız güçlü olma zorunluluğunuz vardır.
Ancak güç kavramını politikanın içinde anlamlı kılmak başka bir şey, gücü kendi başına anlamlandırmak başka bir şeydir. İşte ülkemizin bulunduğu noktada ne yazık ki, gücü kendi başına bir anlam olarak görenlerin hâkim olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bunu silahın sahibi olanlar için söylemiyorum. Elbette silahlı kuvvetler, kendi uzmanlık alanları, iş yapma becerileri, bildikleri yöntemler çerçevesinde kendi tercih, önerilerini ortaya koyacaktır. Ancak karar verici mercii her zaman için siyasi iktidardır ve silahlı kuvvetlerin görüş ve önerileri, masa üzerindeki olasılıklardan yalnızca birisi durumundadır. Bu durumda “bu işi silahlı kuvvetlere bırakalım, o istediği ve bildiği gibi yapsın” görüşü, ciddi bir ülke siyaseti açısından rastlanabilir bir olay değildir.
Silah ve ordu elbette süs niyeti ile bulundurulan ve oluşturulan şeyler değildir. Ancak savaş ve şiddet, savaşmak ve şiddet uygulamak için değil barışı tesis etmek için kullanıldığı zaman anlam kazanır ve savaşın barışı ne ölçüde tesis edebileceğinin kararını ancak ve ancak siviller verebilirler. Bu nedenledir ki, zamanının ünlü İngiliz Başbakanı Churchill’in “Savaş, askerlere bırakılamayacak kadar ciddî bir iştir” demiştir. Gerçi, kendisi de savaştan başka bir icraat bilmeyen bir başbakandır ama dile getiren kişinin icraatlarından bağımsız düşündüğümüzde söz, son derece doğrudur.
Ancak bence gelişen süreçte en kötü gelişme, birçok kişinin yanlış yönetim tercihlerini zorlaması değil. Daha kötüsü, yürütülen teröre tepki kampanyalarının, gittikçe toplumu militerleştirme çabasına dönüşmesidir. Geçen hafta içinde, okulların boşaltılıp meydanlara yönlendirmesiyle başlayıp, silahı ve kanı kutsayan söylemlere kadar varan ve ancak 3. Dünya ülkelerinde yaşabilecek görüntüler oluşmaya başlamıştı. Savaş ve silah kavramlarını, söylemlerini ve şiddet talebini savaş meydanlarından koparıp günlük yaşamın içine sokmak, ne yazık ki bir toplumun dengesini bozmaya yönelik en kötü adımlardan birisidir. Ve kesinlikle gelişmiş, modern bir toplum yapısına yakışmaz. Ancak Filistin, Çad, Kamboçya, Kolombiya, Nijerya ve eski zamanların demir perde ülkelerine yakışır bir görüntüdür.
Ben meydanlarda "kahrolsun"lardan çok, "yaşasın barış"ı duymak isterdim ama ne yazık ki bu gelişmelerden siyasi rant bekleyenler için toplumun öfkesini şiddete kanalize etmek daha cazip geldi. Oysa bu topraklarda herkes PKK terörünün bitip, barışın toplum yaşamına egemen olmasını isterken, barış kelimesinin neden meydanlarda dillendirilmediğini anlamak zor.
Türk toplumu ve devleti, bulunduğu bölgede huzurun, barışın ve istikrarın temsilcisi olması gerekir. Önüne çıkan sorunları, sahip olduğu gücü diplomatik araçlara yansıtarak çözebilmelidir. Bölgesinin en yüksek nüfusa, en gelişkin ekonomik düzeye, en organize olmuş altyapıya, en yüksek teknolojili kullanımına sahip ülkesi olmasına karşın, bunlardan elde ettiği güçle sorunlarını çözememiş olması gerçekten üzücü. Hatta bu güçlerini yeterince devreye sokmadan, kendi sınırları dışında silahlı çözüm üretmesi ise oldukça riskli bir tercihtir. Elbette bu saydığımız güçlerin arasında, de son derece donanımlı, deneyimli, nitelik ve nicelik anlamda üst düzeyde bir ordu da mevcuttur. Ancak Türkiye bu orduyu bölgenin huzur, güvenlik, varış ve istikrarının güvencesi olarak lanse etmeyi başarabilmelidir.
Ancak son dönemde kraldan çok kralcı, askerden çok askerci ulusalcılarımız, askerin bile sorumlu davrandığı, iktidarın diplomasi adımlarını önemsediği bir dönemde, Kuzey Irak’la ilgili hayal peşinde koşuyorlar.